ABD seçimleri üzerinden liberal demokrasiye giriş 2: Müesses nizam halka karşı

Sanders örneğinde görüldüğü gibi halkın oyları yeterli değildir. Müesses nizam ve onun gerek medya gerek kurumlar gerekse de ekonomik devamlılığını sağlayan yapılar üzerinden halkın isteklerini yok saydığı ve belirli bir grubun çıkarlarının halkın çıkarlarının önüne nasıl koyulduğunu gösteriyor. Müesses nizam bunun bile yeterli olmayabileceğini hesaba katarak Michael Bloomberg gibi dünyanın sayılı zenginlerinden birini seçime katmakta.

Abone ol

Sina Güneş

ABD seçimleri, Bernie Sanders örneğinde görüldüğü gibi, sermaye ile politik partiler arasındaki ilişki nedeniyle farklı politik yapı ve düşüncelerin gelişmesinin nasıl engellendiğini ortaya koymaya devam ediyor. Bu engelleme Demokrat Parti adayının belirleneceği seçimlerin ikinci ayağında yeni bir boyut kazanmış durumda. Bu yeni durum; engellemenin sadece Sanders için değil, Sanders temsil etsin ya da etmesin Amerikan halkının önemli bir bölümünü kapsamaya evrildiğini gösteriyor. Amerikan seçimlerine katılımın yüzde 50’lerde olduğu düşünüldüğünde bu engellemenin yeni olmadığı anlaşılabilirse de bu denli alenileşmesi üzerinde durmayı hak ediyor.

MÜESSES NİZAM

Küreselleşme ve küreselleşmeyi geliştiren ve böylece egemen sosyo-ekonomik yapıya dönüşen neoliberalizm öncesinde, ülkelerin ya da devletlerin sınırlarının belirginleştiği ve bunun diğer devletlerce kabul edilmesinden önce bile her devletin farklı yönetim biçimlerine sahip olduğu düşünülürdü. Bazı insanların hâlâ kendi yönetimlerinin en adil, en yüce ve kendi devletlerinin en önemli ve en bağımsız olduğunu meydanlarda bağırması bu düşüncenin ölmediği anlamına gelmez, aksine öldüğünün göstergesidir.

Bugün yönetim biçimleri farklı görünse de iktidar yapılarının farklı olmadığını anlamak görece daha mümkündür. Yine de neoliberalizm bu düşüncenin gelişmemesi için ciddi çaba sarf etmiştir. Demokrasi söyleminin sandığa/oy kullanmaya indirgenmesi bu çabanın boşa gitmediğini gösteriyor. Ancak bundan her şeyin bittiği anlamı çıkarılmamalı. Bu durum olsa olsa liberal demokrasiye sarılanlar ile ondan medet ummaktan vazgeçen kitleler arasındaki sınırın belirginleşmesi sağlar. ABD seçimleri biraz da bu nedenle önemli. Güçlü bir duruş sergilenmediği sürece liberal demokrasi ile otokrasi arasında düşünüldüğü kadar büyük farkların olmadığını ortaya çıkıyor. Sadece siyasi parti liderlerinin değil, siyaset ile uğraşan hiç kimsenin ölmeden sistemin nimetlerinden vazgeçmemesi, bunu ömürlük bir mesleğe dönüştürmeleri ve hatta aile fertlerine miras olarak devretmeleri de bunu kanıtlar nitelikte görünüyor. Hal böyle olunca toplumsal yarar yerini bireysel ya da sınıfsal çıkara bırakıyor.

Siyasetin bu sığ şekli, siyasi karakter ve ailelerin sabitliği ile kendini sürekli yeniden üretiyor. Siyaset dışında bu sığlığın ve sürekliliğin devam ettiği yegâne alan sermayedarlar ya da sermaye gruplarıdır. Liberal demokrasi ile otokrasi arasındaki bir diğer benzerlik ya da farklılık da budur. Otokrasilerde siyasi ve ekonomik güç çoğunlukla aynı kişilerin elindeyken liberal demokrasi bu iki grubu bir araya getirerek işler. Tek fark otokrasilerde yerler değişirken liberal demokrasilerde kişilerin (arada sırada) değişmesidir.

HALK

İktidarların, yönetici elitlerin, devletin ve ideolojik aygıtlarının (top yekûn müesses nizamın diyelim) ilk başarısı kendilerini haktan veya halktan yana olduklarına halkı ikna etmesi ise ikinci başarısı kendileri olmadan halkın var olmayacağı düşüncesine halkı inandırmasıdır. ABD seçimleri bu mitin artık gerçekliği ansıtmadığını her geçen gün daha iyi gösteriyor.

Liberal demokrasinin en güçlü argüman, seçimlerin her zaman toplumun bütün kesimlerine temsiliyet imkanı sağladığıdır. Bu da seçimlerde birinci parti gelinsin ya da gelinmesin halkın bütün kesimlerinin oylarıyla kendilerini savunacak kişileri seçebildikleri böylece de yok sayılamayacağı üzerinden şekillenir. Bunun içinde oy kullanmak yeterlidir.

Oy verme işlemi bu ilişki şeklinde iki yönlü bir denetleme sağlar. İlki insanların kendilerini ve haklarını savunacakları kişileri seçmesiyken ikincisi seçilmek isteyen ya da bir daha seçilmek isteyen kişilerin halktan oy almak için onların yararına politikalar geliştirmesini zorlu kılmaktadır. Bu şekilde bakıldığında halkın isteklerinin belirleyici olacağı düşünülebilir. Oysa Sanders örneğinde görüldüğü gibi halkın oyları yeterli değildir. Müesses nizam ve onun gerek medya, gerek kurumlar gerekse de ekonomik devamlılığını sağlayan yapılar üzerinden halkın isteklerini yok saydığı ve belirli bir grubun çıkarlarının halkın çıkarlarının önüne nasıl koyulduğunu gösteriyor. Müesses nizam bunun bile yeterli olmayabileceğini hesaba katarak Michael Bloomberg gibi dünyanın sayılı zenginlerinden birini seçime katmakta ve Bloomberg’ün ekonomik olanakları ile bu düşünceyi bir anlamda satın almaya çalışmaktadır. Bloomberg’ün sürece dâhil olması bir yandan bozuk düzenin çaresizliği gösterirken öte yandan Demokrat Parti içinden aday olabilmesi için -ki mevcut yasalar olmasını mümkün kılmıyordu- kuralların bir oldubittiyle değiştirilmesi de bozuk düzen ve bozuk kurumlar arasındaki ilişkiyi su yüzüne çıkarıyor. Sadece bu bile siyasetin halkın çıkarlarından çok belirli bir kesimin çıkarlarına hizmet ettiğini en azından sistemin bozulduğunu göstermek için yeterli olmalı.

SONUÇ

Liberal demokrasi diğer yönetim biçimlerinin aksine siyasette sadece siyah ve beyaz değil grinin de olduğu ve bunun halkın bütün kesimlerinin temsiliyeti ile aşılacağı savıyla meşrulaşmış ve güçlenmiştir. Oysa ABD seçimleri liberal demokrasinin miladını tamamladığını ve sistemin yeniden siyah ve beyaza dönmeye başladığını göstermektedir. Liberal demokrasinin bu haliyle adeta halkı bir kez daha sahaya çıkarak oyunun da kurallarında kimler için kimler tarafından yazıldığını hatırlatarak oyunu yeniden başlatmaya zorluyor. ABD seçimleri tüm dünya halklarına, önümüzdeki seçimler ve aylarda bunun olup olmayacağını göstermesi bakımında önemli bir sahne sunuyor.