AKP'nin mezhepçi, kadınsız, eşitsiz barış süreci teklifine rakip

Acaba hiyerarşik bir piramide döndürülmüş ve statik bir kırsal kabile gibi yönetilmekte olan dinamik, şehirli, ötekilerden dostları arkadaşları olan, beraber sevinebilmiş beraber seçim başarısı sağlayabilmiş olan nüfus, bu kez de aynı ilkelere dayalı, yani insan hakları, azınlık haklarının korunması, hukuk devletinin tesisi ve demokrasiye, parlamentarizme dayalı bir yönde ilerlemek üzere, bir barış süreci başlatabilir mi?

Abone ol

Ayşen Candaş*

Türkiye’nin Umut Koalisyonu, bütün engellere rağmen bir arada durmayı başardı ve büyük şehirlerin hemen hepsini aldı.

Buradan hem Türkiye’de adı konmamış bir değerler ayrışmasına dair hem de Kürt sorununa ilişkin iki sonuç çıktığı kanısındayım. İzleyebildiğim kadarıyla bu konular netlikle henüz tartışılmıyor, ancak belki bazı meseleleri zımni hallerinden kurtarıp adını koymak, Türkiye’nin geleceğine ilişkin daha sağlıklı düşünmemizi sağlayabilir diye düşünerek kısa bir yazı yazma kararı aldım.

1950’lerden bu yana şehirleşme olgusunun yaşandığı ülkemizde bugün nüfusun yüzde 75’inden fazlası şehirlerde yaşıyor. Resmi istatistik vermememin nedeni pek çok köyün 2012 yılından bu yana mahalleye dönüştürülmesi. Bunun sonucunda resmi istatistiklerle bakınca, şehirli oranı toplam nüfusun yüzde 93’ü gibi bir yerde seyrediyor ve bu çok anlamlı bir istatistik değil.

Şehre gelenlerin AVM’ler ve genellikle erkek nüfusa hitap eden futbol maçları dışında pek bir karşılaşma ihtimalinin kalmadığı, meydanları halktan arındırılmış ve turistlere terk edilmiş olan, konser, tiyatro salonları gitgide azalan ülkemizde, şehirleşmenin içinin şehirlilikle doldurulması kolay değil.

Türkçede Medine’den türeyen ‘medeniyet,’ yani farklı kültürlerden gelenlerin gerçek anlamıyla ve eşit oldukları ortamda karşılaşmasını, birbirini tanımasını, kaynaşmasını, yeni bir sentezde buluşup yepyeni bir kültür yaratmalarını betimleyen, ‘öteki’lerden kurulu medeniyeti o şekilde kurmuş, çoğulculuğu tasvir eden şehir; uzun zamandır medeni işlevini olması gereken kadar yerine getiremiyor. Daha önceleri de bu vasfa layık az şehir vardı ülkemizde, ancak varolanlarda da can damarlarının kesilmeye çalışıldığı herkesin malumu. Dolayısıyla şehirleşmenin içinin doldurulup doldurulmadığı, medenileşmeye, ötekilerle kaynaşmaya, yeni insan tanımaya elverip elvermemesi şurada dursun. Ancak bunlara rağmen şehirli nüfusun bu denli ağır bastığı, karmaşık, çoğulculuğu hakikat, bulması kabul etmesi tanıması gereken hakikati çoğulculuk olan bir toplum, hangi değerlerle yönetilmeli?

Yüz yüze tanışıklığa, sülalesini bilip tanımaya dayalı, kısacası ‘aynılık’ ve ‘hemşehrilik’ üzerinden kurulan, birey değil grup ve aile temelli, eşitliğe değil ileri gelenlerin sözünün geçmesine dayalı kırsal/köy dayanışması, acaba şehrin kendini yönetmesine ilişkin konularda ne derece medeniyet ve adalet vadediyor?

31 Mart seçimleri her ne kadar Türkiye’nin girdiği açmaz yolda seçimlerden de vazgeçebileceğine dair bakan, gören herkese önemli bir fikir ve uyarı verdiyse de, aynı zamanda her türlüsünden ‘ötekilerle’ sorgusuz sualsiz hesapsız dayanışabilecek demokrasi yanlısı dinamik bir nüfusun çoğunlukta olduğunu da gösterdi. Şehre, bu karşılaşma ve kucaklaşmadan doğan medeniyeti ve yanında getirdiği adaleti - belki hiç olmadığı kadar - getirecek olan dil, üslup, selamlaşma ve dayanışma, aslen tam da şehirli değerlere yaslanan, bu sebeple karmaşık bir nüfusa en uygun olan dil ve üslup ve siyaset.

Acaba Türkiye’nin en büyük kutuplaşması ‘ötekilere’ nasıl baktığımız sorusunda mı düğümleniyor ve ifadesini en çok kırsal ve şehirli değerler farklılığında mı buluyor? Bu soruyu buraya bırakma ihtiyacı hissediyorum.

***

Seçimleri Umut Koalisyonuna dönüştüren ikinci, ve yukarıda sözü geçen şehirleşmeye dair sonuca son derece bağlı ikinci sebep, ilk kez (7 Haziran'ı sayarsak ikinci kez) CHP ve HDP zımni koalisyonunun demokratik değerler, hukuk devleti ve insan hakları merkezli şekilde ve de pekala kurulabileceğinin ve bu ortak payda üzerinden dayanışabileceklerinin ve bunu yaparlarsa seçim kazanabileceklerinin somut örneği.

Bu saptamadan hareketle aslında tek bir barış süreci değil barış sürecine dair iki ayrı teklif olasılığının ve demokratik beklentisinin artık ortada durduğunun altını çizmemiz önemli.

Masada barışa dair tek değil, aslında iki teklif olasılığı var.

İlk barış süreci teklifi AKP’nin 2010’lardan bu yana yürürlüğe koymaya çalıştığı ancak HDP’nin demokratik eşitlikçi tabanına çarpıp geri dönen ve bugün Demirtaş’ın ve seçilmiş kadın eşbaşkanların ve hareketin kadın liderlerinin hapiste olmasının baş sebebi olan AKP’li barış teklifi. Bu teklife göre eşit paydaşlar yok, tam bir kapsama arzusu da yok. Türkiye’ye biçilen Sünnici, eşitsiz erkek kardeşliği ve patron-çalışan, büyük abi-küçük kardeş ilişkisi çerçevesinde işleyecek dayanışmanın Sünni ve Şafi, dindar kabileleri ve 1990’lardan bu yana devletle çalışan korucu köy ve grupları içine alacak biçimde Kürtlere genişletilmesi esasına dayanıyor. Bu süreç Kürtlerin önemli bir bölümünü dışlayan ve Kürtleri kendi içinde bölmeye ve yeni Türkiye’ye uygun Sünnici ve Erdoğancı yeni devletin Kürtleri haline getirmeye namzetti. Ayşe Buğra ile 2010’da yazdığımız bir yazıda aynılığa, kırsal değerlere, statik toplum anlayışına, mezhebe dayalı, patriarkal erkeklerce temsil edilen geleneksel toplulukların hiyerarşik dayanışmasının yapısından söz etmiştik. Bunun dinamik, karmaşık bir topluma uygun olmadığının, çoğulculukla bağdaşmadığının saptamasını yapmıştık. CHP Türkiye’de olmakta olanı okuyamadığı, Kürt meselesi konusunda elini taşın altına koymakta ve kendisinden aslen daha ilerde duran şehirli takipçilerini başka bir çözüme yöneltmekte de ayak direttiği için, hatta AKP’nin yaptığının da gerisine düşmekte beis görmeyip milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına dahi sebep verebildiği için, bugüne dek Kürtlerle barış gerekliliğine sunulan tek çözüm AKP’nin işte bu mezhebe dayalı patriarkal ve kırsal çözümü olarak kaldı.

Şehirli değerlerin, demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarının olmazsa olmaz parçası azınlıkların haklarının eşitliğinin korunması olduğuna göre, acaba yerel seçimlerde şehirlerde dayanışabilmiş genç, yaşlı, okullu ya da alaylı, siyasi eğitimi mükemmel, kafası berrak, kalbi her türlü ötekine açık şehirli neslin çabasıyla ve sayılarıyla mümkün olmuş olan 31 Mart dayanışması, olur da yeni bir Kürt barış süreci teklifine de taban hazırlar mı?

Acaba hiyerarşik bir piramide döndürülmüş ve statik bir kırsal kabile gibi yönetilmekte olan dinamik, şehirli, ötekilerden dostları arkadaşları olan, beraber sevinebilmiş beraber seçim başarısı sağlayabilmiş olan nüfus, bu kez de aynı ilkelere dayalı, yani insan hakları, azınlık haklarının korunması, hukuk devletinin tesisi ve demokrasiye, parlamentarizme dayalı bir yönde ilerlemek üzere, bir barış süreci başlatabilir mi?

Abisiz, vesayetsiz, mezhepsiz, kapsayıcı ve adil ve demokratik ve kadınlara yüzde 50’lik yer açan, eşitlikçiliği her ama her gruba yönelik ilke olarak benimseyen şekilde?

Bu, eğer olabilirse, Türkiye’nin son yıllarda içine girdiği ve daha derinleşirse içinden çıkması onlarca yıl alabilecek makus talihini ters yüz etmesi hakikaten mümkün olan bir ihtimal...

İkinci ve bu kez demokratik bir ‘Kürt meselesinde barış süreci’ teklifi, şehirli değerlerin ve medeniyetin belediyelerden sonraki ikinci durağı olsun dileğiyle….

Doç. Dr., Boğaziçi Üniversitesi, Yale Üniversitesi