Bildik bir atasözü vardır: Bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk
akıllı çıkartamamış. Son dönemde yaşadıklarımız, bu atasözünün
meali olarak okullarda okutulsa yeri. Birileri bir şeyler söylüyor,
hemen tepkiler geliyor ve sonrasında (gençlerin tabiriyle) sosyal
medya “yıkılıyor”. “Biz HDP’liler” diyerek ahkam kesenle Adile
Naşit’i cümle içinde kullananın farkı yok. Hadisenin kökü yukarıda
zira cumhurbaşkanının görevinin başına geldiği andan beri yaptığı
bu. Başbakanken de böyleydi. Malûm atasözündeki imam – cemaat
ilişkisi gibi, onu takip edenler, yaptıklarını misliyle
yapıyor.
Memleketteki en büyük dertlerden biri, düşünmeden konuşmak. Çok
insanın başını yakıyor bu. Düşünemeyenleri elbette ayrı tutuyorum,
onlara söyleyebileceğim bir şey yok –ki çoklar. Düşünebilenlerin
bir kısmı, biraz da zeki olanlar, ortaya kışkırtıcı bir laf atıyor,
sonrasında seyreyleyin gümbürtüyü! Bir de düşünmeden konuşanlar
var: Ağızlarından çıkan lafın nereye gideceğini bilmeden
ilerliyorlar. Mahir Ünal, bunlara son örnek.
Ne dediğini hatırlatmama gerek yok, iki gündür herkesin
gündeminde… “Eski” Türkiye’yi kötüledi ama bunu yaparken cümlenin
içinde en olmayacak isimlerden birini geçirdi: Adile Naşit. Bendeki
yerini şöyle özetleyeyim: Kuzucuklarından biriydim. O gereksiz
cümlenin canımı yakması biraz da bundan.
1981 yılının 5 Ekim günü, akşam üstü heyecanla televizyon
karşısına oturduğumuzda yıllardır hayatımızın bir yerinde karşımıza
çıkan, ailemizin, ailelerin sevgilisi Adile Naşit’i televizyonda
gördük. Bir yıl önce hayatımıza giren ve çok sevdiğimiz “Uykudan
Önce”nin, yeni yayın dönemindeki ilk programıydı bu ve alıştığımız
Ergun Uçucu’yu bekliyorduk. Yadırgamadık. Hemen alıştık. Alışmak
ne, müptelası olduk! Programı, daha o yıllarda hepimizin sevgilisi
olmuş Hafize Ana sunuyordu çünkü… Burada gereksiz bir ayrıntı
vereyim: Sinemada seyrettiğim ikinci filmdir “Hababam Sınıfı”.
Sonrasında defalarca televizyonda gösterildi ama ben şanslıyım,
Çanakkale’de kordondaki yazlık sinemada hepsini seyrettim. Asıl
şansım, Adile Naşit’i Münir Özkul’la birlikte aynı yazlık sinemanın
sahnesinde canlı görmüş olmak. İlkti, son olmadı. “Hisseli
Harikalar Kumpanyası”ndan “Yedi Kocalı Hürmüz”e pek çok oyunda onu
seyrettim. Dönem öyle bir dönemdi.
Uykudan Önce önemli bir program. Ekran başına toplanıyorduk ve
sonrasında sahiden yatıyorduk. 9 yaşımdan söz ediyorum. Ergun
Uçucu’ya (muhtemelen “hadi sütünüzü için ve uyuyun” ısrarı
yüzünden) ısınamamıştım ama Adile Naşit ne derse yapıyordum! Dedim
ya, kuzucuklarından biriydim. Şüphesiz programı heyecanla
beklememde dönüşümlü olarak yayımlanan çizgi filmler Atom Karınca,
Değerli ve Ayı Ailesi’nin de katkısı var ama bir önceki yayın
döneminde Ergun Uçucu’dan ziyade çizgi film Tonton Ailesi’ne
kitlenmişken bu dönemde kahramanım Adile Naşit olmuştu.
Neydi peki sırrı? Bir kere hepimizi adımızla çağırırdı ve “acaba
bu gece hangimizin adını söyleyecek?” diye merak ederdik. Adımı ne
zaman söyledi hatırlamıyorum ama ilk programında uçurtmalardan söz
ettiğini biliyorum. O kadarını hatırlamıyorum elbette, TRT
arşivinde buldum, yıllar sonra yeniden (ve yine doyamayarak)
seyrettim. “Berrin, Berrak, Cengiz, Didem, Ahmet, Cenk, Hakan,
Kaan…” diye başladığı programın “masal” faslına geçmeden önce şunu
söylüyor Adile Naşit: “Gücenmek yok, her zaman hepinizin isimlerini
teker teker söyleyeceğim. Hiç ben sizleri birbirinizden ayırt eder
miyim ayol? Hepiniz benim canlarımsınız!” Sırrı tam da burada işte:
Kimseyi kimseden ayırmıyor, bugünkülerin yaptığı gibi
“sendensin/bendensin” demiyor ve düşmanlığı körüklemiyor. Onunla
büyüyenler ve anlattıklarını dikkate alanlar, bugün yaşanan bu
düşmanlığa karşı çıkanlar. Çocukluklarında onunla (sadece onunla
değil, çizgi filmler ve masallar dahil hiçbir şeyle)
ilgilenmeyenler, bugün onun döneminden söz ederken “kabus gibiydi”
diyebiliyor.
Bu noktada televizyonun bir illüzyon aracı olduğunu söyleyenler
çıkacaktır. Haklılar elbette ama Adile Naşit o illüzyona dahil
değil çünkü gerçek. Anneannemiz, komşu teyzemiz, arkadaşımızın
halası kadar gerçek üstelik. Filmleri de bu yüzden seviliyor: Bize
bizi anlatıyor.
Adile Naşit’in plağı yok. Oysa kantocu bir annenin kızı. Amelya
Hanım, dönemin önemli seslerinden. Babası, Direklerarası’nın
yıldızlarından Komik Naşit Bey. Necdet Mahfi Ayral’ın
yönlendirmesiyle girdiği Darülbedayi’nin çocuk bölümünde yetişiyor
ve kendini genç yaşta sahnelerde buluyor. 17 yaşında ilk kez sinema
perdesinde izlediğimiz Adile Naşit, asıl ününü, ‘70’li yılların
ikinci yarısında çekilen (“Süt Kardeşler”den “Neşeli Günler”e
uzanan, aralarında “Hababam Sınıfı”nın da olduğu) filmlerle
kazanıyor. Hayatımıza onlarla giriyor, bir daha çıkmıyor.
Televizyonda katıldığı programlarda seslendirdiği kimi kantolar
dışında şarkı işine bulaşmamış. Yine de “Yedi Kocalı Hürmüz”,
“Hisseli Harikalar Kumpanyası”, “Şen Sazın Bülbülleri” gibi
oyunların şarkılarını toplayan plak ve kasetlerde sesini duymak
mümkün. Çocukluğumda teypten çıkarmadığım bir de kaseti var: “Adile
Teyze Kuzucuklarıyla”. Masal anlatıyor, evet.
Yakın dönemde Adile Naşit’in gündeme gelmesi yine AKP sebebiyle
zira hazırlanan tanıtım filmlerinden birinde görüntüsü vardı.
Sloganlarında “yeni” Türkiye’den dem vuruyorlar ama tanıtımları hep
“eski” Türkiye ile… Dikkat edin, milleti tavlayacak görüntüler
arasında yaptıkları icraata dair bir şey yok. Köprülerin,
havaalanlarının ve duble yolların artık “iş yapmadığının”
farkındalar. Sığınabilecekleri tek liman AKP öncesi –ki o da
sorunlu aslında: Recep Tayyip Erdoğan geçmişi anlatırken (bilerek
ya da bilmeyerek) olayları saptırıyor, halkı yanıltıyor. Uzun uzun
anlatmayayım, iki gün önce duvaR’da tartışmalı beyanlarından bir
kısmı üzerine bir yazı (Erdoğan'ın 7 tartışmalı beyanı)
yayımlandı. Aslında yazının başına otururken niyetim Erdoğan’ın
çarpıtarak anlattığı “eski” Türkiye’yi şarkılarıyla anlatmaktı ama
Mahir Ünal’ın sözleri ekseni kaydırdı. İyisi mi şarkılı/türkülü
tarih dersini haftaya bırakayım ve bu yazıyı toparlayayım…
Mahir Ünal, gelen tepkiler üzerine yaptığı açıklamada Adile
Naşit ismini bir belirteç olarak kullandığını, onun sanatına bir
şey demediğini, sanat ve sanatçıyla bir alıp veremediğinin
olmadığını söylüyor. Olabilir. Sorun, “eski” Türkiye’yle dertleri.
“Yeni” kelimesi, Türkiye’nin başına 1977 seçimlerinde CHP
tarafından getirildi –en büyük oy oranına ulaştıkları seçim bu;
hikâyesini yazmıştım. O seçim öncesinde esen rüzgâr bugün yeniden
esiyor. İnsanlar huzur, barış, özgürlük, demokrasi gibi kavramların
yeniden hayatımıza girmesini istiyor. Bakmayın iktidarın memleketi
toz pembe gösterdiğine, hiç de öyle değil aslında. Daha iki gün
önce Kadıköy’de taleplerini dile getiren öğrenciler yaka paça
gözaltına alındı ve herkesin gözü önünde dövülerek karakola
götürüldü. İlk değil, son olmayacak; bunu hepimiz biliyoruz.
İktidar değişmediği sürece daha beterlerini de göreceğiz. Onun için
24 Haziran seçimleri çok önemli…
Bugün müzikten pek söz etmedim ve gündemden yola çıkarak Adile
Naşit üzerinden lafı buraya getirdim. Üstelik Mahir Ünal’ın
söyledikleri arasında pop müzikten söz ettiği bir kısım var, çok
istediğim hâlde ona hiç girmedim. Haftaya, “şarkılı/türkülü kısa
Türkiye tarihi”ni anlatacağım. Buralarda olursanız, memleket
tarihinde birlikte dolanırız.