Türkiye orman yangınlarıyla, Konya’da olduğu gibi ırkçı saldırı
ve katliamlarla kavrulurken, Afganistan’dan gelen mülteci akınına
karşı ABD’yle nasıl bir anlaşma yaptığı bilinmeyen iktidarı
eleştirmek yerine mülteci düşmanlığı körükleniyor. Irkçı,
milliyetçi siyasetçilerin, medyanın körüklemesi, kolluk güçleri ve
yargının görevini yapmaması nedeniyle yeni bir anti-mülteci ve
anti-Kürt ateş her geçen gün daha da harlanıyor.
Siyasetin yönünü belirleyenlerin estirdiği rüzgâr, haliyle hem
gerçek hem de mecazi yangınlara yön veriyor. 2012 yılından beri
Suriye’den milyonlarca insanın gelişinin yaratacağı sosyal,
kültürel, siyasal etkilere dair doğru-dürüst bir politika bile
belirlemeyen iktidar, belli odakların yarattığı mülteci
karşıtlığını alttan alta destekleyerek yarattığı enkazın
sorumluluğundan da sıyrılmaya çalışıyor.
Çocuk yaşta ailesiyle Türkiye’ye kaçan, buradan Avrupa’ya gitmek
için yaptığı girişimler sonuçsuz kalan ve şu anda uluslararası bir
kuruluşta çevirmenlik yapan, aynı zamanda İngilizce, Arapça ve
Türkçe dizileri farklı dillere çevirerek ailesine bakan, soyismi
bizde mahfuz Abraham X’in çarpıcı tespitlerine ve hikâyesine kulak
verelim…
Türkiye’deki mülteci karşıtlığı Afganistan’dan gelenler
üzerinden bir kez daha yükselişte. Bu karşıtlık sizde nasıl bir
etki yaratıyor?
Mülteciler bir süredir Türkiye siyasetinin propaganda malzemesi
veya nesnesi olarak kullanılıyor. Burada biz bir aktör değil, nesne
olarak kullanılıyoruz. Mesela Bolu Belediye Başkanı’nın
açıklamaları bunun özeti gibi. Mültecilerin su faturalarını on kat
artırmaya yönelik açıklamasının arkasında mültecilerin herhangi bir
etkinliği değil, kendisinin siyasi hesapları yatıyor.
Ne tür hesaplar?
Yeni değil, neredeyse 2012 yılından beri bazı siyasi kesimler
“mültecileri kovacağız, o yüzden bizi seçin” gibi bir söylem
kullanıyor. Bunu da Türkiyelilerin doğru zannettiği yanlış
bilgileri kullanarak yapıyorlar. “Ekonomi kötü, çünkü Suriyeliler
var” bunun en yaygın olanı. Sıradan insanların yanlış bilgilere
kanması, bunun üzerinden ırkçılığa başvurmaları anlaşılmaz değil.
Ama örneğin bir belediye başkanının, bir milletvekilinin, bir
akademisyenin bu tür söylemlere başvurması hem tehlikeli hem de
anlaşılmaz.
Peki bu söylemler sizin üzerinizde nasıl bir tesir
bırakıyor?
Milyonlarca mülteciden söz ettiğimiz için genelleme yapmam zor
ama ırkçılığın her anlamda bizim üzerimizde negatif etkileri var
tabii. Medyadaki, siyasetteki söylem insanların bize bakışını
doğrudan belirliyor. Medya bizi hep dilenci, parazit olarak
gösterdiğinde, gündelik hayatta bu sterotiplere göre algılanıyoruz.
Suriyeli olduğumu öğrenenler o sterotipe uymadığımı görünce
şaşırıyor, “Hiç Suriyelilere benzemiyorsun” diyorlar. Bu bir
iltifat değil, ayrımcılık.
'BİZ ONLARDAN ÜSTÜNÜZ' DUYGUSU EZİLMİŞ İNSANLAR AÇISINDAN
TELAFİ EDİCİ BİR HİS UYANDIRIYOR
Ayrımcılığa uğramamak için kimliğinizi gizlediğiniz
oluyor mu?
Elbette, çoğu zaman saklıyorum. Taksiye bindiğimde ilk soru
“nerelisin” oluyor. İngilizce neredeyse anadilim gibi olduğu için
çoğunlukla İngilizce konuşulan bir ülkeden olduğumu söylüyorum.
Açıkçası en azından beni esas rahatsız eden sıradan insanların
ırkçılığı değil. Taksicinin, tornacının, market çalışanının ırkçı,
ayrımcı algısından ziyade bir belediye başkanının, medyanın,
siyasetçinin söylemi mülteciler açısından çok daha büyük bir tehdit
oluşturuyor. Çünkü bunların söylemi cehalete değil, bilinçli bir
ideolojiye dayanıyor ve o ideoloji ekmek derdindeki sıradan
insanların algısını belirliyor. Ekmek derdindeki insana, “yaşadığın
sıkıntının sebebi mülteciler” dendiğinde, nefret objesi haline
getiriliyorsunuz. Oysa bu söylemin maddi bir kaynağı yok.
Türkiye’deki ekonomik krizin sebebinin bizler olduğuna dair somut
bir istatistiki veri var mı? Anladığım kadarıyla ırkçılık, “biz
onlardan üstünüz” duygusu ezilmiş insanlar açısından iyi, telafi
edici bir his uyandırıyor ve siyasetçiler de bunu kullanıyor.
Suriyeli mültecilerin devletten maaş aldığı, ekonomik
kaynakların onlara ayrıldığı yönündeki iddialar doğru
mu?
Bazı milletvekilleri bile, doğru olmadığını bile bile bu
iddiaları ortaya atıyor. Bir kere mültecilere yapılan yardımların
yüzde 99’u başta AB olmak üzere başka ülkelerden gelen kaynaklarla
sağlanıyor. Suriyeliler gelmeden önce Türk Kızılayı’nın Türkiye
çapında atıyorum 10 bin çalışanı varken, bugün AB projelerinden
gelen yardımları dağıtmak üzere yüzbinlerce çalışanı var ve
bunların da yüzde doksanı Türk olmak zorunda.
SURİYELİLER AVRUPA’YA ULAŞABİLMİŞ AKRABALARININ DESTEĞİYLE
HAYATTA KALABİLİYOR
Siz mesela 25 yaşında bir genç mülteci olarak aylık ne
kadar parasal destek alıyorsunuz?
Sıfır lira! 14 yaşımda Türkiye’ye geldim ve hiç destek almadım.
Elbette Türk Kızılayı tarafından, belli şartları karşılayan
mültecilere parasal destek veriliyor. Ama bu çok az bir miktar ve
kaynağı da dışarıdan Türkiye’ye verilen desteklerden
sağlanıyor.
Hangi şartlarda parasal destek veriliyor?
Örneğin çocukları olmayan yaşlılara, kronik hastalığı olanlara
ayda 120 TL ödeniyor. Çok ciddi hastalığı olanlara bunun iki katı
para veriliyor olabilir ama çok emin değilim. Üstelik yakın zamana
kadar kişi başına verilen parasal destek 60-70 TL civarındaydı. Ama
ben bir üniversite öğrencisi olarak böyle bir destek almıyorum.
Peki Türk Kızılayı dışındaki kurum ve kuruluşlardan
mültecilere yapılan destekler var mı?
Bazı belediyelerin belli aralıklarla bazı mülteci ailelere gıda
kutuları verdiğini biliyoruz. Ama o destekler de yine Türkiye
kaynaklı olmayan projeler üzerinden sağlanıyor. Türkiye sadece
Avrupa’dan değil, dünyanın çok farklı ülkelerinden destekler alıyor
çünkü.
İnsanlar nasıl geçiniyor o halde?
Şartları karşıladığı halde Türk Kızılayı’ndan yararlanamayan çok
fazla insan da var ve bu insanlar hayatlarını ailevi desteklerle
sürdürüyor. Bir yakını Avrupa’ya gitmiş, orada çalışıyor ve para
gönderiyor mesela. Şu anda Suriye’de yaşayan çoğu insan da
Avrupa’ya kaçabilmiş akrabalarının desteğiyle hayatta kalabiliyor.
Lübnan ve Türkiye’ye kaçmış olanların önemli bir kısmı,
bulundukları ülkenin ekonomik şartları nedeniyle bırakın
Suriye’deki yakınlarına destek olmayı, kendi hayatlarını bile idame
ettiremeyecek durumda.
SURİYE’DE YAŞAMA KOŞULLARI OLDUĞUNDAN DEĞİL, AİLELERİNİ SON KEZ
GÖRECEK OLDUKLARINA DAİR KAYGIDAN BAYRAMLAŞMAYA GİDİYORLAR
Bayramlarda binlerce mültecinin Suriye’ye gidip
bayramlaştığını ve sonra döndüğünü görüyoruz. Ülkesine gidebilen bu
insanlar neden geri dönüyor?
Bir kere insanların çoğu İdlib’in kuzeyindeki “güvenli bölgeye”
gidebiliyor ancak. Suriye’de yaşama koşulları olduğundan değil,
ailelerini, yakınlarını belki de son kez görecek olduklarına dair
kaygı yüzünden gidiyorlar. Sonuçta insanlar savaş yüzünden hem
fiziksel hem de psikolojik bir yaşlanmışlık yaşıyor ve insanların
ruh halini belirleyen temel unsur kaygı. Çok küçük bir azınlığın
Şam’a Lübnan üzerinden gidip dönebildiğini ama bu insanların hem
ekonomik hem de Şam rejimiyle siyasi sorunları bulunmayanlardan
oluştuğunu biliyoruz.
Peki onlar neden geri dönüyor?
Burada işlerini kurmuş ve oradaki yakınlarına da buradaki işleri
dolayısıyla destek çıkabilen küçük bir azınlık bu. Suriye’de
yaşayıp görece iyi bir ekonomik durumun olabilmesi için kesinlikle
rejimle iyi ilişkilerinin olması gerekiyor.
SURİYE’DE KALANLAR KALABİLDİKLERİ İÇİN DEĞİL, KAÇAMADIKLARI
İÇİN ORADA
Mültecilerin akrabaları Suriye’de bir şekilde
yaşayabiliyorken, buradakiler neden oraya dönüp
yaşayamıyor?
Akrabaları orada yaşayamıyor, yaşamak zorunda kalıyor. Orada
kalanlar başka ülkelere kaçabilecek durumda bile olmayanlar. Bir
kere dört-beş yıldır sınırlar büyük ölçüde kapalı. İkincisi de
başka bir ülkeye gidebilmek için en az üç-dört bin dolar paraya
ihtiyaç var. Kimi yerde IŞİD, kimi yerde rejim güçleri bu paraları
istiyor. Dolayısıyla Suriye’de kalanlar kalabildikleri için değil,
kaçamadıkları için savaş ortamında, büyük yoksulluk içinde yaşamak
zorunda.
Siz nasıl, nereden ve neden geldiniz
Türkiye’ye?
Biz savaş öncesinde Halep’te yaşayan, dokuz kardeşli bir
aileydik. Savaş başladığında 14 yaşındaydım. Çatışmalar Halep’e
sıçrayınca önce mahalle değiştirdik. Fakat rejimle savaşan gruplar
bizim bulunduğumuz mahalleye de gelince artık orada yaşama şansımız
kalmadı ve ailecek Türkiye’ye, Hatay-Reyhanlı’ya kaçtık. Rejimle
savaşan gruplar doğrudan bize saldırmıyordu ama bizim mahalleye
girdiklerinde rejim topyekün bombalama yapıyordu.
SURİYE’DE AYAKLANMANIN TEMELİNİ ÖZGÜRLÜK TALEBİ OLUŞTURUYORDU,
İSLAMCILIK DEĞİL
Bu gruplar cihatçılardan mı oluşuyordu?
Hayır, savaşın başlarında baskın olanlar cihatçı değil, farklı
saiklerle rejime karşı oluşturulmuş irili-ufaklı gruplardan
oluşuyordu. O zaman daha Özgür Suriye Ordusu denen yapı bile teşkil
edilmemişti. Benim ailem de rejime karşıydı. Sonuçta kırk yıldır
çok yoğun bir baskı altında yaşayan halkın içinde rejim
karşıtlarının olması doğal. Hayatın her alanında rejimin
muhbirlerinin bulunduğu, en ufak özgürlük talebine büyük bedeller
ödetilen bir ortamdan söz ediyoruz. Ayaklanmanın temelini özgürlük
talebi oluşturuyordu, İslamcılık değil. Bunun rotası sonradan,
bence başka devletlerin de desteğiyle değiştirildi. Orada halkın
silahlı bir ayaklanmaya gitme kapasitesi yoktu zaten. Dolayısıyla
rejimin demokratik halk tepkisiyle değiştirilmesi gerektiğini
düşünen milyonlarca insan, sahaya başka ülkelerin desteğiyle
silahlar, silahlı gruplar inince çekilmek, ülkelerini terk etmek
zorunda kaldı. Benim ailem de bunlardan biriydi.
Halep’ten örneğin Lübnan yerine neden Türkiye’ye
geldiniz?
Savaş anında bir tercihiniz yoktur. Kaçabildiğiniz her yere
kaçarsınız. Zaten Şam’da yaşayan iki ablam oradan Lübnan’a geçti,
biri daha sonra oradan Almanya’ya gitti. Biz geri kalan yedi kardeş
ve anne-baba kaçak yollardan Ağustos 2012’de Türkiye’ye geldik. O
sırada sınırlar zaten açıktı. Bir yıl boyunca, tanıdıklarımızın da
bulunduğu Reyhanlı’da kaldık ve üstümüze düşen ateşi anlamaya
çalıştık. Bu süreçte bize karşı ırkçılık düşük düzeydeydi. Fakat
bir yıl sonra her şey hızla değişmeye başladı.
Neden?
11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da 52 kişinin hayatını kaybettiği
büyük bir patlama yaşandı. Patlama benim de gittiğim okulun yanında
yaşandığı için yayılan cam parçalarıyla elimden ve yüzümden
yaralanmıştım. Türk okullarına giremediğimiz için mülteci
çocuklarının gittiği o geçici okul da patlama sonrasında kapatıldı.
Bu katliamın sorumlusu olarak ilk başta Suriyeliler gösterildi.
Bizim açımızdan ortam zaten gergindi, daha da gergin hale geldi.
Pek çok Suriyeli çeşitli yerlerde ırkçı saldırılara maruz kaldı.
Patlamadan sonra “polis önerisiyle” günlerce evlerimizden
çıkamadık. İlk başlarda Türkiye’ye gelen Suriyelilerin önemli bir
kısmı orta sınıf mensubuydu ve fırsatını bulanlar kaçak veya yasal
yollardan Avrupa’ya gitmeye başladı.
BİR SAVAŞTAN KAÇMIŞKEN KENDİMİZİ BAŞKA BİR SAVAŞIN İÇİNDE, HEM
DE FAİL GİBİ GÖSTERİLİYOR OLARAK BULDUK
Siz neden Avrupa’ya gitmeye çalışmadınız?
Bizim Halep’de pek çok mülkümüz vardı. Açıkçası hâlâ Halep’te
bulunan evlerimizi, topraklarımızı, dükkânlarımızı satıp görece
daha rahat biçimde Avrupa’ya gidebileceğimizi düşünüyorduk. O
nedenle o sırada Avrupa’ya gitmeye yönelmedik. Fakat o günden beri
hem Suriye hem de Türkiye’de işler daha da kötü hale geldi ve bunu
hiçbir zaman yapamadık. Zamanla Türkiye’de pek çok terörist saldırı
gerçekleşti ve bunların da kaynağı olarak zaman zaman mülteciler
gösterildi. Bir savaştan kaçmışken kendimizi başka bir savaşın
içinde, hem de fail gibi gösteriliyor olarak bulduk.
Eğitiminize devam edebildiniz mi?
Reyhanlı’da bir bilgisiyarcıda çalışırken Türkçeyi öğrendim.
Reyhanlı patlamasından sonra okulum kapanınca Halep’e gittim ve bir
yıl boyunca bombaların altında, lise son sınıfı okuyup bitirdim.
İnsanlar savaşa alışmıştı ve benim okuluma defalarca bomba isabet
etti, ölen öğrenciler oldu.
Halep’teki evinizde mi kaldınız?
Hayır, bizim evler cephe haline gelen bölgede kaldığı için
amcamın evinde kaldım. Liseyi bitirip abimle 2014’ün Ekim ayında
Türkiye’ye döndüm. Sınırlar kapandığı için geç gelebildim ve
üniversitelere başvuramadım. Türkiye’de ikamet alamıyor, şehirler
arası seyahat edemiyorduk. İzinsiz seyahat ederken yakalandığında
sınır dışı edilme riski de vardı. Aslında o tarihe kadar biz
mültecilerle ilgili politik, hukuki kurallar da belirlenmemişti ve
her şey keyfi, kişiye göre yapılıyordu. Bu ve benzer nedenlerle
2015’in Ağustos ayında, en küçüklerinin ben olduğum bir grupla,
kaçak yoldan Avrupa’ya geçmek üzere yine izinsiz olarak İzmir’e,
oradan Bodrum’a geçtik. Henüz 17-18 yaşındaydım. Fakat bindiğimiz
bot ilk gece çalışmadı, ikinci gece bir kilometre açıkta bozuldu,
üçüncü gece de ilerlemedi. Gidemeyeceğimizi anlayınca vazgeçtim ve
oradan Ankara’ya geldim.
ADAM FİZİK PROFESÖRÜ AMA IRKÇILIK DENKLEMİNİ BİLE
ÇÖZEMİYOR!
Avrupa’ya gidebilmek için kaçakçılara para vermiş
miydiniz?
Doğrudan kaçakçılara değil, bir ofise “emanet olarak” kişi başı
1200 dolar para vermiştik. Gidemeyince, 100 dolar komisyon ödeyip
paramızı geri aldık. Daha sonra Ankara’ya geldim ve ODTÜ’ye
başvurdum fakat İngilizce dil sınavının tarihini kaçırdığım için
Hacettepe Üniversitesi’nde Fizik Mühendisliği bölümüne başvurdum,
kabul aldım.
Sınavla mı girdiniz?
Tabii, hem İngilizce muafiyet sınavlarına hem de Yabancı Uyruklu
Öğrenci Sınavı’na (YÖS) girdim. Bunu bilmiyor olabilirsiniz ama
Suriye’nin lise sona kadarki eğitim sistemi Türkiye’dekine göre çok
daha iyiydi. Üniversiteler için aynı şeyi söyleyemem, çünkü
müfredatı 1970’lerden kalmadır. Savaş öncesine kadar lise
diplomasını verip dil sınavını geçerek Oxford Üniversitesi’ne
başvurabiliyordunuz.
Hacettepe’den mezun oldunuz mu?
Maalesef hayır. Bir kere ek kontenjandan girmiştim ve yanlış dil
muafiyet sınavına sokulduğum için -ki ondan da geçmiştim- zaman
kaybedince, dört dersin sınavına giremedim, onlardan kaldım. Diğer
dört dersten ise iyi puan aldım. Hem okulumu okuyup hem de Burger
King’de filan part-time çalışabilirdim ama bunun için bile
ikametgah isteniyordu. Biz mültecilerin ise ikametgâhı yok.
Neticede bu ve başka sebeplerden dolayı Hacettepe’yi bırakmak
zorunda kaldım.
“Başka sebepler” nelerdi?
Irkçılık. Fizik laboratuvarındaki sınavda bir tane profesör bana
“Siz niye Suriye’yi satıp buraya geldiniz” diye sormuştu. Adam
fizik profesörü ama çok basit bir denklemi, ırkçılık denklemini
bile çözemiyor! Sıradan insanlardan ırkçılık görünce üstünden
atlayabiliyorsunuz ama bu tür insanların ırkçılığı üstünden
atlanamayacak kadar yüksek bir duvar oluyor. Neticede şu anda açık
öğretimde uluslararası ilişkiler okuyorum. Daha önce ABD’ye giden
mültecilerle ilgili çalışan bir kuruluşta tercüman olarak
çalışıyordum. Fakat Trump’ın mültecilerle ilgili kısıtlama kararı
sonucunda çalıştığım kuruluş kapatıldı. Şu anda ise Birleşmiş
Milletler’e bağlı bir kuruluşta tercümanlık yapıyor, aynı zamanda
bir şirket için çeşitli film ve dizilerin Arapça, Türkçe ve
İngilizce çevirilerini, altyazılarını yapıyorum. Böylece hem
eğitimimi sürdürüyor hem de Hatay’daki aileme bakıyorum.
TÜRK DEVLETİ ÇOĞUNLUKLA AĞIR HASTALARI VE EĞİTİMSİZ MÜLTECİLERİ
AVRUPA’YA GÖNDERİYOR
Ankara’dan Hatay’a gidip geliyor musunuz?
Bunun için her seferinde izin almam gerekiyor. Normal koşullarda
Ankara dışına çıkmam yasak.
Mülteci olarak Avrupa’ya gitmek için herhangi bir yasal
girişiminiz oldu mu?
Oldu ama en azından resmi olarak 2017’den beri kimlerin üçüncü
ülkelere gidip gitmeyeceğine Birleşmiş Milletler değil, Türk
devleti karar veriyor. Türk devleti de çoğunlukla ağır hastaları
veya eğitimsiz mültecileri Avrupa’ya gönderiyor. Biz başvuru
yaptığımızda henüz üniversiteyi bitirmemiştim ama tüm kardeşlerim
üniversite mezunu. Diplomaları ibraz edince gidiş izni alamadık.
Aksine kardeşlerimin çoğu Türkiye’den vatandaşlık başvurusuna
çağrıldı, üç ablam Türkiye vatandaşı oldu. Fakat mesela doktor
olduğu halde vatandaşlık alamadığı için sanayide çalışan insanlar
var. Bu insanlar denklik sınavına girebilir ama 10-12 saat çalışan
bir insan bu sınava nasıl hazırlansın, Türkçeyi nasıl öğrensin?
Vatandaşlık alamadığın gibi “nitelikli” eleman olduğun için Avrupa
ülkelerine gidiş için kabul de alamıyorsunuz. Pek çok nitelikli
insanın psikolojik kabiliyeti de kalmadı artık.
Siz Türkiye vatandaşı olmak istiyor
musunuz?
Her durumda Avrupa’ya geçmeyi, eğitimime orada devam etmeyi
istiyorum. Ama Türkiye vatandaşlığını almadan gidersem bir daha
Türkiye’ye dönemem; hasta ve yaşlı anne-babamı bir daha göremem. O
yüzden Türkiye vatandaşı olarak Avrupa’ya geçmek de benim gibi
insanlar için bir tercih değil, bir mecburiyet halini alıyor.
HER KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI OLARAK MÜLTECİLERİ GÖSTERMEK ÇOK
KONFORLU
Milyonlarca mülteci var ve Türkiye’de önemli bir kesim
dönmenizi istiyor. Ufukta ne görünüyor?
Ufukta bir şey görünmüyor. Mülteciler sekiz yıldır Türkiye’de
neredeyse bütün siyasi partiler tarafından kullanılıyor. Bizler her
şeyin bahanesi ve günah keçisi olarak kullanılıyoruz. Ekonomik
durumu Türkiye’den daha kötü olan ve kendi nüfusu 4,5 milyon
civarındaki Lübnan’da iki milyon Suriyeli var. Yani Lübnan
nüfusunun neredeyse üçte biri Suriyeli. Türkiye’deki mültecilerin
nüfusa oranı ise yüzde 7 civarında. Buna rağmen sanki Türkiye’deki
bütün sorunların ve kötülüklerin kaynağı bizmişiz gibi bitmeyen bir
medya propagandası sürüyor. Peki neden Lübnan’da Suriyeli
mülteciler Türkiye’deki kadar anılmıyor? Çünkü Türkiye’de iktidar
da muhalefet de bizim üzerimizden bir savaş yürütüyor. Eğer
kullanılıyorsak, böyle kullanılıyoruz. Türkiye’nin hâlâ netleşmiş
bir mülteci politikası, kriterler bütünü yok. Aynı insanın bir eli
başımızı okşarken diğer eli yumruk gibi kafamıza iniyor. Aynı parti
bir gün bizi seviyor, ertesi gün bizden nefret ediyor.
Mülteci karşıtlığı size yönelik güvenlik tehditlerini de
artırıyor mu?
Sadece Suriyeliler değil, genel olarak mülteciler Türkiye’de
güvende değil. Zaten çeşitli dönemlerde örneğin Antep’te, Adana’da,
Hatay’da ciddi saldırılarla da karşılaştık. Bir savaştan kaçtık,
başka bir savaşta bulduk kendimizi. Buradaki koşullara dayanamayıp
Suriye’ye dönen yüzbinlerce insanın da olduğunu unutmayalım. Çünkü
Türkiye’de belli kesimler buradaki koşullarımızı, olağan bir
hayatın yaşanamayacağı Suriye’deki bölgelere dönmek zorunda
bırakacak kadar zorlaştırmak istiyor. Her kötülüğün kaynağı olarak
bizi, mültecileri göstermek çok konforlu. Dolar neden yükseldi,
“Suriyeliler yüzünden!” Ormanlar niye yandı, “Suriyeliler
yüzünden”! Birazcık muhasebe yapınca gerçeğe ulaşmak çok kolay.
Türkiye siyasi istikrarsızlık yüzünden ekonomik sıkıntılara girdi,
darbe girişimi oldu, iktidar içi savaşlar yaşandı, korona virüsü
salgını çıktı… Tüm bunlar nedeniyle ekonomi daraldı, Türkiye
sermayeye güven verememeye başladı ve TL değer kaybetti, dolar
yükseldi.
'TÜM FELAKETLERİN KAYNAĞI SURİYELİLER' SÖYLEMİ İKTİDARIN DA
İŞİNE GELİYOR
Ama insanlar “Suriyeliler bizim vergilerimizle yaşıyor”
diye düşünüyor…
Bunun böyle olmadığını herkes biliyor veya bilmeli. Bir kere biz
de ekmek, giyim, herhangi bir eşya alırken vergisini ödüyoruz.
İkincisi, ben dâhil sayısız mülteci tek kuruş maddi destek almıyor.
Üçüncüsü, maddi destek alan çok az sayıdaki insana ödenen paranın
kaynağı Türkiye değil, başta AB olmak üzere diğer devletler.
Dördüncüsü, ödenen paralar astronomik değil, hepi-topu ayda 120 TL.
O da az önce sıraladığım kriterleri karşılaman halinde.
Peki iktidar neden bu iddialara çoğunlukla yanıt
vermemeyi tercih ediyor?
Çünkü bu konunun belirsiz kalması, net olmaması, “tüm
felaketlerin kaynağı Suriyeliler” söylemi iktidarın da işine
geliyor. Mülteci karşıtlığı herkesin işine geliyor. Eğer ortada bir
suç varsa, bir de suçlu olması gerekiyor. Mültecilerin tüm suçların
faili olarak seçilmesi üst sınıfları rahatlatıyor. Mesela
“Suriyelilere büyük paralar ödeniyor, hepsi krallar gibi yaşıyor”
dendiği halde Türk Kızılayı yıllarca bunu yalanlamadı. Oysa hem
verilen parasal destek çok cüzi, hem de 2016 yılından beri tüm
destekler AB fonlarıyla yapılıyor.
“Suriyeliler üniversiteye sınavsız giriyor ama bizim
çocuklarımız sınav kuyruklarında perişan oluyor” iddiasına
yanıtınız nedir?
Suriyeliler ilk yıllarda Türkiye’deki üniversitelere sınavsız
girebiliyordu. Çünkü Suriye’deki lise eğitimi üniversiteye sınavsız
girmeyi sağlayacak kadar sıkı. Suriye’de zaten üniversiteye
sınavsız girebiliyorsunuz. Burada bize sunulan bir avantaj olarak
görülen şey, aslında bizim normalimizdi. 2014 yılından itibaren
sahte lise diplomaları ortaya çıkınca bu uygulama da kaldırıldı ve
artık liseyi Suriye’de de bitirmiş olsan da burada sınavla
üniversiteye girebiliyorsun. Nitekim 2015 yılında ben de sınavlara
girerek üniversiteye kaydolabildim.
'DÖNECEK MİSİNİZ?' SORUSUNU MİLYONLARCA MÜLTECİYE TEK TEK
SORMAK GEREKİYOR
Bir mülteci olarak gündelik hayatta ne tür
ayrımcılıklarla karşılaşıyorsunuz?
Suriye’deyken devlet baskısı yüzünden zaten insanlar politik
görüşlerini birbirleriyle paylaşmazdı. Burada ise mülteci olduğumuz
için benzer bir davranış sergilemek, hatta nereli olduğumuzu
gizlemek zorunda kalıyoruz. Taksiye bindiğinizde, herhangi biriyle
tanıştığınızda sorulan ilk soru “nerelisin?” Memleketinize dair
merakın altında size dair hazır etiketi yapıştırma ihtiyacı
yatıyor. Nereli olduğunuza göre sizinle kurulacak ilişki
belirleniyor. Türkiye’ye ilk geldiğimizde bu soru bizi rahatsız
etmiyordu. Ama zamanla bu sorunun hiç de masum olmadığını anladım.
Bu da kimliğimizi gizlemeyi bir refleks haline getiriyor.
Suriye’de istikrar sağlandığında başta Türkiye ve Lübnan
olmak üzere komşu ülkelere sığınan mülteciler geri dönecek
mi?
“Dönecek misiniz” sorusunu tek bir mülteciye değil, milyonlarca
mülteciye tek tek sormanız gerekiyor. Çünkü herkesin birbirinden
farklı hayatları, bağları ve nedenleri var artık. Kimi burada bir
iş kurmuş, kimi aile, kiminin çocuğu buradaki eğitim sistemi içinde
yetişmiş, kiminin dönse başını sokacak bir evi yok ama kimi de
dönebileceği koşulları dört gözle bekliyor. O yüzden bu soru bir
kişiye sorulamaz, bir kişiden alınan yanıt da herkese genellenemez.
Suriye’yi artık ülkesi olarak görmeyenler de var. Ayrıca bir savaş
başladıktan sonra silahlar sustuğu anda bitmiş olmuyor. İnsanların
travmaları, yaşadıkları can ve mal kayıpları onların gölgesine
dönüşüyor ve silahlar sussa da onları takip ediyor.
KAÇTIĞIMIZ ÜLKELERİN İÇ HESAPLAŞMASININ NESNESİ YAPILDIK
Sizce Suriye bir daha toparlanabilecek mi?
Suriye savaşı, belli grup ve devletlerin para kaynağı olmaktan
çıktığında bitebilir. Bu savaş bizi birçok ülkenin mikroskobunun
altına soktu. Suriye silah ticaretinin, yeni üretilmiş silahların
denemeleri için, kirli paraların aklanması için saha olarak
kullanıldı. Çeşitli güçler hesaplarını burada gördü, görüyor. Biz
mülteci olduktan sonra da kaçtığımız ülkelerin iç hesaplaşmasının
nesnesi yapıldık. İnanılmaz bir çıkar ağı bizler üzerinden örülmüş
durumda.
Türk medyasında “Afgan mültecilerin gelişinden en çok
Suriyeli mülteciler rahatsız” türü manipülatif haberler
yapıldı…
Mülteci mültecinin halini anlar, ondan rahatsız olmaz. Savaş
öncesinde Suriye’de iki milyon Filistinli mülteci vardı. 2004
işgali sonrası gelen milyonlarca Iraklı mülteci vardı. İkinci Dünya
Savaşı döneminde Yunanistan’dan Suriye’ye gelen çok sayıda mülteci
olmuştu. Suriye’de mülteciler hep vardı. Fakat hiçbir zaman medyada
Iraklı, Filistinli mültecilere karşı bir söylem olmadı. Bizim
rejimimiz son derece fesat ve faşist olmasına rağmen Esad’dan bile
mülteci karşıtı bir söylem duymazdık. Türkiye’deki gibi bir
toplumsal nefret de yoktu.
VATAN TOPRAK PARÇASI DEĞİL, SEVDİKLERİNİN BULUNDUĞU YERDİR
14 yaşından itibaren başlayan mültecilik serüveniniz
sizi nasıl şekillendirdi?
Hayata, insana, dünyaya bakışımı belirledi bu koşullar. Doğar
doğmaz bize öğretilen bazı şeylerin ne kadar değersiz olduğunu bu
süreçte idrak ettim.
Ne mesela?
Milliyetçilik mesela. Bu ideolojinin ne kadar değersiz olduğunu
anladım. Vatanın toprak parçası değil, sevdiklerinin bulunduğu yer
olduğunu gördüm. Şehitlik konusunun ne kadar sahte ve kullanışlı
olduğunu idrak ettim. İnsanların kendilerine değer katmak için
ayrımcılık yaptığını artık biliyoruz. Ayrımcılık yaptığımızı kabul
etmesek de kendimizi iyi hissetmek, ezikliğimizi gidermek için bunu
yapıyoruz. Başkalarını ezerek kendini iyi hissedince, ezdiklerinin
sesini duymuyorlar bile. Mültecilik yeni bir şey değil. İnsanlar
ezelden beri bir yerden başka bir yere göç etmiş. Fakat dünyada
sınırlar çizildiği için bu göç kriminalize edilmiş.
BELKİ DE ÇÖZÜMSÜZLÜK HALİ NORMALİN KENDİSİDİR
Çözüm ne sizce?
Bir çözüm göremiyorum. Belki de çözümsüzlük hali normalin
kendisidir. Türkiye’de mülteciler hakkında yaygın olan çok büyük
yalanlar var. Mesela hepimizin devlet tarafından, halkın
vergileriyle beslendiğimiz yalanı bunlardan biri. Hepimizin aslında
cihatçı olduğu, hepimizin dilenci olduğu, hepimizin ülkesini satmış
olduğu… Bu yalanlar eskiden beni çok rahatsız ederdi. Ama artık
anladım ki, bu benim, bizim değil, bunlara inananların sorunu. Biz
bunlarla baş edemeyiz. Yalanlarla baş edecek olanlar, bu yalanlara
inananlardır.
Çocukluğunuzun geçtiği Halep sizin için ne anlama
geliyor?
Son gördüğümde Halep dönülecek bir yer değildi.