Lotus çiçeğini duymuşsunuzdur mutlaka. Hani şu bizim nilüfer
dediğimiz güzel çiçek. Bazı kültürlerde sonsuz yaşamın, bilgeliğin,
saflığın veya yeniden doğumun işareti olarak kabul görür. Budizm'de
lotus pozisyonunda oturarak meditasyon yapma ritüelinin arkasında
bu türden inançlar yatıyor olsa gerek. Lotus pozisyonunda
meditasyonun Çin’in Budist metinlerine geçmiş son derece radikal
bir biçimi vardır. Dördüncü yüzyıldan itibaren devreye sokulan bu
uygulama bir yandan etkileyici diğer yandan ürkütücü olan bir
nitelik arz eder. Söylendiğine göre bazı rahipler maddi varoluşun
inançla nasıl aşılabileceğini göstermek amacıyla herkesin gözleri
önünde kendilerini yakarlarmış. Ateşin ortasında lotus pozisyonunda
meditasyona devam eden rahibin görüntüsü, Budist uygulamaların
gücünün “maddi” kanıtı olarak değerlendirilirmiş.
Vietnamlı rahip Thich Quang Doc’un manastır hayatına katıldığı
1930’lu yıllarda bu uygulamanın nadir örneklerine rastlamak halen
mümkündü. Rahip, Güney Vietnam’da yönetimin Budistlere uyguladığı
zulmü protesto etmek istediğinde, aklına bir eylem biçimi olarak bu
eski dini uygulama gelmişti. 1963 yılında Saygon’da, uluslararası
basının da hazır bulunduğu bir ortamda rahip kendini yaktı. Adet
olduğu üzere lotus pozisyonunda oturan rahibin çevresinde, ona
yardımcı olan başka rahipler de mevcuttu. Rahip tutuşunca
pozisyonunu ve metanetini bozmadan davetlilerin de anlayabileceği
şekilde İngilizce sloganlar atmaya başladı. Eylem sona erdiğinde,
kendini ateşe atan rahip amacına ulaşmış, tam istediği gibi dünyayı
sallayacak bir imge yaratmayı başarmıştı.
Hiçbir şey, modern toplumu böylesi dini geleneğin güncele
taşınmasından daha fazla sarsamaz. Seküler biçimler içinde canlanan
dini uygulama modern toplum için bir skandaldır. Modern birey,
ilkin inancı uğruna kendini yakan insanda gördüğü akıldışı
fanatizmden ürker. Daha sonraysa, zaten modern toplumun mevcut
simgesel ve kültürel örgütlenişinin bu fanatizmi mümkün kıldığı
gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalır. Görünüşte şiddet, “bir
başkasına zarar vermeme” ölçütü üzerinden modern kamu hayatından
dışlanmıştır. Oysa kendine zarar veren eylemin kamusal alandaki
statüsünün ne olacağı çok da belirlenmiş değildir. Kendini yakmada
kişi, şiddetin dilini başkalarına zarar vermeden kullanma
başarısını göstermektedir. Sonuçta şiddet karşıtlığının ahlaki
yüceliğini, kanlı şiddet görüntüleriyle bir araya getiren
paradoksal bir etki ortaya çıkarmaktadır.
Doğu Asya kültürüne özgü bir eylem biçimini, küresel protesto
kültürünün eylem repertuvarına taşıyan şey, bu etki olsa gerek.
Türkiye’de geçenlerde gerçekleşen bir işçinin kendini yakma
girişimini de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Siyasi bir muhatap
bulamamaktan şikayetçi olan eylemci kendini meclisin önünde yaktı
ve ne mutlu ki kurtarıldı. Basına yansıyan son fotoğraflarında,
vücudu bandajlara sarılı bir şekilde poz vermekteydi. Bu eylem,
Türkiye’de ateşle oynayarak yapılan siyasete dikkatimizi tekrar
çekti. Türkiye’de kendini yakma eylemleriyle ilk kez
karşılaşmıyoruz. Yanılmıyorsam bu eylemin Türkiye’de bilinen ilk
örneği 1982 yılında gerçekleşmişti. İlk olarak Diyarbakır
Cezaevi’nde tutuklu olan Mazlum Doğan, cezaevindeki baskıları
protesto etmek için kendini yakmıştı. Sonradan bu eylem biçimi,
kullanılabilir yöntemlerin nispeten kısıtlı olduğu cezaevleri
direnişlerinin ötesinde bir kullanım alanı buldu. Bazı devrimci
hareketlerin genel politik mücadeleleri içinde sistematik olarak
kullandığı protesto tekniğine dönüştü.
Kendini yakma eyleminin örgütlü veya sistematik olmayan ilk
kullanımına da yine 1982 yılında rastlıyoruz. O tarihlerde
Ankara’da gerçekleşen bir ASALA eylemini protesto etmek amacıyla
Artin Penik isimli bir terzi kendini yakmıştı. Geride bıraktığı
mektupta ASALA’ya hitapla “Patrikhane ve Türkiye’deki bütün
Ermeniler namına sizi protesto edip kendimi yakıyorum” diyordu.
Daha önce emperyalistlerin oyunlarıyla “yüzbinlerce insan kayboldu”
şeklindeki bir saptama yaptıktan sonra, tekrar oyuna gelinmemesi
konusunda onları uyarıyordu. Artin, örgüte temel eleştirisini şu
sözlerle dile getiriyordu: “Şurda birkaç bin Ermeni kaldı. Bunları
da mı yok etmek istiyorsunuz. Fakat buna asla muvaffak
olamayacaksınız.” Bu tekil örnek, sadece örgütlü protestonun
kültürünün değil, genel ve paylaşılan bir ruh halinin de insanı
böyle bir eylem yapmaya yöneltebileceğini göstermesi açısından önem
taşıyor.
ASALA’nın Esenboğa Havaalanı’na yönelik saldırısında sekiz kişi
hayatını kaybetmiş, çok sayıda insan da yaralanmıştı. Saldırının
Türkiye’deki Ermeni toplumu aleyhine “tepki” yaratmasından
endişelenen Patrikhane’den ve bazı Ermeni örgütlerinden birbiri
ardına açıklamalar geliyordu. Açıklamalarda sadece eylem
kınanmıyor, Ermeni Soykırımı da vurgulu bir şekilde reddediliyordu.
Bu eğilim, sonradan Ermenilerin aslında eski bir Türk boyu olduğunu
ileri süren bazı yayınların ortaya çıkmasıyla doruk noktasına
vardı. Kürtlerle ile ilgili resmi tezlere aşırı benzerlikler
gösteren bu iddia aracılığıyla, ironik bir şekilde devletin
güvenini kazanmaya çalışanlar bile olmuştu. İşte Artin eylem
kararını böyle bir toplumsal ortam içinde, muhtemelen de Diyarbakır
Cezaevi’ndeki eylemleri model alarak vermişti.
Örgütlü ve bireysel protestoların ortak bir yönteme başvurması,
kendini yakmayı insanların çaresizliğiyle açıklayan anlayışın
sınırlılığını açıkça ortaya koyuyor. Bireysel düzeyde bu insanların
tüm yolları tüketmiş veya bilinen tüm çareleri denemiş olduğunu
düşünmek ilk başta makulmuş gibi gözükebilir. Lakin eylemin örgütlü
biçimini de dikkate aldığımızda kendini yakmanın “son çare”
olmaktan daha fazlasını anlattığı da aşikardır. Aslına bakarsanız,
intiharın bir tükenmişlik veya umutsuzluk sonucu olduğu inancının
doğruluğu tartışmaya açıktır. Fakat bir an için doğru olduğunu
kabul etsek bile, bu durumun kendini yakma eylemlerinde geçerli
olmadığı çok nettir. Çünkü bu eylemi yapan insanların nihai amacı
kendini öldürmek, yani intihar etmek değildir. Eğer böyle olsaydı
pekâlâ, bu işi gizli saklı da yapmaları mümkün olabilirdi. Söz
konusu eylemle asıl başarılmak istenen kamusal bellekte yaşayacak
kalıcı bir imge yaratmaktır. Böylelikle ilk adımı kendini öldürmek
olan bu eylem, son adımda bir protesto davranışına dönüşür. Bu
açıdan, eylemi “intihar protestosu” olarak adlandırmak en uygun
yaklaşım gibi gözükmektedir.
İntihar protestolarını, umutsuzluk veya çaresizlik gibi
açıklamalarla, yani eylemcileri fail olmaktan çıkaran bir bakış
açısıyla kavrayamayız. Bu eylem biçimleri, doğrudan ve saf haliyle
siyasal davranışın alanı içerisinden anlaşılabilir. Modern siyaset,
siyasi öldürme biçimlerini cinayet ve intihardan ayırt ederek
öldürme davranışıyla baş etmeye çalışır. Cinayet bir kamu güvenliği
problemiyken, intihar bireysel veya sosyal bir mesele olarak ele
alınır. Devlet nedenleriyle ölme ve öldürmeyse, cinayet ve
intiharın ötesinde kabul edilir. Halbuki öldürme, münhasıran siyasi
bir eylem biçimidir. Ölüm ile siyaset arasındaki akrabalık bu biçim
içinde en belirgin halini alır. Bu yeni protesto biçimleri, insan
hayatını araçsallaştırarak geniş toplulukları denetim altında tutan
egemen güce karşı devreye girer. Bu eylemlerde protestocu sözcüğün
gerçek anlamıyla ateşle oynamaktadır. Çünkü kuvvetle muhtemeldir
ki, eylemciyi son derece acılı bir ölüm beklemektedir.
Her eylem gibi öldürme de yöneldiği hedefe göre anlam kazanır.
Hedef derken başkasını öldürmek ile kendini öldürmek arasındaki
ayrıma dikkat çekmek istiyorum. Ayrımı gözetmek öldürmenin siyasi
mantığını kavramak açısından büyük bir önem taşıyor. Öldürme
vakalarında kişi ya katildir ya maktul; öldürmenin mantığı bunu
gerektirir. Sanki sarsılmaz bir mantığın ürünüymüş gibi gözükse
bile, bugünlerde söz konusu ayrımın geçerliliğini sorgulatan
örnekleri sık görmeye başladık. İntihar saldırıları bu mantık
ilkesine aykırı bir örnek olarak ilk anda göze çarpıyor. Hem
intihar hem cinayet olan bu vakalar öldürme mantığı açısından
çelişkili bir formüle göre işliyor: kendini öldürerek başkasını
öldürmek. Ölüm ile siyaset arasında gerili duran ipin bir ucundan
bu çelişki tutuyor. İpin öbür ucundaysa bunun tam tersi bir durum
olan intihar protestosu bulunuyor. Burada ne intihar ne cinayet
olan kendini öldürme vakalarıyla karşılaşıyoruz. Kısacası maktul
veya katil olma ayrımı üzerine kurulu olan öldürme mantığının
kapsamı dışında yer alıyor.
Kişinin kendi ölümünü araçsallaştırmasıyla intihardan, başkasını
öldürmemesiyle de cinayetten ayrılan bu eylem biçimine önceleri çok
sık şahit olunmuyordu. Şimdilerdeyse “ateşle oynamak” siyasetin
temel uğraşlarından olmaya başladı. Halbuki ateşe dair anlayışımız
modern bilim tarafından kökten değiştirilmişti. Eskiler ateşi,
varlığın kurucu parçası olan unsurlar arasında görürdü. Oysa
günümüzde ateşin parçacıklar düzeyinde gerçekleşen olayların
yarattığı bir görüntüden ibaret olduğu düşünülüyor. Kendini
yakanların hareketlerinin yarattığı görüntülere baktığımızdaysa,
ateşin en azından siyasette bir “unsur” olmaya devam ettiğini
görüyoruz. Sanki eski ile yeni, madde ile ruh, akıl ile iman
arasındaki gerilimlerin hareketleri bu görüntüde bir bütünlük
kazanmaktadır. Halbuki nilüfer su yüzeyine çıkan, içinden doğduğu
çamurla zıtlık içinde olan bir saflığın ve güzelliğin simgesi
olarak kabul edilir. Yok oluşu, erimeyi veya küle dönüşmeyi değil,
yeniden doğumu vaat eder. Nilüfer çiçeğinin yeniden doğuş vaadi ile
alevlerin kahredici gücü arasında sıkışan bedenlerden geriye kalan
ise şu imge oluyor: ateşe atılan canlar.