Son yıllarda gündelik konuşmalardan başlayarak her türden sözlü
iletişime doğru yayılan bir “enfeksiyon” var. Enfeksiyon diyorum,
çünkü olay aslında hastalıklı bir durum, bulaşıcı ve önlenmezse
yerleşik (kronik) bir hal alıyor. Galiba sosyal medyanın kısa yazma
zorunluluğu -veya bahanesi de- sorunu genişletiyor. Tek kelimeye
indirgenmiş ifadelerle koca koca meselelerin anlatılabileceğine
inanılıyor. Aşırı genelleme içeren bir sıfatı birine, bir duruma
yapıştırınca gerekli her şeyi söylemiş sayılıyor. “Aynen” diyerek
hiçbir nüans koymadan tuhaf bir ortaklık, paralellik
geliştiriliyor. Sadece “aynen” sözünün kullanım bolluğundan
Türkiye’de çok geniş ve derin bir konsensüs olduğu sonucuna
varılabilir. Bu kadar çok insan, bu kadar çok konuda “aynen”
diyorsa, ortak zemin sanıldığından çok daha büyük demektir. “Her
şeyi ile tartışmasız katılmak” anlamında “aynen” diyebileceğimiz
kaç söz olabilir hayatta?
İşin şakası bir yana, aşırı sıfat yüklü tek kelimeye indirgenmiş
görüşler, pozisyon tarifleri yoğun bir ses kirliliği altında bir
dilsizliğe neden oluyor. Çok şey söyleniyormuş gibi yapılarak,
aslında herhangi bir şey konuşulamaz oluyor veya söylenenin ne
olduğu önemsiz hale geliyor. Tanıl Bora’nın Zamanın Kelimeleri,
Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili kitabı bu salgının zihniyet
dünyalarını nasıl biçimlendirdiğini, nasıl yaygınlaşıp herkesi
etkilediğini anlatıyor. Bu şablon kavramları üretenlerin istekleri
karşılandıktan sonra, aynı kavram karşı alanda da normalleşip
kullanılır hale geliyor. Hatta bir süre sonra bazı klişeleri
kullanmamak eksiklik gibi değerlendiriliyor. Birinden bahsederken,
bir olayı tanımlarken hangi sıfatların kullanıldığı, ortaya konulan
görüşlerden daha önemli sayılıyor.
Pek bir şey söylemese de veya son derece yanlış anlaşılmaya
müsait olsa da, kısa ve kestirme laflar belki de haklı olarak
tercih ve takdir ediliyor. Yanlış söylememek veya ayrıntı
kaçırmamak için biraz karmaşık -belki de biraz zor anlaşılır –
olmak da pek sevilmiyor. Bunun anlaşılmaz bir tarafı yok. Zaten
yeterince karmaşık ve can sıkıcı gelişmeler karşısında ekstra
zorlanmayı kimse istemez. Ancak, özellikle siyasi alana hakim olan
bu “stenografik dil”, hayatı kolaylaştırmak için imal edilmiş
değil. Dönemin moda tabiriyle “tüketici dostu” hiç değil.
Tam tersine karmaşıklığı artıran ve devamından umulan faydayla
beslenen bir çabanın ürünü. Bir şeyleri anlaşılır kılmaya değil,
bir düşünme biçimini, zihni refleksi yerleştirmeye niyetli. Kendisi
ve kökeni çok çetrefilli bir takım kavramların uluorta
kullanılabilir olması bu yüzden. Mesela, “algı yaratma” ile “boş
yapma” arasında fazla bir mesafe kalmamış durumda.
Hukuki, siyasi, toplumsal bütün kavramlarının içinin
boşaltıldığı bir dönemde, bu anlamsızlaştırma gayretinin sahipleri
klişeleri daha da öne çıkartıyor. Son yılların gözde kavramı “algı
operasyonu” yine yoğun biçimde kullanıma girdi. İktidar sözcüleri
ve onlardan öğrendiklerini tekrarlayan herkes, sürekli algılardan
bahsediyor. Hani neredeyse; açıklanan seçim sonuçlarına rağmen,
“seçimi kazanmamış muhalefet, kazanmış algısı yaratıyor”; yumruk ve
linç görüntüleri yokmuş gibi, “Kılıçdaroğlu kendisine saldırılmış
algısı üretiyor” diyecekler. Bu “algı operasyonu” veya “algı
yaratma” lafı gerçeklikle bağı tamamen kopartan bir işlev için
kullanılıyor. Aslında hiçbir şey olmuyor ve yaşanan her şey
yaratılan algıdan ibaret. Tanıl Bora’nın “akıl-fikir haysiyetinin
boğulması” olarak tarif ettiği duruma hizmet eden kavram, apaçık
göz önünde yaşanan olayların gerçekliğini bozacak bir “hakikat
haysiyetsizliğine” doğru ilerliyor. Algı klişesi, önce kendisini
öldürüyor.
Yaşanan her gerçek olayı, subjektif tercihlerden bağımsız olarak
ölçülebilir somut durumları, “algı” parantezine alarak
işlevsizleştirmeye algı üretme gayretleri de eşlik ediyor. “Gaz
sıkışması” olduğu, hafızası güçlü “sert adamların” içinden
yerli-milli “kahramanlar” çıktığı, seçim yoluyla “tek adamı
devirip, demokrasi getirmek isteyen” düşmanlar olduğu gibi. Her
rahatsızlık ifadesini ihanet, düşmanlık ve darbe girişimi olarak
kodlamak da bir başka tarafı. Fakat, gerçeklerin güçlü ve çarpıcı
olması, algılama ve algılatma hareketliliğinin önemini azaltmıyor.
Bir süre sonra gerçekte olan biteni algı diyerek önemsizleştiren,
karşı algılarla yeni bir gerçeklik yaratmaya kalkanların
karmaşasına herkes dahil oluyor. Gerçekler ile algıların sürekli
birbirinin yerine geçtiği, birbirinin yerine kullanıldığı bir
düzlem oluşuyor. Tuhaf biçimde algı üretme faaliyetleri,
gerçeklerin işaretlerini de verebiliyor.
Son günlerin bağlantılı iki tartışma başlığında bu karmaşanın
sonuçlarını görüyoruz: İktidar cephesinde yaşanan iç gerilimlere
bağlı olarak gelinen (görünen) yol ayrımı ve bu cenahta sayısı
giderek artan çatlak sesler meseleleri. Bu meselelerde, gerçekler
ile algılar sürekli birbirine karışıyor, birbirinin yerine geçiyor.
Yaratılmaya çalışılan -veya öyle olduğu varsayılan- algıdan gerçek
çıkartma çabası, gerçeklere bir algı hamlesiyle yön verme gayreti
ile algı-olgu geçişkenliği yüzünden oluşan okuma zorlukları iç içe
geçiyor. Bu başlıklardaki algı ile gerçekler arasındaki karmaşa
sadece iktidar cenahından da beslenmiyor üstelik, muhalefette de
mevcut kafa karışıklığı karmaşayı besliyor. Oysa, bir alanda yoğun
bir algı yönlendirme çabasının olması gerçeğin tamamen boş olduğu
anlamına gelmiyor, gerçek bir gerilimin varlığı da olan bitenin bir
algı kırılmasıyla yansımasını engellemiyor.
Bu iki canlı gündem başlığına baktığımda gördüğüm şu: İktidarın
içinde -başlangıcı 31 Mart olmayan- ciddi bir gerilimin son derece
belirleyici bir gerçeklik haline geldiği ortada. Üstelik bu gerçek
durum, işaretlerini gördüğümüz alanlardan daha geniş bir arka
planla ve takip edilenlerden çok daha fazla değişkenle ilişkili.
Ancak bu gerilimin, yarattığı çatışmanın, saklanamayan kapışmanın
yansımalarıyla ilgili de, çok yoğun, kimi sistematik, kimi tepkisel
algı üretme çabaları yürürlükte. Yani olup biten, ne sadece
görünen, gösterilen gerçekten, ne de sadece kurgusal bir algıdan
ibaret. İkisinin bir arada olmasının önünde bir engel yok. Ancak
hem iktidar çevrelerinde, hem muhalefetin dilinde algıları
gerçeklere dönüştürmeye, gerçekleri algıyla bozmaya çabalayan
yaklaşımlar eksik değil. Örneğin, iktidar ittifakının aslında
mermer gibi sağlam olduğu konusundaki fikirlere her iki tarafta da
rastlanıyor. Aynı şekilde, yeni ittifaklar arandığı düşüncesi de
farklı taraflarda aynı hararetle ilgi uyandırabiliyor. Ve her
yaklaşım için, tartışılmaz hakikat diyen de, hepsi uydurma diyen de
bulunuyor.
Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Haşim Kılıç ve muhtemelen
sıradaki Ali Babacan ve diğer AKP’lilerin, mevcut duruma ilişkin
itirazları konusunda da konumlandırma sorunları yaşanıyor. Bu
insanların hepsi için gündeme getirilen, fazlasıyla haklı -hatta
nezaketen daha fazlası söylenmeyen- inandırıcılık defosu çok
belirleyici bir etken. Hemen hepsi, şimdi şikayetçi oldukları
uygulamaların sadece tarafı değil, imzacısı olmuş kişiler. Bugün
söyledikleri tepki görüyor, anlamsız bulunuyor. Fakat, bu isimlerin
konuştukları çevreler ve dikkat çektikleri konular, nasıl bir etki
yaratacaklarından, buna yeterli olup olmadıklarından bağımsız
olarak gösterge sayılabilir. Yani şöyle düşünebiliriz; bazen
oluşturulmaya çalışılan hava, bir gerçek durumu perdelemeyip
saklanamayan bir gerçeği gösterebilir. Seçim itirazları ve
Kılıçdaroğlu’na saldırı konusundaki kafa karıştırıcı “algı
çalışmaları” da, gerçeği örtmek veya bükmekten daha çok görünür
olmasına yarıyor olabilir.