Adalet Beklentisi-1: Tek bir kişi yargılanmadı

Roboski katliamında öldürülen Nadir Alma’nın kızkardeşi Gülşen Alma “Tek bir kişi gözaltına alınmadı” diyor. “Tek bir kişi!” Bunu bir kaç defa tekrarlıyor. Roboski katliamı takipsizlik kararıyla kapatıldı. Avukat Özlem Zıngıl, Roboski’den kadın cinayetlerine failler zincirinin bir yönünü deşerek anlatıyor: “Siz bir kişiyi yargılamadığınızda, bir kişi kravat takıp iyi hal indirimi aldığında bütün ülke bunu öğreniyor. Hukuk böyle bir şey."

Abone ol

DUVAR - Bir ülkeye hâkim olan havanın verdiği huzursuzluk en çok nerde hissedilir? Yaşadığınız şehrin apokaliptik manzarasında mı? Sübyan okulunun camında gördüğünüz kız çocuğuyla göz göze geldiğinizde mi? Uykusuzluğun verdiği o garip, nedeni belirsiz, soluk mutsuzluğun etkisiyle metrobüste dip dibe olduğunuz insanlara baktığınızda ve nedense herkesi aynı surette gördüğünüzde mi?

Tarihin anlatıldığı satır aralarında, siyah beyaz resimlerin içindeki bakışlarda en çok tanıdık gelen şey adalet beklentisi olabilir mi? Hukuksuzluk vatansız kalmaya eş değer bir duyguysa oradan başlamalı anlatmaya. Memur çehresi takınmış mahkeme salonlarında havada asılı kalan soru kimin, kimlerin suçlu olduğu. Avukat Özlem Zıngıl bu gerçekliği “gizli bir anlaşma” diye anlatıyor.  “Failin kamu personeli olduğu bütün davalardaki ortak mesela cezasızlık. Bu işte yargıdaki bir kod: Soruşturulmayacaklar, dokunulmazlar!”

Her ne olursa olsun ilk andaki dehşet duygusu sürmediği için insanlık yoluna devam etmek için her dem takat bulabildi. Unutmak ya da kimi zaman alışmak; yaşamak için çoğu zaman su gibi ihtiyaç. O halde niçin bu yazı dizisine başlandı? Sadece tarihe not düşmek değil bilakis düşülen notun akıbetinin ne olduğuna bakmak; mağdurdan ziyade en çok failleri konuşmak. Düne ait olan bu kadar hızlı geçmiş olabiliyorsa ve hatta geçmişi hatırlamaya yetişmek mümkün değilse herkes bir koldan hatırlamalı. Hatırlamanın verdiği sorumluluk paylaşılmalı. Hafta sonu, pazar günleri yani tatil gününüzde hukukun elinde suçu örtbas edilmeye çalışılan failleri, mağdurların dilinden onlara ne yapıldığını okuyacaksınız. 

Adalet bekleyişinden vazgeçenler ne söylüyorlar geleceğe? “Unutursak kalbimiz kurusun” denildiği katliamla başlayalım. Tarih 28 Aralık 2011. Saat 21.39- 22.24 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri uçakları Irak sınırında kaçakçılık yapan sivillerin üzerine üç adet bomba bıraktı. 38 kişilik grubun çoğunluğu reşit olmayan çocuklardı. Dört kişi hayatta kalabildi. Sıcak bir savaşın ortasında değillerdi. Yıllardır geçim kaynağı olarak gördükleri güzergahın üzerinde katırlarla yol alıyorlardı. Hikâyeleri tam burada bitti. Sonra ailelerinin, yakınlarının tarihin o günüyle ilgili çetrefilli hikayeleri başladı. Onlar da diğerleri gibi “Adalet bekliyoruz” diyeceklerdi. Ülkenin hemen her yerinde duymaya alıştığımız gibi.

Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı'nca yapılan soruşturma sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri personeli olan beş şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi. Bu karar üzerine Anayasa Mahkemesi’ne gidildi. Eksik evrak olduğu öne sürüldüğü için İnsan Hakları Mahkemesi kabul edilemezlik kararı verdi. En nihayetinde bu ne demek? Roboski katliamı için şimdilik süreci yeniden başlatacak tüm hukuk yolları kapatıldı.

Kimdi şüpheliler? İnsan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak yanıtlıyor: “Uçaklarla bombardıman yapılıyor. Bu kadar yüksek bir karar Ankara’dan, daha yukarıdan gelmiş olması lazım. Şüpheliler arasında en yüksek bir korgeneral, bir de tümgeneral vardı. O yukarı ne kadar yukarıya çıkar, kim olabilir sorusu hiçbir zaman soruşturulmadı.”

Atılan bombalar sonucunda ölen 26 yaşındaki Nadir Alma’nın kızkardeşi Gülşen Alma’yla konuşuyoruz. “Tek bir kişi gözaltına alınmadı” diyor. “Tek bir kişi!” Bunu birkaç defa tekrarlıyor konuşmasında.

 Gülşen Alma olayın olduğu tarihte 18 yaşındaydı. O günden bu yana ne değişmiş hayatında?

“Katliamı yaşadığımızda lise son sınıftaydım. Adalet okuyacağım ondan sonra hukuka geçeceğim, dedim. Çünkü bilgi seviyem iyi değildi. Köy lisesinde okuyoruz; imkânlar dersen kısıtlı. İki yıl hırsla çalıştım ve kazandım. 2016’da Bilgi Üniversitesi Adalet’ten mezun oldum. O zamana kadar hiç haberleri takip etmezdim. Gündemden habersiz biriydim. Ateş düştüğü yeri yakar derler ya, ondan sonra değişti hayatım.”

Yedi yıl kadar Roboski dosyasıyla ilgilenen avukatlar ailelerin talebiyle bırakıldı. Neden? Alma sözcüklerini seçerken özenli. “Nankörlük yapmak istemem” diyerek başlıyor sözlerine:

“Vekalet eksikliği sebebiyle dava Anayasa Mahkemesi’nde reddedildi. Basit bir ihmalden… Zamanında Tahir Elçi vardı. Kendisi olay yerine gelmişti. Bu dava partinin (HDP) takip edeceği bir dosya değildi. Tek elden yürütülse çok daha iyi sonuç alınır diye düşünmüştük o dönem. Bu şekil olmasının daha iyi olacağı da söylendi bizlere. Kırsal kesim insanı ne kadar bilinçli olabilir ki? Parti "Davanın tüm sorumluluğunu biz almak istiyoruz" dedi. Biz de onlara verdik haliyle. Yapamadılar… İlk günden beri yanımızda durdular. Bu konuda nankörlük yapmak istemem. Biliyorsunuz, sokağa çıkma yasakları vardı. Zor bir döneme denk geldi. Belki bunlardan dolayı ihmal edildi. Kim takip ediyordu? Şırnak Baro’su takip ediyordu dosyayı. Baro başkanı Nuşirevan Elçi’ydi. Biz mesela baroyu arıyoruz, diyoruz ki dava ne süreçte? Biz takip ediyoruz deniliyor ve telefon kapatılıyor. Bu kadar büyük bir dava dosyası kasten ihmal edilmez. Parti özrünü diledi ama özürden başka bir şey yok. Olan oldu. Yedi yıl çöp oldu. 90’lardan beri bu kadar alenen işlenmiş bir suç yok. Geçmiş tarihlere bakalım. Ne zaman devlet kendi vatandaşını savaş uçaklarıyla bombaladı?”

Alma, “kaçağa gitmeyi” anlatıyor devamında.

“90’lardan beri ailemizin yaptığı bir işti. Köyümüzde geçimi sağlamak için ya kaçakçı olursun ya da korucu. Babam korucu değildi. Her hanede on kişinin yaşadığını düşün. Bunların yarısı öğrenci. Mesela biz 11 kardeşiz. Devlet abimi öldürdüğünde diğer iki abim askerdeydi. Biri Edirne’de, diğeri Tekirdağ’da askerlik yapıyordu. Anlatabiliyor muyum? Bu kadar tutarsızlık olur mu? Abim evin her şeyiydi. O gittiğinde kaburgam kırıldı. Ağlamaktan göz yaşımız kurudu ama maalesef adalet yerini bulamadı. Nasıldı kaçağa gitmek? Abim eve gece dönerdi. Kasım ayından bahsediyorum. Kilometrelerce yol gidiyorlar katırlarla birlikte. Eli o kadar buz keserdi ki, ayakkabı bağcığını açamazdı. Ben açardım. O kadar kıyamadığım abim, devletin yıllardır bildiği, sınırlarına emanet ettiğimiz yerde bombalanarak öldürüldü. Valisi, komutanı, kaymakamı sınır ticareti ile insanların geçindiklerini biliyorlardı. Hatta haftada iki gün sınır ticareti yapılıyordu. Çarşamba ve Cuma. ‘Çarşamba üst köy, Cuma alt köy çıkacak’ diyordu yetkililer. Kullanılan güzergahı da bilirlerdi. Roboski’den önce orada köylüler ile üst rütbeliler arasında hiçbir şekilde bir problem yaşanmadı. Gayet de araları iyiydi. O olay kırılma noktası oldu.”

 Alma, “Tek bir Allah’ın kulu gözaltına alınmadı. Tek bir Allah’ın kulu!” diyor.

 “Şunda empati kurun: Devlet gelecek 34 genç insanı, 19’u 18 yaş altı çocuğu öldürecek. Bombalarla paramparça edecek. Tek bir Allah’ın kulu gözaltına alınmadı. Gözaltını bıraktım, kimsenin ifadesi bile alınmadı. Tam tersi aileler katliamından sonra devletin baskısıyla karşılaştı.”

 “‘Unutursak kalbimiz kurusun’ temel slogandı ama unutuldu” diyor Alma. “Paramparça olmuş bedenler torbalarla taşındı. Bu neydi? Adaletsizlik değil mi?”

“Çocuklardan birinin elini tutmuştu abim. Kayalığın altında bulduk onları. Atış olduğunda kayalık onların üzerine çökmüştü. Otopsi raporunda kulak zarının patladığı, iç kanamasının olduğu yazıldı. Allaha şükür; benim abimin cenazesi tam geldi. Sınıf arkadaşımın olaydan bir hafta sonra kolu bulundu. Durum bu. Bedensel bütünlüğü bıraktım, bedeni bulunamayanlar var. Mezarları boş bırakıldı. Bizim yaşadığımız hukukun üstünlüğü olmadı, üstünlüğün hukuku oldu. Roboski’nin sonucu bu benim için. Biz bu güce yetemedik. Üstün değilmişiz bu güçten. Bir insan ya… Bir insan yargılanmadı.”

Üç farklı bombalama olduğunu anlatıyor Alma. İkinci grubun bombalanması 40 dakika sonra olmuş. Bu 40 dakikada içinde Şırnak’taki tüm üst mercilere haber verdiklerini anlatıyor: “Siviller var dedik. Bunlara rağmen ikinci bomba atıldı. Sonra üçüncü… İlk bombada köyün dağı aydınlandı. Babam bize bir şey söylemeden çıktı evden. ”

**

23 yaşındaki Mehmet Ali Tosun’un babası Zeki Tosun’la konuşuyoruz. Olay gecesinde eşiyle birlikte başka bir şehirdeymiş. Gece haber gelmiş. “Bir şeyler oldu. Senin oğlun yaralı dediler. Anladım kaybettiğimi. Gecenin üçünde kimse boş yere aramaz. Şırnak’ın morgunda oğlumu gördüm. Biliyorsun, yılbaşıydı. Bize muhtaç olmamak için, kendine eğlence yapması için gittiler.  Harçlık olacaktı. Liseyi dışardan okuyordu. Onu da kendi karşılıyordu.”

“Filiz Hanım, ‘kaçakçılık’ demiyorduk. Bizim yaşam kapımızdı. Belki gelip görmüşsünüzdür. Uludere tamamen mahrumiyet bölgesi. Burada halkımızı ya korucu olmaya ya kaçağa muhtaç etmişler. Çalışmazsan, ekmek bulamazsın. Batı’ya gitmeye, çalışmaya güç zaten yok. Bir torba pirinç, şeker götürüyor buradaki insanlar. Katırlarla ne kadar götürebilirlerse… Gemilerle kaçakçılık yapılmıyordu. Burada termal kameralar, gece görüşleri, şahin gözleri var. Var da var… Tek tek kim var biliyorlardı. Şüpheli bir durum diye böyle bir şey yapmışlar, böyle bir şey yok. Kasten yapıldı.”

“Yüreğimiz yanmış, bizim tarafımızda unutulmaz ama bu olayı yapan kişiler Roboski’yi unuttu. Artık umurlarında bile değil. 34 sinek vurulmuş, ne olmuş yani… Bizden ne kadar vurulursa onların o kadar hoşuna gidiyor yani. Mesele budur. Size şöyle diyeyim; on asır sonraki torunlarımız bu olayı unutamaz. Adaletin gelmesini dört gözle bekliyoruz. Roboski için Türkiye’nin adalet kapıları kapandı. Bugüne kadar görmedim. Uludere Asliye Ceza Mahkemesi’nde bu dava duruyor. Bu davayı adaletin önüne götürmüyorlar.”

Adalet gelmemiş belki ama onun yerine tazminat alan, belki de almak zorunda olan aileler olmuş. Mehmet Ali Tosun, “Bizi tamamen parçaladılar” diyor ve şöyle anlatıyor:

“34 aileden 17 aile AKP İlçe Başkanına müracaat ederek 30 bin lira tazminat aldılar. Bugünden sonra devletten hak, hukuk isteme yok onlar için. Bunun altına imza attılar. Bu ailelere memuriyet, bazı yerlerde kadro verildi. Bazılarının sicili bozuk diye onu da vermediler. Sen şuna ekmek vermişsin, şunla konuşmuşsun diye… Aldatıldılar! Bizi de tamamen parçaladılar. AİHM’den (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) gelen sonuç insanları korkuttu. İnsanların gözünü yargı yolundan AKP İlçe Başkanlığı’na çevirdiler. Başımıza bomba yağdıran başka birimler, bizim çocuklarımızın hakkını yediren Şırnak Baro Başkanı. Biz bunu asla ve asla affetmeyeceğiz. Ne mahşerde ne bu dünyada…”

 ***

Dosyanın avukatlarından, aynı zamanda Hafıza Merkezi’nde çalışan Özlem Zıngıl, şu anda tüm hukuk yollarının kapandığını söylüyor; ancak durum böyle olmasaydı bile yargılama aşamasında sonucun değişmeyeceğine dikkat çekiyor.

 “Hukuk böyle bir şey. Garip kanallardan faillere ulaşan suçun zeminini artıran bir icrası var” dediği yerde devletlerin lehine işleyen nerdeyse evrensel bir oluşa dikkat çekiyor:

 “Bugüne kadarki bütün bu cezasızlık skalasında yer alanlar arasında en farklısı Roboski. Çünkü ilk defa devlet en azından ‘kaçınılmaz hata’ dedi. Sorumluluğunu açıkça söyledi ve bunun dahi arkasına gidilemiyor. Takipsizlik kararı verilmeseydi ne olacaktı biliyor musun? Düşük rütbeliler yargılanacaktı. Dava devam etseydi de fail zinciri ortaya dökülmeyecekti. Failinin kamu personeli olduğu bütün davalardaki ortak mesela cezasızlık. Bu işte yargıdaki bir kod: Soruşturulmayacaklar, dokunulmazlar! Şu isim, bu isim değil. Devleti temsil eden isimler değişebilir. Yargıda gizli bir anlaşma var. Bir kere göz yumulduğunda yarın en basiti İcra Dairesi’nde yapılır. Çok garip bir şey bu. Bir kere yapıldığında herkes, her yerde o gücü bulabilir. Bu davalara ‘toplumsal davalar’ dememizin nedeni de o. Bu sadece Roboski’deki aileleri ilgilendiren bir şey değil. Bugün Roboski’de yarın Ankara’da ondan sonraki Muğla’da. Türkiye’deki yargının en net tespit edildiği yer AİHM’de Opuz davasıydı. ‘Türkiye’deki yargı iklimi buna imkân tanıyor’ denmişti. Siz bir kişiyi yargılamadığınızda, bir kişi kravat takıp iyi hal indirimi aldığında bütün ülke bunu öğreniyor. Hukuk böyle bir şey. Garip kanallardan faillere ulaşan suçun zeminini artıran bir icrası var. Bu çok köklü bir mesele Türkiye’de. Yani 2000’lerin meselesi de değil. Mesela bugün bir avukat olarak tutukluluğun şartları konusunda hiçbir fikrim yok diyebilirim. Çünkü o şartların hangi davaya uygulanacağını kestiremiyoruz artık. Mesela bu boyuta geldi.”

 “Adalet beklentisi çoktan kaybedildi” diyor Zıngıl “ama” diyerek devam ediyor: “Hukukun evrensel değerine inanıyoruz. Biz avukatlar, siz gazeteciler bilmiyorum nerden gelen bu inançla buna devam ediyoruz. Hukuk terk edilecek bir şey değil. Terk edildiğinde ne olabileceğini biliyoruz. Ondan sonrası kaos.”

“O dönem darbe girişiminde ihraç edilen hakimler listesine baktık. Takipsizlik kararı askeri mahkemede verilirken oy birliğiyle değil, oy çokluğuyla verildi. Bir hakim muhalefet şerhi düştü ve dedi ki; takipsizlik kararı verilmemesi gerekiyor, bu soruşturmanın derinleştirilmesi gerekiyor. Bu hakim hala görevde ama geri kalanların hepsi ihraç edildi. Hatta aralarında FETÖ'nün yapılanmasında üst düzey olmakla suçlanan kişiler var. Sıradan ihraçlar değiller yani. Berat Albayrak, Haber Türk’te verdiği bir demeçte ‘Roboski’nin arkasında da bunlar var’ demişti. Akın Öztürk o dönem emir verdiği düşünülenlerden biriydi. Bunun üzerine tekrar suç duyurusunda bulunduk. Uludere Savcısı bu dosyayı yeniden başlatacağını söylemişti ama sonra araya pandemi girdi. İki yılda bir rutin görev yeri değişikliği oldu. Savcının görev yeri değişti. Şu anda yeni gelen savcının kararı ne olacak henüz bilmiyoruz. Soruşturmayı başlattığını da düşünmüyoruz. Bizden hiçbir şey istenmedi. Yeniden soruşturma başlarsa başlar ama onun dışında her şey bitti.”

 ***

İnsan hakları hukukçusu Kerem Altıparmak; “Esas emri kim verdiği ve bu olayın nasıl gerçekleştiğine ilişkin temel soru sorulmadı” diyor.

“O gün yaklaşık 8-9 saat, bütün gün boyunca insansız hava araçları o sınırdaki olayları inceliyor. Köylüler de yolda olan insanlarla iletişim halindeler, telefonlaşıyorlar. Köylülerin de uyarısıyla, kaçakçılık kesilecek diye dağda, kışın ortasında, gece bir noktada duruyorlar. Köyün hemen tepesinde Jandarma Karakolu var. O köydeki 10 asker gözetlemeye gönderiliyor. Orada bir terörist aktivitesi olsa görebilecek durumdalar. Sonra onlara bir emir geliyor, çekilin operasyon yapılacak diye. Bu emir üzerine geri dönüyorlar. Ondan sonra da uçaklar yollanılıyor, bombardıman yapılıyor. Bu kadar yüksek bir karar Ankara’dan, daha yukarıdan gelmiş olması lazım. Şüpheliler arasında en yüksek bir korgeneral, bir de tümgeneral vardı. O yukarı ne kadar yukarıya çıkar, kim olabilir sorusu hiçbir zaman soruşturulmadı.”

İdeal hukuk yürürlükte olabilir mi? Şirketleşen devletlerin, devletlerin içindeki hâkim güçlerin ve buralara gelmeden devletin tanım olarak kendisinin ideal hukuka cevaz vermesi hayalperestlik olabilir. “Hukuk kendisini korumayarak kendisini koruyor; kapı hep açık olduğu ve hiçbir şeyden dolayı açık olmadığı için, hiçbir şeyi korumayan bir kapıcı tarafından korunuyor” (1) diyor Derrida. Kendini bile isteye korumayan hukukla, adalet bekleyenlerin umduğu hukuk arasında bir orta yol yok. Her ne kadar çaresiz dursa da adalet beklentisi aslında bu kadar keskin bir bekleyiş.

 1- Giorgio Agamben, Kutsal İnsan “Egemen İktidar ve Çıplak Hayat”, çev. İsmail Türkmen, s. 71,  Ayrıntı Yayınları, 2001.