Federal İstatistik Ofisi’nin açıkladığı, mevsim ve takvim
etkisinden arındırılmış verilere göre, Alman ekonomisi 2019’un
ikinci çeyreğinde, bir önceki çeyreğe göre yüzde 0.1 daraldı. Bu
durum en son 2018’in üçüncü çeyreğinde yaşanmıştı. 2019’un ikinci
çeyreğinde özel tüketim, kamu harcamaları ve sabit sermaye
yatırımları büyümeye pozitif katkı yapmış durumda. Yatırımlar
alanında azalan kalem inşaat yatırımları.
Ancak bu pozitif verilere rağmen uzmanların tahminlerine göre
kısa vadede bir resesyon yaşanması ihtimali % 50’yi aştı. Ekonomik
durgunluk, özellikle otomobil ve makine sektörlerindeki talep
zayıflığından kaynaklanıyor. Bu iki sektörün dış talebe olan
duyarlılığı yüksek. Dolayısıyla, ekonomik yavaşlama ve durgunluk,
dış ticaretin negatif etkisi nedeniyle gerçekleşiyor.
Alman merkez bankası Bundesbank da Ağustos ayındaki raporunda
önümüzdeki dönemde ekonomik yavaşlamanın sürebileceğini ve bunun
sanayi sektörü kaynaklı olabileceğini açıkladı.
BİTMEYEN KÜRESEL KRİZ!
2008’de ABD kaynaklı olarak başlayan ve hızla Avrupa’ya yayılan
ekonomik çöküş, finansal kriz kaynaklıydı. Krizin sarsıcı etkileri,
geleneksel olmayan para politikaları ile aşılmış gibi görünse de,
tam bir ekonomik toparlanma pek çok ülke için halen sağlanamadı.
Özellikle Avrupa’da kurtarma paketi uygulayan ülkelere dayatılan
kemer sıkma tedbirleri nedeniyle, ekonomik toparlanma daha da
gecikti.
10 yıl önceki Büyük Resesyon konjonktürü, ABD, Avrupa ve Japonya
merkez bankalarının ortaklaşa yürüttükleri parasal genişleme
politikasına rağmen sonlanmadı. Dahası, bir sonraki ekonomik kriz
durumunda ekonomi yönetimlerinin elleri kolları bağlı durumda.
Bunun nedeni, para politikası zaten çok düşük (hatta negatif)
faizler nedeniyle fiilen devre dışı kalmışken, pek çok ülke için
kamu borçlar oranının yüksekliğinin, yeni bir mali kurtarma
programı için elverişli olmaması.
Yönetimlerin elini kolunu bağlayan bu konjonktürde, dünya
ekonomisindeki güncel yavaşlama eğilimleri daha çok büyük güçler
arası artan gerilimlerden kaynaklanıyor. ABD ile Çin arasındaki
ticaret uyuşmazlıklarının giderek artması, Büyük Britanya’nın
Avrupa Birliği’nden çıkışının nasıl gerçekleşeceğinin halen
belirsiz olması gibi konu başlıkları, küresel ticaretin
yavaşlamasına neden oluyor. Bu ise, Almanya gibi ekonomik büyüme
için ihraç gelirlerine dayanan ülkeleri daha fazla etkiliyor.
İHRACAT BAĞIMLILIĞI
Alman ekonomisi, günümüzde ihracat temelli bir büyüme modeli
takip ediyor. Hatta bu modeli ‘yeni merkantilizm’ olarak
adlandıranlar da var. Dış ticaret fazlasına ve cari işlemler
fazlasına dayanan bu model için ihracat hayati önemde. İhracat için
ise emek verimliliğinin yüksek olması ve iç talebin kontrol
edilmesi gerekiyor. İç talebin kontrol edilmesi zorunluluğu ise
denk bütçe ilkesinin gözetilmesine, hatta bütçe fazlası verilmesine
yol açıyor.
Küresel ekonomide yaşanan olumsuzluklardan pek çok ülke farklı
kanallarla etkileniyor. Bu ülkelerin etkilenme biçimini belirleyen,
onların küresel ekonomi ile entegrasyon biçimleri. Almanya, küresel
ekonomi ile bütünleşmesini, iç talebin değil dış talebin, yani
ihracatın önemli olduğu bir model ile sağladığı için, küresel
ekonomideki sorunlardan doğrudan etkileniyor.
Örneğin yakın zamana kadar Çin de Almanya gibi dış ticaret
fazlasına dayanan bir model izliyordu. Ancak yakın dönemde küresel
ekonomik istikrarsızlıkların artması sonucunda Çin bu
istikrarsızlıklardan daha az etkilenebilmek için cari fazlaya
dayanan modeli değiştirmeye başladı. Artık iç talep eskisine göre
daha önemli. Bu, Çin ekonomisi için küresel ekonomik sorunların
daha az hissedilmesini beraberinde getirdi.
Henüz Alman ekonomisinde böyle bir dönüşümün işaretleri
görünmüyor. Ancak 2019’da küresel ekonomideki yavaşlamanın sürmesi
ve Alman ekonomisinde daralmanın gerçekleşmesi durumunda, bu katı
ekonomi politikasının değişmesi gündeme gelebilir.
BİRİKİM MODELİ KRİZİ
2019’un üçüncü çeyreğinde ekonomik daralma sürerse Alman
ekonomisi teknik resesyona girmiş olacak. Zaten Bundesbank’ın
öngörüleri de bu yönde. Bu tip bir kriz, kısa vadede kamu
harcamalarının arttırılması ile geçiştirilebilir. Ancak bu küresel
ekonomideki gelişmelere bağlı. Eğer önümüzde yeni bir küresel
daralma dönemi varsa, canlandırma tedbirleri işe yaramayacaktır. Bu
durumda, orta vadede, Almanya’nın takip ettiği ekonomik modeli
değiştirmesi gerekebilir.
İşin ilginç yanı, sermaye birikim modeli krizinin ve buna karşı
yeni bir model arayışının, sermaye kesimleri tarafından da daha
yüksek sesle tartışılmaya başlanması. Örneğin geleneksel olarak
denk bütçe politikasını ve ihracata dayalı modeli savunan Alman
büyük sanayicilerinin çatı örgütü BDI’nın (Bundesverband der
Deutschen Industrie) direktörü Joachim Lang, geçtiğimiz gün yazdığı
bir gazete yazısında hükümetin 2014’ten beri tavizsiz bir şekilde
uyguladığı denk bütçe politikasının sorgulanmaya başlayabileceğini
söyledi.
SİYASİ YANSIMALARI
Eğer bu tip bir değişim yaşanırsa, gerek Almanya gerekse Avrupa
için önemli sonuçları olacaktır. Bu sonuçları tartışmak bir başka
yazıya kalsın ama şunu belirtmeden geçmeyeyim: Almanya’da kriz
karşısında genişleyici politika uygulanması ironik bir durum ortaya
çıkacak. Zira Avro Krizi sırasında Güney Avrupa ülkelerine kemer
sıkma programı dayatılmıştı, pek çok ülke hala bu programı
uyguluyor. Ancak sorun Almanya’ya ulaştığında bütçe açığı verme
dahi masaya gelebildi.
Kriz derinleşirse, sürdürülmesi zaten mümkün olmayan mevcut
birikim modeli değişebilir. Yeni birikim modelinin ne olacağı ve
bunun siyasi programı henüz hazır değil ama Yeşil Yeni Anlaşma
önerisinin mevcut kriz konjonktüründe giderek daha fazla
tartışıldığına işaret etmekle yetineyim. Sosyal demokrat siyasetin
(SPD) çöktüğü bir ortamda Yeşillerin yükselişini bu bağlamda da
okuyabiliriz.
Diğer yandan, işsizliğin yüzde 5’in altında olduğu bir
konjonktürde Almanya için Alternatif (AfD) partisi gibi aşırı sağ
oluşumların, krizin derinleştiği ve işsizliğin kontrol edilemez bir
şekilde yükseldiği durumda ne kadar güçlenecekleri önemli
olacak.
Merkez siyasetin çöktüğü ve aşırı sağın yükseldiği bu
konjonktürde sol, uzunca bir süredir olduğu gibi, halen savunma
pozisyonunda. Sol Parti’nin (Die Linke) bu dönemde yapabileceği en
iyi hamle, özellikle eski Doğu Almanya coğrafyasında AfD’nin
yükselişini engelleyebilmek olacak.
Henüz krizin etkileri yakıcı bir şekilde hissedilmiş değil ancak
1 Eylül’de Brandenburg ve Saksonya eyaletlerinde, 27 Ekim’de ise
Thüringen eyaletinde yapılacak seçimler, tüm bu senaryoların nasıl
gelişebileceği ile ilgili bir prova olarak görülebilir.