Agroekoloji ve Covid-19 sonrası tarımın geleceği

Korona virüsü salgınıyla beraber insan sağlının ekolojik sistemlerle olan bağlantısının ne kadar ilişkili olduğunu daha iyi anladık. Sosyal olarak daha adil, ekolojik olarak dayanıklı gıda sistemlerine geçiş yapmalıyız. Bu kapsamda agroekoloji, adil gıda sistemlerinin oluşturulmasına katkıda bulunurken, gıda üretme ve tüketme şeklimizi yeniden düşünmemize olanak sağlıyor.

Abone ol

Miguel A. Altieri & Clara Ines Nicholls 

Agroekoloji uzmanları endüstriyel tarımın ekolojik olarak çok dar, dış girdilere oldukça bağımlı ve zararlı haşaratlara, hastalıklara, iklim değişikliğine karşı son derece savunmasız hale geldiği ve şimdi Covid-19 salgınının da gösterdiği üzere, öngörülemeyen bir krizle karşılaştığında bütünüyle işlevsiz kalmaya meyyal olduğu konusunda yıllardır uyarıda bulunuyorlardı.

Covid-19, daha önce hiç olmadığı kadar insan, hayvan ve çevre sağlığının ne kadar yakından bağlantılı olduğunu ortaya koydu. Güçlü bir sistemik yaklaşım olarak agroekoloji, tarımı uygulama şeklimizin çevre ve insan sağlığını iyileştirmek için fırsatlar sağlayabileceğini ancak yanlış yapılması halinde tarımın sağlık için büyük risklere neden olabileceğini ortaya koymaktadır.

SALGINLAR HAYVAN ÜRETİMİYLE BAĞLANTILI

Son salgınların (Afrika domuz ateşi, H1N1) hepsi, birçok virüsün mutasyona uğraması ve yayılması için fırsatlar yaratan büyük ölçekli hayvan üretimi ile bağlantılıdır. Bu endüstriyel operasyonlardaki uygulamalar, hayvanları sadece viral enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale getirmekle kalmaz, aynı zamanda patojenlerin daha bulaşıcı tiplere evrimleşebileceği koşulları destekleyebilir. Endüstriyel hayvancılık modellerinde antibiyotiklerin ve büyüme destekleyicilerin (hormonlarının) kitlesel ve gelişigüzel kullanımı, bu tür ilaçlara dirençli patojenik suşlar yaratarak işleri daha da kötüleştirir. Birçok virüs gibi, çeşitli süper bakteriler, mevcut kontrol ürünleri bulunmayan bir sonraki pandemi için sıraya girer. Büyük ölçekli tek ürün yetiştiriciliği*, hastalığın ortaya çıkmasına neden olabilecek doğal yaşam alanlarının pahasına gelişmeyi sürdürdükçe durum ağırlaşmaktadır. Modern tarımın yol açtığı ormansızlaşma, daha önce doğal ortamlarda sıkışıp kalmış patojenlerin hayvancılık sahalarına ve insan topluluklarına yayıldığı süreçleri tetiklemektedir.

Bugün üç ürün türü, buğday, pirinç ve mısır, küresel olarak tüketilen kalorilerin yüzde 50'sinden fazlasını sağlar ve düşük değerli bir diyet içerir, bu da özellikle yoksul ve korunmasız kişilerin gıda güvenliğini, beslenme durumunu ve sağlığını önemli ölçüde etkiler. Şirketlerin elindeki küreselleşmiş gıda sistemi köylüler tarafından yönetilen çeşitlendirilmiş gıda üretim sistemlerini bozduğu için birçok ülke gıda güvenliğini kaybediyor. Sonuç olarak geleneksel çeşitli ve zengin diyetlerden, yüksek oranda işlenmiş, enerji yoğun, mikro besin açısından yoksul gıdalara geçiş var. Obezite ve diyetle ilişkili kronik hastalıklar çoğalmış durumda.

Büyük ölçekli tek ürün yetiştiriciliği haşere, ot ve hastalık salgınlarına karşı oldukça savunmasızdır ve yılda yaklaşık 2,3 milyar kliogram pestisit enjeksiyonuna dayanır, dolayısıyla gıda tedarikindeki toksik kalıntılar yoluyla genel nüfus için büyük risk oluşturur. Birçok böcek ilacı, tozlayıcılarda ve tarımda önemli ekosistem hizmetlerine katkıda bulunan doğal haşere düşmanlarında düşüşlere yol açar. Bu biyolojik çeşitlilik kaybı, bitkisel üretim ve insan sağlığı için yılda yüz milyarlarca dolara mal oluyor.

YİYECEĞE ERİŞİMDE YIKICI SONUÇLAR

Çoğu ülkede seyahat, ticaret ve sokağa çıkma konusunda getirilen kısıtlamalar, ithal gıdaların akışını sınırlayarak yoksulların yemeğe erişiminde yıkıcı sonuçlar doğurmuştur. Bu, günde ortalama 1000 kilometre seyahat ederek ulaşacak yaklaşık 6 bin ton yiyecek ithal etmesi gereken 10 milyon veya daha fazla nüfuslu şehirlerde sorunludur. Gıda tedariki aynı zamanda, Covid-19'a karşı özellikle savunmasız olan ve hastalanmaları halinde hasat ve ekim alanlarına gidemeyecek olan göçmen tarım işçilerine bağımlı ülkelerde de etkilenmektedir. Kamyon taşımacılığı ve hava trafiğinde keskin bir düşüş, taze ürünleri uzun mesafelere taşıma kapasitesini sınırlamıştır, böylece birçoğu aniden gelirlerini kaybeden insanlara bol miktarda malzeme sağlamak büyük bir zorluktur. Çelişkili olarak kapalı restoranlardan, okullardan, stadyumlardan, tema parklarından ve yolcu gemilerinden gelen talep düştüğü için yiyecekler çöplere dökülmektedir.

DAHA ADİL SİSTEMLERE GEÇİŞ YAPILMALI

Açıkça görülüyor ki Covid-19, mevcut endüstriyel-küreselleşmiş gıda sistemlerinin sosyo-ekolojik kırılganlığını ortaya çıkardı. Tarım ve gıda tedarik zincirleri üzerindeki etkiler ise yaygın gıda kıtlığı ve fiyat artışları ile ilgili endişeleri artırıyor. Sosyal olarak daha adil, ekolojik olarak dayanıklı, yerelleştirilmiş gıda sistemlerine geçiş yapmaya acilen ihtiyaç var.

Agroekoloji, haşere salgınlarına, salgınlara, iklim aksaklıklarına veya finansal çöküşlere karşı gelecekteki krizlere en iyi şekilde dayanabilecek tarım sistemlerinin nasıl tasarlanacağı ve yönetileceği ilkelerini sağlayarak farklı bir yol çiziyor. Agroekoloji, makul verim ve ekosistem hizmetleri sunarken yüksek düzeyde çeşitlilik ve direnç sergileyerek gelecekteki zorluklarla başa çıkabilecek en iyi tarım sistemini sunmaktadır. Agroekoloji, tarım sistemlerinin gömülü olduğu peyzajların restorasyonunu teşvik eder; bu da ekolojik matrisi, ekolojik salımdan yayılan patojenleri içermeye yardımcı olabilecek 'ekolojik yangın önleme şeritleri' yaratarak zenginleştirir.

Kanıtlar, agroekolojinin zararlıları ve yabani otları baskılayarak ve toprak verimliliğini ekolojik yollarla artırarak küçük ölçekli çiftçilerin üretim kapasitelerini canlandırdığını göstermektedir. Biyoçeşitliliğe sahip olan çiftlikler, düşük dış girdilerle istikrarlı mahsul verimleri üreterek gelir ve besin çeşitliliği yaratır, böylece küçük çiftçilerin geçim kaynaklarını iyileştirirler. Küresel ekilebilir arazinin sadece yüzde 30'unu kontrol eden küçük çiftçiler, çoğu ülkede tüketilen gıdaların yüzde 50 ila yüzde 70'ini ürettiğinden, agroekolojinin yaygınlaştırılması çoğu toplumun gıda egemenliği için kilit önemdedir.

Agroekoloji ayrıca sağlıklı hayvan üretimi sağlayan, üstelik peyzajları onaran ve salgınların yayılmasını engelleyen silvopastoral** sistemler gibi alternatif hayvancılık üretim sistemlerini de desteklemektedir. Antibiyotikler bu sistemlerde kullanılmaz, çünkü hayvanlar açık havada yaşar ve diyetleri sağlıklı topraklardan gelen doğal gıdalara dayanır, böylece bu hayvanların bağışıklık sistemleri güçlenir.

Agroekoloji kentsel tarımın verimliliğini de artırabilir, böylece özellikle yetersiz hizmet alan topluluklarda yerel gıda güvenliği ve beslenmeye katkıda bulunabilir. Kriz zamanında, yerel olarak üretilen gıdaya erişimin stratejik olduğunu daha çok insan fark ettikçe, kentsel gıda üretimi genişleyecektir. Yerel organik çiftliklerden elde edilen besleyici, bitki bazlı gıdalar yemek insanların bağışıklık sistemlerini güçlendirebilir.

YEMEK YEMEK POLİTİK BİR EYLEMDİR

Covid-19 karşısında agroekoloji, kırsal kesimdeki ailelere, kentsel kitleleri eşit ve sürdürülebilir bir şekilde beslerken önemli sosyoekonomik ve çevresel faydalar sağlayabilen tek tarım yolu olarak konumlanmaktadır. Agroekoloji, adil gıda sistemlerinin oluşturulmasına katkıda bulunurken, gıda üretme ve tüketme şeklimizde temelden farklı bir tasavvuru mecbur kılar. Yemek yemek ekolojik ve politik bir eylemdir; öyle ki tüketiciler, küçük çiftçilerin gıda ağlarından daha savunmasız olan şirket bazlı gıda zinciri yerine yerel çiftçileri desteklediğinde, sosyo-ekolojik sürdürülebilirlik ve dayanıklılık yaratmış olurlar.

Burada kilit nokta, Covid-19’un ortaya çıkardığı krizin, agroekoloji temelli gıda sistemlerine geçiş için endüstriyel tarımın değişimine ivme kazandırıp kazandırmayacağıdır. Tarımdaki dönüşüme, piyasa ekonomisinden dayanışma ekonomisine, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjilere, büyük şirketlerden kooperatiflere vb. geçişler eşlik etmelidir. Bu tür bir yeni dünyaya, salgın öncesindeki tarıma dönüşün bir seçenek olmadığının farkında olan, bunun yerine sürdürülebilir ve sağlıklı tarım alanlarını güçlendirmek için yerel alternatifler geliştirmede aktif rol alacak toplumsal hareketler ön ayak olacaktır.

*Tek ürün yetiştiriciliği: Monokültür

**Silvopastür, ağaçları, meraları ve evcil hayvanların otlatılmasını karşılıklı olarak faydalı bir

şekilde bütünleştirme uygulamasıdır. (ç.n.)

Bu makalenin orjinali Agriculture and Human Values dergisinde yayımlanmıştır. (Çeviri: Ammar Kılıç)