Pandemi ve ekonomik kriz derken eğitim süreçleri allak bullak
oldu, bazı gençler neredeyse hiç hoca yüzü görmeden mezun
olacaklar. Modern eğitime yönelik eleştiriler bir taraftan Ivan
Illich gibi radikal eleştirmenler tarafından yerden yere vurulurken
bir taraftan da yaşanan gerçeklik var ve bu gerçekler ışığında
bakıldığında Türkiye’de tablo tam bir felaket. Eğitim İlke-Sen
Genel Başkanı Ahmet Örs’le ‘bu katastroftan nasıl kurtulabiliriz’i
konuştuk.
'PANDEMİ TEK BİR MERKEZDEN KOMUTA EDİLEN HAYATIN SAKINCALARINI
AÇIĞA ÇIKARDI'
Geçmişte yerel imkânlarla ve ölçekte verilen eğitimin
modern dönemde merkezi bir komutla standart insanlar yetiştirmek
için verilmesinin sakıncalarına dair neler
söylenebilir?
Aslında Covid pandemisi bu politikaların arızalarına dair en
azından belli alanlarda bazı cevaplar verdi. Bu sûretle
pandemi-eğitim ilişkisinden yola çıkan bu merkezi politikalara
ilişkin verimli bir tartışma alanı açıldı önümüzde. Bütün
yerellikleri -eğitim de içlerinde olmak üzere- iptal eden modern
ulus devlet yapısı hakikati tekelleştirme amacıyla bütün hatları
kendisine bağlamıştı. Kurduğu şehir, kültür, mahalle, sosyallik
yapısıyla her yerdeki yaşam tarzını standart hale getirince yine
merkezden yürütülen ve yerel dinamikleri dışlayıp yok sayan
politikalar mahallî eğitim imkânlarını da işlevsiz hâle getirdi.
Bakın, burada, bu yerellikte hikmet ve hakikate odaklı ilişkiler,
yaşamsal tecrübeler, tabiatla kurulan doğrudan münasebetler bütün
coğrafyalarda her zaman insanlığın büyük, verimli birikimi
olagelmiştir. Okula sıkışan ve hayatın bütün kademelerinden zaten
kopmuş olan eğitim süreçleri hem kilitlenmiş hem de alabildiğine
verimsizleştirilmiş oldu. Sorunuza cevap olabilecek genel çerçeveye
buradan ilerlenebilir ve hakikati gasp eden bu merkezî dayatmanın
ürkütücülüğüne dair genel bir kanaate varılabilir diye
düşünüyorum.
'TEKNİK OLARAK EĞİTİMDE BAZI ŞEYLER DEĞİŞSE DE ÖZ SABİT'
Türkiye’de dünden bugüne değişen eğitim politikalarını
ilk soru bağlamında değerlendirdiğimizde karşımıza nasıl bir tablo
çıkıyor? Kemalist politikalardan muhafazakâr, Türk-İslam sentezi
merkezli eğitim politikalarına mı geçiş yaptık?
12 Eylül'ün Türk-İslam sentezcisi faşizan politikaları bugün
hemen bütün alanlarda zirve yapmış durumda. Eğitimin bu tabloda
aslan payına sahip olduğunu söylemeye bile gerek yok. Yine 24
Ocak-12 Eylül neoliberal ruhunun Kemalist modele giydirildiğinden
ve bu yeni biçimin ilginç bir şekilde varlığını pekiştirerek
sürdürdüğünden de bahsetmeliyiz. Aslında kamuoyunda eğitim
sisteminin ya da politikalarının sık sık değiştiğinden bahsedilir,
buradaki yanılgıya da işaret etmeliyiz. Teknik olarak evet,
birtakım değişiklikler yapılıyor; sınav sistemleri, müfredat
falan... Sermayenin talepleri eğitimi şekillendiriyor, İslami
birtakım hassasiyetler devletin amaçları için araçsallaştırılıyor
ama resmî ideolojinin meşhur 1739 numaralı Milli Eğitim Temel
Kanunu ile zapt altına alınan Türk milli eğitiminin amaçları
değişmiyor. Dolayısıyla bizim ‘kapitalist kuşatma-ideolojik
dayatma’ diye formüle ettiğimiz yapı varlığını tavizsiz sürdürüyor,
diyebiliriz.
Türkiye’de şu an sizce herhangi bir eğitim politikası ya
da eğitim felsefesi var mı?
Bir önceki soruya vermeye çalıştığımız cevap bu sorunuza ister
istemez ‘evet’ cevabını verdiriyor. Bu bizim hoşumuza gitmese de
durum budur.
'KHK GEREKÇESİYLE İŞTEN ATILAN HOCALAR EĞİTİM SORUNUNU
KATMERLEŞTİRİYOR'
Üniversitelerde 2021 yılı itibarıyla 8 milyon 240 bin
öğrenci bulunduğu belirtilmektedir. Bu kadar yüksek sayıda
üniversite öğrencisinin bulunması normal mi sizce? Bu rakamsal
veriyi nasıl yorumlamalıyız?
Üniversitelerin çok büyük kısmının irili ufaklı şehirlerin can
çekişen ekonomilerine hizmet kapitalizmi marifetiyle biraz
hareketlilik kazandırmaktan öte bir amaçla kurulmadığı açıktır.
Öğretim görevlisi eksikliği had safhada iken KHK’larla haksız
hukuksuz bir şekilde ihraç edilen hocaları da tabloya eklediğimizde
çok daha olumsuz bir durumun ortaya çıktığını rahatlıkla
söyleyebiliriz. Üretimden kopmuş halkın işsiz evlatları için bir
bekleme dönemi aslında bu. Öğrenciliğin verimli bir tüketim
potansiyeli olarak yıllara yayılan karakterini (lisans, çift ana
dal, yüksek lisans, doktora) hizmet kapitalizmi bağlamında
düşünürsek sağlıklı bir neticeye ulaşabiliriz.
'SENDİKACILIK NEOLİBERAL SALDIRGANLIK TARAFINDAN
ZAYIFLATILDI'
Eğitim İlke-Sen'in genel başkanı olarak Türkiye’de
eğitim sendikacılığının ve genel olarak sendikacılığın sorunları,
devletin sendikalara yaklaşımı konusunda neler söylemek
istersiniz?
1980’i milat kabul edersek, sadece Türkiye’de değil, bütün
dünyada sendikalar, emek örgütlenmeleri büyük bir kuşatmaya maruz
kaldı, neoliberal saldırganlık tarafından zayıflatıldı. Türkiye’de
kamu sendikaları çok büyük oranda egemen sistemle barışık
ilerlediği için bence çok fazla bir değerlendirmeyi hak etmiyor.
Bunu son toplu sözleşme sürecinde açık bir şekilde gördük. Hemen
her aşamada karşılıklı bir devşirme/devşirilme iştiyakı kamu
sendikalarında görülen bariz bir özelliktir. İşçi sendikalarında da
maalesef örgütlenme oranları oldukça düşük. Orada da kamu
sendikaları için bahsettiğimiz sorunların benzerleri yaşanmaktadır.
Lokal işçi direnişlerindeki ruhun sendikaların genel politikalarına
yansımayışı hakkında kafa yormak gerekiyor. Eğitim sendikaları da
maalesef maaş-ücret pazarlıklarını aşıp ideolojik dayatmalara,
genel kapitalist sömürü politikalarının halkı bir bütün halinde
nasıl kuşattığına odaklanan ve bu yollu mücadelenin düşünsel-fiili
aşamalarını plânlayan bir perspektiften oldukça uzaktalar.
'DAYANIŞMA AĞLARI KURULMAZ VE ÖRGÜTLÜ MÜCADELEYE GEÇİLMEZSE HER
GÜNÜMÜZ PANDEMİ OLABİLİR'
2018’den itibaren yoğun olarak hissedilmeye başlayan
ekonomik krizle birleşen pandemi sürecinde öğretmen ve çalışanlar
ne tür sorunlarla karşı karşıya kaldı?
Birçok şeyin alt üst olduğu bir dönem yaşadık, yaşıyoruz.
Ekonomik olarak halkımız topyekûn zaten büyük bir yokluk ve
yoksulluğa sürüklenmiş durumda. Artık hızla sefalete sürükleyen
politikalara radikal bir müdahale gereken, ötesi olmayan bir
aşamadayız bence. Esnaftan işçisine kadar yıllarca vergi ödediği
devletten dişe dokunur bir destek alamayan, işsizlik ve borç
batağına saplanan halkımızın, geniş emekçi kitlelerin durumu
ortada.
Pandemi sürecinde öğretmenler sanıldığı kadar sorunsuz bir süreç
yaşamadılar. Evleri okul olan çiftler, ilgilenilemeyen küçük
yavrular, neredeyse günün tamamına yayılan dersler öğretmenleri
kuşattı. Şimdi ise yapılan propagandaların aksine temizlik,
havalandırma eksikliklerinin yoğun olarak yaşandığı okullarda,
kalabalık sınıflarda ders vermeye çalışan çok sayıda öğretmen ciddi
sağlık problemlerinin tehdidi altında.
Sonuçta bu süreç dayanışma ağları kurulması ve egemen zulüm
politikalarına buradan itirazlar geliştirilmesi gerektiğini ortaya
koydu. Bu gerçekleştirilemezse her günümüz pandemi olacaktır.
'UMUT HAZIRDA DURAN BİR ŞEY DEĞİL, YEŞERTİLEN BİR ŞEYDİR'
Bir taraftan insan hakları ihlalleri, diğer taraftan
kısıtlanan özgürlükler ışığında insanların tünelin sonunda bir ışık
görememeleri nedeniyle Türkiye’den umudunu kestikleri bu yüzden de
binlerce öğrencinin yurt dışına kapağı atmaya çalıştığı görülüyor.
Sizce ciddi bir beyin göçü var mı Türkiye’de? Bunu önlemek için ne
yapılmalı?
İnsanlar, tabi, istedikleri zaman istedikleri yere gidebilirler
ancak ben umudun hazırda durduğuna değil de yeşertilip büyütülen
bir şey olduğuna inanıyorum. O yüzden öğrenci ya da genç
arkadaşların mücadeleye tutunmasını isterim. Benim gönlümden geçen
bu. Olması gereken, karanlık zamanlarda hak ve adalet mücadelesini
bir ışık olarak yükseltmektir. Dünyanın farklı yerlerine gidip
gelmek de bu mücadeleyi beslemeye matuf olursa anlam kazanacaktır.
‘Kendini kurtarma’yı salık veren neoliberal şeytani duyarlıktan
sakınmalıyız.
Ayrıca beyin göçü dediğimiz mevzu da sorgulanmalı. Elbette hemen
sadece 'Batı'ya akan bu göç neyi imliyor? Kapitalist Batı
medeniyetinin hangi hazır bulunuşluğunun nimetlerine göz dikmiş
durumda? Mesela bu göç dalgasına kapılanlar dünyanın yokluk ve
çaresizlikle boğuşan coğrafyaları hakkında ne düşünüyor?
Gençliğin dinamizminin hakikatle buluşarak Türkiye’de ya da
başka coğrafyalarda direniş adacıklarıyla irtibatlanmasını ve
'kendini kurtaran' anlayıştan kurtularak bütün bir yeryüzünü adalet
iklimine taşıma mücadelesi vermesini arzuluyorum ben.
AHMET ÖRS KİMDİR?
Ahmet Örs, Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip
Lisesi'nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili
ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden
olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde
yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye
edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü
Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı
öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de
anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve
yazarlık çalışmalarını sürdüren Örs, 1996’dan bu yana edebiyat
öğretmenliği yapmaktadır.