Afrodit, aşk ve çıplaklık

Kadının kamusal alandan yalıtılması iktidar sahiplerinin düzeni devam ettirebilmeleri noktasında önemlidir. Çıplaklığın örtülmesi de bu yüzden gerekli olmuştur.

Abone ol

Doç. Dr. Elçin Doğan Gürbüzer

İnsan, evrenin varoluşuna paralel olarak kendi var oluş sürecinin en erken döneminden bu yana birtakım duygular geliştirdi. Bu duyguların, hayatını hatta yaşadığı toplumu şekillendirdiğine tanık oldu. Bunun üzerine söylenceler üretti, görünmezi görünür kılmaya çalıştı. Böylelikle inanç sisteminin en temel kavramı olan mitler oluştu. Pagan inanışındaki tanrılar dünyası, antik dönemdeki toplum yaşantısının bir aynası oldu adeta. Tanrılar insanlar gibi yer, içer, uyur, onlar gibi ürer, çoğalır, sevinir, üzülürdü. Onlar gibi arzuları vardı, onlar gibi nefretleri vardı. Çünkü tüm antropomorfik dinlerde olduğu gibi Hellen dininde de tanrılar dünyası, insanın kendi yaşantısını, kutsallar katında meşrulaştırması anlamına geliyordu. Söz konusu inanç sisteminde, insanın kendi çevresindeki en temel olgular, doğal oluşumlar nasıl tanrılarda vücut bulduysa, onun yaşadığı en değerli duygular da tanrılarda cisimleşti.

İşte bu duyguların arasında belki de en önemlisi aşktır. Çünkü aşk, kültürlenme süreci ile birlikte, doğanın, üremenin temelini oluşturan ve aynı zamanda güzellik kavramına olan hayranlığı dile getirendir. Hellen tanrılar dünyasında da aşk ve güzelliğin aynı tanrıçada birleşmesi tesadüf değildir. Çıplaklık tanrısal varlıkların arasında sadece ona layık görülmüş, sanatta sadece onun vücuduna yakıştırılmıştır. Bu tanrıça, aşkın, güzelliğin ve çıplaklığın kutsalla birleştiği ve karakterinde, betimlerinde temsil ettiği duygu, aşkta olduğu gibi zıtlıkları barındıran Afrodit’tir (Aphrodite).

“Su gibi güzel” deyişi adeta güzellik tanrıçasının doğuş mitosunu işaret ederek tanrıçanın suyla birleşen güzelliğine atıfta bulunur. ‘Aphros’tan gelir adı, Hesiodos’un anlatımıyla. Uranos’un, oğlu Kronos tarafından bir orakla kesilen cinsel organından denize düşen spermlerinden oluşmuş, denizin köpüren dalgalarının içinden doğmuştur. Ve bu doğuş anı antik dönem resimlerinden, Rönesans sanatçılarının tablolarına uzanan sayısız esere konu olur, bu imge yüzyıllar boyunca sanatçıların esin kaynağını oluşturur. (Resim.1)

“Ak çeliğin kestiği hayalara gelince,

Dalgalı denize atar atmaz onları

Gittiler engine doğru uzun zaman.

Ak köpükler çıkıyordu tanrısal uzuvdan:

Bir kız türeyiverdi bu ak köpükten.

Önce kutsal Kythera’ya uğradı bu kız,

Oradan da denizle çevrili Kıbrıs’a gitti.

Orada karaya çıktı güzeller güzeli tanrıça,

Yürüdükçe yeşil çimenler fışkırıyordu

Narin ayaklarının bastığı yerden.

Aphrodite dediler ona tanrılar ve insanlar

Bir köpükten doğduğu için,

…..

İnsanlar arasında da ölümsüzler arasında da;

Ona düştü kız cilveleri, gülüşmeleri, oynaşmaları,

Sevmenin, sevişmenin tadı, büyüsü...”

Hesiodos, “Theogonia”.

Hesiodos’un aktardığı doğum hikayesinde her şeyden önce birincil kuşak tanrıları arasındaki bir iktidar savaşının sonucunu izlemekteyiz. Uranos’un kesilen hayalarında kaybedilen bir iktidar söz konusudur. Bu iktidar nesnesinden türemiş bir aşk tanrıçası ise evrenin aşk algoritmasını belirleyen güç haline gelir. Tanrıçada vücut bulmuş, tanrısal güç aracılığıyla ölümlülerin aşk ilişkilerini denetler.

KIBRIS'IN TANRIÇASI

Ozanın Afrodit’e atfettiği olağanüstü güzellik onunla bütünleşmiş ve yüzyıllar boyunca bu şekilde anılmıştır. Oysa onun çağdaşı ozan Homeros’a göre Afrodit, Dione ve Zeus’un kızıdır. Ancak tanrıçanın sudan doğuş mitosu, kendisine daha çok yakıştırılmış gibi görünmektedir. Bunu sanat eserlerindeki yansımalarda görmekteyiz. (Resim 2) Midye kabuğu içinde önce Kythera Adası’na uğrayıp ilk karaya ayak bastığı yerin Kıbrıs Adası olması sebebiyle Kıbrıslı tanrıça olarak da geçer adı. Nitekim Kıbrıs’ın baş tanrıçası olarak Afrodit’in adada oldukça saygı gördüğü, tapımı ve tapınakları zengin sunularıyla arkeoloji dünyasına önemli veriler sunduğu ortadadır.

Resim 2: Afrodit'in doğuşu, Attika kırmızı figür pelike.

Afrodit, Olympos tanrıları arasında baş tanrı Zeus da dahil olmak üzere etki alanı en güçlü olan tanrıçadır. Ona adanan ilahi ezgilerde tanrıçanın aşk işlerinde ne kadar güçlü olduğu ve ne Olymposluların ne de insanların Afrodit’in oklarından kurtulamayacağı söylenir. Gerçekten de insan ne kadar aşka esirse Olymposlular da o kadar Afrodit’in etkisindedirler. Tanrıça bu etki ile antik dünyanın kaderini değiştirecek kıtalar arası savaşın bile başlangıç nedenini oluşturur. Olymposlu tanrıçalar arasındaki güzellik yarışmasında hakem olan Paris, Argos Kralllığı’nı, yüce bilgeliği ve zekayı elinin tersiyle iterek Afrodit’in vaat ettiği aşkı tercih eder. (Resim 3)

Resim 3: Peter Paul Rubens,“Paris’in yargısı”, 1636.

Tanrıçanın doğduğu andan itibaren yanında olan, ona aşk ve şehvet işlerinde yardımcı Eros ve Himeros, Afrodit’in en yakın eşlikçileri ve sanat betimlerinde sağ ve sol omzunda gösterilen yardımcılarıdır. Eros, sevgi ve aşkı temsil eder. Bu nedenle tanrıçanın kalbinin olduğu sol yanında gösterilir. Himeros ise arzu, şehvet ve istektir. Tanrıçanın sağ omzundadır. Ölümlü ya da ölümsüz tüm varlıkların aşkın şehvetine ve erotizmin büyüsüne kapılmalarını sağlamada Afrodit’in sağ koludur. (Resim 4).

Resim 4: Afrodit, Eros, Himeros.


Ayrıca tanrıçanın hizmetinde bulunan, ona güzel kokulu elbiseler sunan, yıkanmasına, süslenmesine ve giyinmesine yardımcı olan üç güzeller(Kharitler) tanrıçanın çekiciliğine yardım ederler. Üç güzeller, güneş tanrısı Helios ve Eurynome’den doğma, parlaklık, çiçekleri açtıran ve yüzleri güldüren kızlar olarak temsil edilirler. (Resim 5)

Resim 5: Üç güzeller mozaiği, Narlıkuyu Mozaik Müzesi.

Tanrıçayı temsil eden hayvanların başında güvercin gelir. Antik Dönem sanatının birçok betiminde tanrıçanın güvercin ile birlikteliği görülür. Tanrıçanın kutsal alanlarında ele geçen güvercin kemikleri, sunu olarak Afrodit’e güvercin adandığını ortaya koyar. Ayrıca kaz, kuğu, koç, teke, tavşan ve yunus balığı da Afrodit’in kutsal hayvanlarıydı.

AFRODİT'İN YASAK AŞKLARI

Afrodit, aşk işlerinde ‘babası’ Zeus’u çoğu zaman zor duruma düşürecek oyunlar oynar. Zeus’un ölümsüzlerle yaşadığı onlarca aşkın dışında, ölümlü güzel kızların ve yakışıklı delikanlı Ganymedes’in de peşinden koşması Afrodit’in eseridir. Zeus’un çoğu zaman kılık değiştirerek, ‘baş tanrıya yakışmayacak şekilde’ çapkınlıklar peşinde koşması, ölümlü ölümsüz kadınlara karşı zaafı ve onları zorlaması, kendisini küçük duruma düşürmüş aynı zamanda onun söz konusu halleri toplumdaki eril gücün yetkilerinin aynası olmuştur. Tüm bu yaptıklarına karşılık Zeus Afrodit’i çirkin tanrı Hephaistos ile evlendirir ve Afrodit de kendisini var eden aşk duygusunu evlilik dışı ilişkilerde yaşamaya koyulur. Ares, Hermes, Dionysos gibi ölümsüzler dışında ölümlü kahramanlar da onun etkisinden nasibini almıştır. Kuşkusuz Afrodit’in kahramanları arasında en önemlisi Ankhises’tir. Roma dünyasında Afrodit’in kutsallığı ve Romalıların kökenlerini tanrısal bir güç olarak Afrodit’e bağlamalarının ardında, Homeros’un dizelerinde bahsettiği tanrıçanın Ankhises’le aşkı yatar. (Resim 6).

Resim 6: Afrodit ve Ankhises, Afrodisias Sebasteion kabartması.


“Dardanielilerin başında Aeneias var, Ankhises’in oğlu,

tanrısal Aphrodite doğurdu onu Ankhises’ten;

bakmadı tanrıçalığına, birleşti İda Dağı eteklerinde bir ölümlüyle.”

Homeros, “İlyada”.

Afrodit’in aşkı temel alan mitleri, aslında sadece tanrıçanın bu işlevini göstermez. Mitler irdelendiğinde tanrıçanın Sümer, Akad ve Fenike gibi doğu uygarlıklarındaki benzer tanrıçalarla ilişkisi ortaya çıkar. Burada temel alınan aşk, bereketle ilişkilendirilen aşk ve şehvettir. Temelinde, üreme ya da bereket tanrıçası karakteri yatar. Afrodit söz konusu özelliklerini yukarıda sözünü ettiğimiz Doğulu kültürlerden almıştır. Bu iletişimin en çarpıcı örneği Adonis ve Myrrha mitosunda karşımıza çıkar. Orta Doğu kökenli olan bu mitosta Afrodit, kendisine gerekli saygıyı göstermeyen Kinyras’ın kızı Myrrha’yı cinselliği ile kışkırtarak kızın babası ile ilişkiye girmesine neden olur. Genç kadın dadısının yardımıyla babası ile 12 gece birlikte olmuştur. Kinyras bu gerçeği fark edince kızını öldürmek ister. Tanrılara sığınan genç kadın bir ağaca dönüştürülür. Mersin ağacıdır bu. Hamile olan genç kadın ağaca dönüştükten on ay sonra gövdesi çatlayarak çok güzel bir bebek dünyaya getirir: Adonis.

Afrodit, bebeğin güzelliğinden çok etkilenir ve yetiştirmesi için onu Persephone’ye teslim eder. Ancak Persephone de Adonis’e âşık olmuştur. Çocuğu vermek istemeyen Persephone ile Afrodit arasında çıkan tartışmaya Zeus son verir. Çocuğun dört ayını Afrodit’in yanında, dört aynı Persephone’nin yanında, geri kalan dört ayı da istediği yerde geçirmesine karar verir. Adonis’in tercihi Afrodit’in yanıdır. Daha sonra Artemis Adonis’in üzerine bir yaban domuzu gönderir ve delikanlı yaralanarak ölür. Sevgilisinin yanına koşan Afrodit, onun yasını tutarken, Adonis’in akan kanlarından anemonlar (dağ laleleri) oluşur. Afrodit’in o ana kadar saf aşkın simgesi olan beyaz gülü kırmızıya dönüşür. Çünkü aşka kan karışmıştır. Bu anlatının anısına, Adonis şerefine bir anma günü düzenlenir. Her yıl ilkbaharda saksılara tohumlar ekilir. Kısa ömürlü bu çiçekler, hayatının baharında yaşamını kaybeden Adonis’i simgeler. (Resim 7)

Resim 7: Luca Giordano, "Adonis’in ölümü”, 17. yüzyıl.

KURAL TANIMAYAN AŞKI CEZALANDIRMAK

Aşk ve tutku evrenin düzeninde tüm dengeleri bozabilecek güce sahip ve savaşlardan göçlere, büyük toplumsal olayların nedenlerini oluşturabilecek kadar yüce kudrete sahip duygulardır. Söz konusu gücü elinde tutan bir varlığın evrenin ve toplumun düzenine etki edecek olaylara vesile olması de kaçınılmazdır. Bu nedenle Afrodit, mitolojideki en güçlü karakterlerin başında gelir. İnsanın benliğine dokunur. Ancak salt bu güdünün peşinden gitmek, yaşadığı toplumla bireyi karşı karşıya getirebilir. Çünkü toplum bir yasalar ve kurallar bütünüdür. Aşk ve şehvet ise kural tanımaz. Afrodit’in başına buyruk karakteri, söz konusu duyguların temsilinde karşılık bulur. Bu duyguların şekillendirdiği yaşam biçimi, nasıl ki toplumsal normlarla çatışıyorsa, Olympos tanrılarının yaşamı çerçevesinde de Afrodit benzer çatışmaları yaşar. Yalnız bırakılır, cezalandırılır, öfke toplar ancak vazgeçilemez. Zeus’un Afrodit’i cezalandırmak için Hephaistos ile zorla evlendirmesi modern toplum yapısına hiç uzak olmayan bir görüntüyü çağrıştırır. Ceza veren eril güç, onu zapturapt altına alabilmek için bir başka eril imgeye ihtiyaç duyar. Toplumun dışına itilmiş, dışlanmış biriyle zorunlu kılınan yaşam Afrodit’e verilmiş en ağır ceza olacaktır Zeus’un nazarında. Ancak aşk denilen dürtü bulduğu bir çatlaktan sızmayı başarır. Afrodit’i savaş tanrısı Ares’in kollarına atar. (Resim 8)

Resim 8: Afrodit ve Ares, Napoli’den bir fresk.
AŞK İLE SAVAŞIN ÇOCUKLARI

Sabahları güneşin doğuşuyla giden Hephaistos’un yokluğunda, Afrodit günlerini Ares’le geçirir. Ancak güneş tanrısı Helios yasak aşkı gün yüzüne çıkarır, durumu Hephaistos’a bildirir. Bunun üzerine Hephasitos iki aşığı suçüstü yakalamak için bir tuzak kurar ve onları yataktayken ağların yardımıyla sararak tüm tanrılara deşifre eder. Aphrodite, Ares’le ilişkisinden üç çocuk dünyaya getirir: Deimos (korku), Phobos (panik) ve Harmonia (uyum). Aşk tanrıçası ile savaş tanrısından olan çocuklar ilk bakışta aşk kavramına uzak görünse de antik dönem anlayışında aşkın dolayısıyla Afrodit’in savaşla çok yakın bir ilgisi vardır. Hemen tüm savaşların arka planında bir kız kaçırma hikayesi olduğundan bahseder Herodotos. Bunun en güzel örneği kuşkusuz Troya Savaşı’dır. Bu savaşın başlangıcındaki en etkin rol de Afrodit’e aittir. Dolayısıyla Afrodit, var oluşundan itibaren savaşla ilişkili hatta savaşların nedeni olarak görüldü.

AŞK VE CİNSİYET

Afrodit’in ölümsüzlerle ilişkisi sadece Ares ile sınırlı değildi. Tanrıçanın Hermes ile olan birlikteliği iki tanrıyı temsil eden bir çocuğun doğmasına neden oldu. Çocuğun ismi isimlerinin birleşiminden oluşan Hermoafrodit idi. (Resim 9) Çift cinsiyetli olan, kadın ve erkek bedeninin birleşimini yansıtan bu varlık, tıp dilinde aynı isim ile adlandırılır. Çift cinsiyet hikayesi, Platon’un “Şölen” adlı eserinde Aristophanes’in ağzından aktardığı anlatıyı akla getirir. Buna göre Aristophanes, aşk üzerine tartışırlarken eskiden insanların farklı cinsiyetleri tek bedende taşıdıklarını (androgynos), o nedenle kendilerini bir bütün hissederek tanrılara gereken saygıyı göstermediklerini ve Zeus’un onlara bir ders vermek için onları ortadan ikiye böldüğünü söyler. Böylece insan o günden bu yana hep kaybettiği diğer yarısını aramış bulduğu zaman da sıkı sıkıya sarılıp bırakmak istememiştir. Aristophanes bunun aşk olduğunu söyler.

Resim 9: Hermoafrodit, Bergama Müzesi.

GENELEVLERDE AFRODİT RAHİBELERİ

Onun yücelttiği, temsil ettiği fiziksel aşk, tensel birliktelik idi, cinsellik kutsal bir korumaya sahipti. Bu nedenle Afrodit, kutsal fahişelik kurumunu da koruyan tanrıçadır. Yunan ve Roma dönemlerinde limanlarda inşa edilen genelevlerin bu anlamda hem kutsal hem de toplumsal işlevleri bulunur. Dinsel anlamda liman kentlerindeki genelevlerin fahişeleri, aynı zamanda Afrodit’in rahibeleriydiler. Tanrıça adına erkeklerle birlikte oluyorlardı. Toplumsal açıdansa uzun deniz yolculuklarından gelen denizcilerin kent hayatına girmeden önce cinsel ihtiyaçlarını bu genelevlerde karşılamaları, karmaşa ve kötü olayların oluşmasını engelliyordu. Böylece Afrodit bu özelliğiyle toplumsal bir düzeni tesis etmekte idi.

NEDEN ÇIPLAK?

Çıplaklık kavramı Afrodit’in ayrılmaz bir parçası gibi görünse de Ege dünyasının erken dönemlerinde tanrıçanın oldukça muhafazakâr bir karaktere sahip olduğu biliyoruz. Nitekim Afrodit’in erken dönem tasvirleri giyimlidir. Tanrıçanın ilk defa çıplak olarak betimlenmesi, ünlü heykeltıraş Praksiteles’in Knidoslular için yaptığı heykelde karşımıza çıkar. (Resim 10) Bu ünlü heykelin pozunu Praksiteles’in, Üç Güzeller yarışmasından kendini beğendirmek için Paris’in karşısına çıkmadan önce yıkanması anından esinlendiği söylenir. Bu eser ile birlikte Afrodit’in çıplak ve erotik güzelliği onun betimlemelerinin ana temasını oluşturdu.

Knidos Afroditi.

Daha geriye gidecek olursak yaklaşık 30 bin yıl önce üretilen bazı heykelcikler en eski kadın bedeni imgesini sunar. Bunlardan en ünlüsü Willendorf Venüsü’dür. Bu eser, uygarlığa giden yolda toplumsal yapı içerisinde kadının konumlandırılmasını dile getirir. Yüzünün olmaması bireysel kimliğini göz ardı ederken, çıplaklığı cinsel kimliğin önemini vurgular. Bu heykel, sonradan kadının toplumsal konumlandırılmasında olumsuz bir etki yaratacak olan kadın ve doğa benzerliğine ilk işaret eden imge idi. Kadının, tanrısal alana ait yaratma, oluşturma, besleme gibi yetileri onu tehlikeli bir varlığa, bir tehdide dönüştürüyordu. Erk, kontrol altına almak istediği doğa özelliklerini kadın bedeninde somutluyor, mücadele ettiği güce kutsiyet atfediyordu. İşte çıplaklık algısı, kültürlenme sürecinin başındaki Paleolitik insan için Willendorf Venüsü imgesinde böyle vücut bulmuştu. (Resim 11)

Willendorf Venüsü, Viyana Doğa Tarihi Müzesi.

KADINLAR VE KEDİLER

İnsan çıplaklığının ilk örtü nesnesi başka bir hayvanın derisi olmuştu. Özellikle kedigillerin derisi ilk kadın giysilerinin başında gelmekte idi. İlk yerleşik yaşamın önemli temsilcisi Çatalhöyük’e baktığımızda, kadın ve kedigillerin ilişkisini, oturan şişman kadın heykelcikleri ve leopar örneklerinde görürüz. Bu nedenle günümüzde kadınların tercih ettiği leopar desenli giysinin temelinde de bir genetik aktarım olabilir. Kadının prehistorik dönemden bu yana büyük kediler ile ilişkisi, sözü edilen aktarımın temelini oluşturur. Arzu, erotizm ve korkuyu çağrıştırır bu imge. Korkulan leopar, korkulan kadın olmuştur. Kültürlenme sürecinde cinsiyet rollerinin oluşması sırasında, doğayla ve kadınla mücadele ve onu öteleme leopar imgelerinde karşılık bulmuştur. Günümüzde de kadın, leopar giysisi ile bu vahşi karşı duruşu, erotik varoluşunu ve adeta geleneksel bir direnişi simgeler gibidir.

GÜZELLİK VE TEHLİKE

En başından bu yana eril, akıl ile özdeşleştirilirken dişil, bedene yakıştırılmıştı. Bedensel olan dişil idi ve içinde bir tehlike barındırmaktaydı. Özellikle de güzellik atfedilen dişil beden her zaman tehlikenin, kötülüklerin ve belanın odağı olarak görülmüştü. Mitolojide bunun sayısız örneğini göstermek mümkündür. En çabuk akla geleni Afrodit’in güzellik ve cilve ile donattığı ilk kadın Pandora’dır. Dolayısıyla kadın bedeni kaçınılması gereken olmuştur. Hatta bu anlayış semavi dinlere de yansımış, kadın bedeni bu inanışlarda da uzak durulması istenen bir norma bürünmüştür. İşte olasılıkla bu yüzden kapatılması, izole edilmesi gereken olarak görülmüştür kadın bedeni. Toplumsal düzeni bozan, ahenkli yaşamın önünde bir tehlike olarak algılanmıştır.

Kadının kamusal alandan yalıtılması iktidar sahiplerinin düzeni devam ettirebilmeleri noktasında önemlidir. Çıplaklığın örtülmesi de bu yüzden gerekli olmuştur. Sisteme göre halk kendinden bekleneni yapmalı, erdemli yaşamı tercih etmeli ve bedenlerine atanan cinsiyet rollerine uygun hareket etmelidir. Bu nedenledir ki Yunan ve Roma dünyasında da olduğu gibi günümüzde de aşkın ve güzelliğin peşine düşen erkekler alay konusudur. Tıpkı, Romalı ünlü hükümdar Pompeus’un, lulius Caesar’ın kızına âşık olduğunda tüm Roma halkının eğlencesi olması gibi… Akdeniz uygarlığının aşkla ilgili tüm anlatılarına bakıldığında sonu ölümle, çılgınlıkla sonuçlanmayan yok gibidir. Burada bir başka mesaj vardır. İnsanlara aşktan uzak durmayı salık veren anlatılardır bunlar. Toplumsal değerleri yerle bir edeceği alt mesajı vardır bu anlatılarda. Çünkü medeniyetin bizlere öğrettiği şudur ki aşk devrimci bir duygudur…

* Ege Üniversitesi, Çeşme Turizm Fakültesi, Turizm Rehberliği Bölümü.