Almanya’daki Yeşiller: Periferiden merkeze giden yol

Yaklaşık iki hafta önce yapılan Bavyera Eyalet Parlamentosu seçimlerinde Yeşiller (Bündnis 90/Die Grünen – Birlik 90/Yeşiller) yüzde 17.5 oy alarak en büyük başarılarından birini gerçekleştirdi. Önümüzdeki pazar günü de Hessen eyaletinde yapılacak seçimlerde anketler Yeşiller’in yine çok başarılı olacağını, hatta yeni başbakanın dahi Yeşiller’den çıkabileceğini gösteriyor. Bu amaçla, bu yazıda Yeşiller’in 1970’li yıllardaki kuruluşundan günümüze kadar geçirdiği evreler incelenip partinin güncel başarısının nedenleri değerlendirilmeye çalışılacak.

Abone ol

Tamer İlbuğa* tamerilbuga07@gmail.com

1970’li yılların Batı Almanya’sı birçok açıdan önemli toplumsal dönüşümlerin yaşandığı bir dönem olmuştur. 1960’larda Nazizm’e bulaşmamış yeni bir kuşak genellikle üniversite öğrencisi olarak politik sahneye çıkmış ve dünyanın başka birçok yerinde olduğu gibi 68 öğrenci hareketi olarak önemli toplumsal dönüşümlerin önünü açmış, ancak bu hareketi tek bir birleşik politik örgütlenmeyle devam ettirememiştir. Bu süreçte Willy Brandt’ın 1969’da başbakan seçilmesi ve sosyal-liberal hükümetin hem iç hem dış politikada (Ostpolitik) birçok alanda reform politikası izlemesi SPD’yi geniş kitleler tarafından benimsenen bir parti haline getirmiştir. Ancak 1974’te Brandt istifa etmiş ve yerine Helmut Schmidt geçmiştir. Schmidt’in başbakan olmasıyla birlikte, parti içindeki güç dengesinin sağa kaymasının da önü açılmıştır. Bu sağ eğilim parti içinde daha sonraları da devam etmiştir. Bu dönemde SPD hem gittikçe derinleşen ekonomik krizden (stagflasyon) hem de “yeni sosyal hareketler”in güçlenmesinden dolayı baskı altına girmiş ve toplumun bu kesimi tarafından artık benimsenmemeye başlanmıştır. Böylece de SPD’nin solunda yeni bir oluşumun önü açılmıştır.

Kendilerinin artık klasik sol örgütler tarafından temsil edilmediklerini düşünen “yeni sosyal hareket” bileşenleri özellikle barış, çevre ve kadın hakları konusunda ortak ve birleştirici bir perspektif benimsemişlerdir. Bu oluşum içinden de bölgesel düzeyde yeni inisiyatifler ve yeni gruplar ortaya çıkmıştır. Bu grupların “parlamento dışı muhalefetin” karşı karşıya kalınan büyük sorunların çözümü için yeterli olmadığına olan inançları ve dolayısıyla sistemi içeriden, bir diğer ifadeyle, parlamenter yoldan değiştirmenin gerekli olduğuna ilişkin bilinçlenmeleri 70’lerin sonuna doğru gelişmeye başlamıştır. 1977’den itibaren kurulan bu inisiyatiflerden biri olan “Bremen Yeşiller Listesi” ilk kez 1979’da yüzde 5.1 oy alarak Bremen Eyalet Parlamentosu’na girmeyi başarmıştır.

Bölgesel düzeyde kurulan bu farklı gruplar 12/13 Ocak 1980’de Karlsruhe kentinde federal düzeyde bir Yeşiller Partisi’nin kurulmasını kararlaştırmışlardır. Bu dönem Yeşiller içinde örgütlenen aktivistlerin çoğunun sol eğilimli olması, Yeşiller’in bir bütün olarak sol bir proje olduğu anlamına gelmemelidir. Partinin kuruluş aşamasında sayıları azımsanmayacak bir grup aktivist, doğanın bir “yaratılış” olduğunu ve insan tarafından kirletilmemesi gerektiği görüşüne sahiptiler. Bu muhafazakâr kanat günümüze kadar partide yerini korumaktadır. Diğer taraftan aşırı milliyetçilerden oluşan başka bir grup ise “Alman kanının ve toprağının” kirletilmemesi yönündeki görüşlerini Yeşiller çevresine adapte etmeye çalışsalar da partinin sola kaydığını belirtilerek erken bir dönemde partiden ayrılmışlardır.

SİSTEMİ İÇERİDEN DEĞİTİR(EME)MEK

Yeşiller 6 Mart 1983’te sistemi içeriden değiştirme yolundaki ilk başarılı adımı attı. Partinin temel ilkeleri olan dış politikada şiddete karşı olmak, ekoloji, sosyal adalet ve taban demokrasisi vizyonuyla oyların yüzde 5.6’sını alarak Federal Parlamento’ya girmeyi başardılar.

Partinin siyasi stratejisi kuruluşundan itibaren iki büyük grup arasındaki güç dengesine göre şekillenmiştir. “Realistler” olarak tanımlanan birinci grup, sistemin değiştirilebilmesi için mutlaka hükümete girilmesini ve bunun için de gerekirse partinin hedeflerinden taviz verilmesi gerektiğini savunurken, “fundamentalistler” olarak nitelendirilen ikinci grup ise solu temsil etmekteydi. Fundamentalistlere göre parlamentonun içinde ve dışında muhalefet yapmak gerekliydi. Bunun için ayrıca ilkelerden taviz verilmemeli ve hükümet ortaklığından da uzak durulmalıydı. Bu kanadın eko-sosyalistlerden oluşan bölümü 90’ların başında partiden ayrıldı. Böylece de partideki üstünlük kalıcı bir şekilde “realistler” kanadına geçmiş oldu.

Yeşiller’in ilk kez 1985’te Hessen Eyaleti’nde SPD’nin küçük ortağı olarak hükümete girmesi ve Joschka Fischer’in çevre bakanı olması hem parti açısından hem de toplumsal boyutuyla parti için bir dönüm noktası olmuştur.

Ocak 1987’de yapılan Federal Parlamento seçimlerinde Yeşiller oylarını yüzde 5.6’dan yüzde 8.3’e çıkararak siyaset sahnesinde geçici bir oluşum olmadıklarını göstermiş oldular. Bu başarının nedenlerinden biri de Nisan 1986’da meydana gelen Çernobil nükleer felaketiydi. Tam da Yeşiller’in her zaman söylediği gibi nükleer santrallerin ne kadar tehlikeli olduğu sadece teorik bir argüman olmaktan çıkmış, Ukrayna’dan Almanya’ya gelen bulutların radyasyon taşıyan yağmuru altında ıslanmamak için binbir çaba harcayan insanların bilincine girmişti.

İKİ ALMANYA’NIN BİRLEŞMESİ

1989/1990’da Gorbaçov’un ‘perestroyka’ ve ‘glasnost’ politikalarının sonucunda Doğu Bloku’nun çözülmeye başlaması, iki Almanya’da da her şeyi kökten değiştirmeye başladı. Doğu Almanya’da geniş anlamda Yeşiller hareketi sistemin dönüşümünü isteyen gruplar arasında çok önemli bir role sahipti ve birçok konuda tartışmaları belirleyici konumdaydı. Batı Almanya’daki Yeşiller ise uzun süre Helmut Kohl hükümetinin istediği birleşmeyi reddetti ve iki ayrı devletin devam etmesi yönünde pozisyon aldı. Ancak Helmut Kohl’un kararlı bir şekilde Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya katılması yönündeki politikasına ne SPD ne de Yeşiller karşı durabildi. Bu süreç aslında bir Doğu ve Batı Almanya birleşmesinden ziyade Doğu Almanya’nın Batı Almanya tarafından yutulması olarak görülmelidir. Çünkü sistemli bir şekilde Batı Almanya tarafından Doğu Almanya’da sosyalizmin ‘s’sinin kalmaması için radikal bir sosyo-ekonomik dönüşüm gerçekleştirildi.

3 Ekim 1990’daki “birleşmeden” iki ay sonra yapılan ilk Federal Parlamento seçimleri sol açısından hayal kırıklığı ile sonuçlandı. Yeşiller’in “Herkes Almanya’yı konuşuyor, biz iklimi konuşuyoruz” sloganıyla başlattıkları seçim kampanyaları ise, siyasi iklim ve birleşmeden dolayı yaratılan milliyetçi ortamın çevre konularını arka plana atması nedeniyle başarılı olamadı. Böylece de Batı Almanya Yeşiller’i yüzde 5 barajının altında kalarak parlamentoya giremezken, Doğu Almanya’da Yeşiller/Birlik 90 Partisi oyların yüzde 6’sını alarak sekiz milletvekili ile parlamentoya girmeyi başardı. 1993 yılında ise daha önce birleşen Batı ve Doğu Almanya Yeşiller’i Birlik 90 ile birleşerek günümüzde de devam eden Birlik 90/Yeşiller Partisi’ni oluşturmuş oldu. Birlik 90/Yeşiller Partisi 1994 seçimlerinde yüzde 7.3 ile parlamentoya girdi ve günümüze kadar bütün seçimlerde yüzde 5 barajını geçmeyi başardı.

1998 SPD-YEŞİLLER HÜKÜMETİ

1998’e gelindiğinde ise Almanya’da süregelen muhafazakâr-liberal dönemden sonra elle tutulur bir biçimde politika değişimi hissedilmeye başladı. 1998 Federal Parlamento seçimlerinde sol partiler (SPD yüzde 40.9, Yeşiller yüzde 6.7 ve PDS (şimdiki Sol Parti) yüzde 5.1) önemli bir başarı elde ettiler. İlk kez federal düzeyde Gerhard Schröder ve Joschka Fischer’in öncülük ettiği bir SPD-Yeşiller hükümeti kuruldu. Yeşiller grubu kuruluş tarihinden 15 yıl sonra sistemi içeriden değiştirmek için istedikleri fırsatı yakalasa da sistemin o kadar kolay değişmeyeceğini bu süreçte deneyimlemiş oldu.

Yeşiller, hükümette partinin kuruluşunda önemli olan dört ilkeden dış politikada şiddete karşı olmak ve sosyal adalet ilkesini radikal bir şekilde terk etti ancak ekoloji ve toplumsal reformlar konusunda ilkelerine büyük ölçüde bağlı kaldı.

Almanya’nın birleşme sonrası tekrar güçlenen bir “orta güç” olarak dünyada “sorumluluk üslenme” eğilimi ise 1999’da NATO’nun Yugoslavya’ya karşı yaptığı ve BM onayı olmadığı için uluslararası hukuka aykırı olarak gerçekleştirilen saldırı savaşına katılmaları ile gerçekleşmiş oldu. Oysa Yeşiller 1995’te düzenledikleri parti kurultayında dış politikada şiddetin kullanılmasına ve dolayısıyla Alman ordusunun herhangi bir nedenle askeri müdahaleye katılmasına karşı çıktıklarını belirtmişlerdi. Bu karardan tam dört yıl sonra sistemi içeriden değiştirmek gibi bir sloganla ortaya çıkan pasifist bir partinin radikal bir biçimde nasıl dönüştüğünü herkes deneyimlemiş oldu. Parti tabanının ikna edilebilmesi için Joschka Fischer’in anti-faşist geleneğin “bir daha asla Auschwitz olmayacak!” sloganını kullanarak bir saldırı savaşını savunması, sonraki Almanya dış politikasının militaristleşmesine “uygun” ahlaki argümanları da sağlamış oldu.

Sosyal adalet konusunda Yeşiller SPD’nin “Ajanda 2010” olarak bilinen sosyal devleti dönüştürme/küçültme politikasına destek vererek, bu vizyonlarını da terk etmiş oldu. Ekolojik alanda Yeşiller 2000’de ileriki 30 yıl içinde nükleer santrallerin kapatılmasını öngören antlaşmanın imzalanmasını sağladı. Bu antlaşmaya yöneltilen bütün eleştirilere rağmen nükleer enerjinin toplumsal desteğinin azalmasına yaptıkları katkı, dünya çapında çok az örneği olan bir başarı olarak görülebilir.

Ayrıca SPD ve Yeşiller’in toplumsal reform alanında örneğin eşcinsellerin haklarının artırılması, Almanya tarihinde ilk kez bir göç yasasının yürürlüğe girmesi, Hitler döneminde zorla çalıştırılan işçilere tazminat ödenmeye başlanması, enerji vergisine ekolojik bir boyutun eklenmesi ve tarım politikasının daha bütüncül/ekolojik şekilde yeniden düzenlenmesi yönündeki çabaları da göz ardı edilmemelidir.

2005’te SPD-Yeşiller seçimlerde başarısız sonuçlar aldı. Yeşiller muhalefete geçerken, SPD Merkel’in başbakanlığında hükümet ortağı olarak yönetimde kalmaya devam etti.

YEŞİLLER’İN GÜNCEL EYALET HÜKÜMETLERİNE KATILIMI

Bununla birlikte, dikkat çekilmesi gereken bir konu da Almanya’nın federal bir yapıya sahip olması ve bu yapının da 16 eyaletten oluşmasıdır. Eyaletlerin kendi parlamentoları bulunmakta ve federal yasama sürecine de eyalet hükümetlerinden oluşan Federal Temsilciler Meclisi üzerinden katılmaktadırlar. Bu da federal hükümetin birçok önemli yasayı çıkarabilmesi için Federal Temsilciler Meclisi’nde de çoğunluğa sahip olmasını gerektirmektedir. Bu nedenle eyalet hükümetlerindeki Yeşiller gibi görece küçük partiler de bu mekanizma sayesinde ulusal düzeyde kilit rol oynayabilmektedir.

Baden Württemberg Yeşiller-CDU Eyalet başbakanı Yeşiller’den

Berlin SPD-Sol Parti-Yeşiller

Bremen SPD-Yeşiller

Hamburg SPD-Yeşiller

Hessen CDU-Yeşiller

Rheinland-Pfalz SPD-FDP-Yeşiller

Sachsen-Anhalt CDU-SPD-Yeşiller

Schleswig-Holstein CDU-Yeşiller-FDP

Thüringen Sol Parti-SPD-Yeşiller Eyalet başbakanı Sol Parti’den

Yeşiller 16 eyaletin 9’unda hükümete ortak ve hatta Almanya’nın en zengin eyaletlerinden olan Baden Württemberg’de de 2016’da oyların yüzde 30.3’ünü alarak birinci parti olmayı başardı. Eyalet başbakanı Yeşiller’in kuruluşundan beri partide aktif olan Winfried Kretschmann oldu. Bu eyalette Yeşiller’in muhafazakâr CDU ile koalisyon yapması aslında o kadar da yadırganacak bir durum değil. Çünkü Kretschmann’ın partide temsil ettiği kesim daha liberal burjuva değerlerini benimseyen ve çevreyi koruma motivasyonu da daha fazla “tanrının yarattığı bir şeyi kirletmemeyi ve korumayı” ön plana çıkaranlardan oluşmaktadır.

SON BAVYERA EYALET SEÇİMLERİ

Yaklaşık iki hafta önce Bavyera eyaletinde yapılan seçimlerde Yeşiller oylarını ikiye katlayarak yüzde 17.5 oranında oy aldı. Bu tarihi bir başarıdır. Bavyera’nın Almanya’nın en muhafazakâr eyaleti olduğu düşünülürse, başarının daha da değerli olduğu anlaşılmaktadır. Ancak sol açısından bakıldığında, SPD yüzde 9.7 ile tarihi bir yenilgiye uğramış ve Sol Parti de yüzde 5 barajının altında kalarak parlamentoya girememiştir. Yani genel anlamda Bavyera’nın muhafazakâr konumu değişmemiştir. Büyük şehirlerde Yeşiller’in liberal, çevreci ve kimlikçi politikaları büyük ilgi görmekte ve örneğin Münih’in bir seçim bölgesinde Kürt bir politikacı olan Gülseren Demirel açık ara en fazla oyu alarak doğrudan seçilmeyi başarabilmektedir.

Yeşillerin bu büyük başarısından sonra partinin hem “realist” hem de geriye kalan sol kanadı da koalisyon ortağı olarak hükümete girmeyi çok istedi. Bavyera’da 60 yıldır neredeyse tek başına iktidarda olan Merkel’in kardeş partisi CSU seçimlerde ciddi oy kaybına uğrayarak bir koalisyon ortağına ihtiyaç duydu; ancak CSU’nun koalisyon ortaklığını kendilerine siyaseten yakın bir partiyle yapacaklarını belirtmesi, Yeşiller’i hayal kırıklığına uğrattı.

Yeşiller’in Bavyera’daki adayı Katharina Schulze’ye göre Yeşiller’in koalisyona girmemesi büyük bir fırsatın kaçırıldığı anlamına gelmekte; çünkü toplumdaki bölünmeyi engellemek için köprülerin kurulması gerekir. Olası bir Yeşiller ve CSU koalisyonu çok kolay olmasa da çevre ve ekonomi, açık toplum ve güvenliği bir araya getirebilecek bir köprü kurabilirdi. Bu demeç aslında tam da Yeşiller’in geldikleri noktayı göstermektedir. CSU gibi muhafazakâr hatta aşırı sağ/faşist kesimlere göz kırpan bir parti ile hükümet ortağı olmak için geriye kalan ilkelerden de vazgeçmeyi göze almak, 1985 yılında “realistler” ve “fundamentalistler” arasındaki güç mücadelesinin çok yoğun olduğu zamanda yapılan kurultayda Yeşiller’in şu öngörüsünü hatırlatmaktadır: “Neredeyse her şeye rağmen iktidara gelme arzusu … Yeşiller’in toplumu temelden dönüştürme politikası izlemesinden dolayı kabul edilemezdir.”

GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Almanya’nın toplumsal yapısına baktığımızda, kabaca toplumun 1/3’ü ekonomik gelişmeden daha az pay alan ve sosyal devletin tırpanlanmasından etkilenen kesimden oluşmaktadır. Bunların arasında işsizler, düşük ücretle çalışan insanlar, düşük emekli maaşı alanlar ve yeni prekarya bulunmaktadır. Toplumun 2/3’ü ise Almanya’nın ekonomik gücünün toplumsal karşılığını yansıtmaktadır. Bu büyük kitle maddi sorunlarını büyük ölçüde aşarak Almanya’nın liberal açık bir toplum olmasını isteyen, Avrupa Birliği’nin öneminin farkında olan, küreselleşmenin pozitif etkilerinin olduğunu ancak bazı konularda düzenlenmesinin gerektiğini savunan, toplumsal konularda (toplumsal cinsiyet, LGBTİ gibi) eşitliğin önemini ciddiye alan, sosyal adaletin gerçekleşmesinin büyük ölçüde insanların kendi elinde olduğunu ve yaşam kalitesinin yükselmesi için ilerici bir çevre politikasının gerekli olduğunu düşünen insanlardan oluşmaktadır. Yeşiller’in potansiyel seçmen kitlesini tam da bu kesim oluşturmaktadır. Elbette ki diğer partiler de bu seçmen kitlesini kazanmak istemektedirler. Ancak partiler yukarıda bahsedilen konulardan hangilerinin seçmenler tarafından öncelikli olarak kabul edildiğine göre oy almaktadırlar.

Sonuç olarak Yeşiller, partilerinin temel ilkeleri olan dış politikada askeri müdahalenin her şekline karşı çıkma ve sosyal adalet düşüncesini öteleyip, çevre ve kimlik konularını ön plana çıkararak büyük ölçüde toplumun periferisinden merkeze doğru yol almış oldu. Bu, bir bakıma sistemi radikal bir şekilde değiştirmek vizyonundan vazgeçip, toplumun “yeni merkezinde” konumlanmayı seçmek anlamına gelmektedir. Böylece hem SPD ve Sol Parti ile daha ilerici koalisyon kurabilecek hem de CDU için koalisyonda seçenek durumuna gelerek stratejik bir konum yakalayabilecekler.

Son söz olarak şu noktaya da mutlaka vurgu yapılması gerekiyor. Yine de Yeşiller aşırı sağ/faşist AfD’nin karşısında olan ve milliyetçiliğe hiçbir şekilde atıfta bulunmayan bir partidir.

*1970 Avanos doğumlu. 2001’de Hamburg Hochschule für Wirtschaft und Politik’ten mezun oldu. 2001’den 2007’ye kadar Hamburg’da STK’larda göç üzerine çalıştı. 2008-2017 arasında Akdeniz Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ilk önce proje koordinatörlüğü yaptı ve son beş yılda da AB ve Almanya ile ilgili dersler verdi.