5 yaşındaki Seval, Siirt’ten kalktı, yüzü elleri
sırılsıklam, geldi, Muğla İkizköy’deki asırlık Zeytin Ağacı’na
sarıldı:
-Ne kadar çok yaşamışsın sen, hiç ölmez misin Zeytin
Ağacı?
-İnsanlar yüzlerce yıllık tarihine, bir zeytin ağacıyla
eksilmeyen talihine saygı duyduğu sürece, ölmem. Ama sen, canım, ne
kadar erken…
-Evet, senin kadar olmazdı ömrüm, biliyorum ama çok şey
görmek, çok bahar koklamak, çok ağaca sarılmak isterdim. Hem
biliyor musun, 5 yaşımdayım ama sana sarılırken şimdi, 2022’de, 13
olmalıyım. Seni de öldürmesinler diye sarılırken sana, kocaman ama
kocaman olmalıyım.
Siirt’teki 5 yaşında Seval ile Muğla’daki asırlık Zeytin
Ağacı’nın ortak noktası neydi Nihat Bey?
Aynı şirketin, tabiata ve insana karşı aynı umursamaz şiddetin,
aynı ihtirasların ve iltimasların kurbanı olmaları, mesela?
5 yaşındaki Seval, bugün Muğla İkizköy’de maden için zeytin
ağaçlarına saldıran, onları korumak isteyenler üzerine “devletin,
yani milletin jandarması”nı sürdürebilen şirketin “baraj
kurbanı”ydı.
Seçime can simidi diye oy barajını indirip halkın, çocukların
üzerine saldığı barajı “9.15’e kurmayanlar”ın.
Bir gün ağaçların, bir gün derelerin, bir gün çocukların,
işçilerin üzerine çullanan bir “müteşebbislik” türünün
kurbanı.
SENE 2014, SENE 2011, SENE 2020
2014. Ağustos’un sonları. Siirt, Botan Çayı, Alkumru
Barajı.
“Zeytin ezmeci” şirket baraj kapaklarını piknik yapanların üzerine
açtı.
5 yaşındaki Seval’in cesedi neden sonra toprağa vurdu. Bir
başka aileden Ahmet ve Fikret gibi.
Seval’in ailesinden iki kişininki hemen bulundu, biri
kayıplara karıştı.
Seval sularda sürüklenirken, belki de 11 yaşındaki
İbrahim onu izliyordu gökten. 13’ündeki ablası Kader’in
kaderi onu çay kenarına sürükleyip kurtardığı sırada,
İbrahim ile birlikte, 18 yaşındaki ağabeyi Serdar ile
babaları Fehim Özbey de boğuluyordu.
Sene 2011’di, ölüm aynı, yer aynı, şirket
aynıydı.
Sonra sene 2020’ydi. Aylardan temmuz.
Yükseklik rekoruna adanan ve vergilerinizle size yüksek rekorlu
elektrik faturası olarak dönecek muhteşem tesislerden, tartışmalı
Yusufeli Barajı’ndaydık bu kez.
Artvin, Çoruh Nehri’ne kelepçe takan büyük eser! Şirket aynı şirket
Hikmet!
Yağmur ve heyelan, baraj inşaatından da taşa taşa, vadiye kurulmuş
şantiyede bir işçiyi, yakınlardan da biri çocuk, üç kişiyi şirketin
kara tarihine yazıyordu.
Hemen inşaat sırasında can vermiş üç işçinin yanına.
Meğer derenin ağzını kapatmamış mı şirket!
ZORLUKLARA TAKILMADAN
Hani Sayın Nebati diyordu ya, “Zorluklara takılıp
kalmayın. Hadiseyi sonsuza dek sürecek gibi görmek, bizim bakış
açımızda yer almamaktadır” diye, doğruydu valla Seval.
Sen bir kere ölüyordun, 5 yaşında sulara kapılıp, ömrün bir ağaç
dalına takılıp.
Sonsuza dek sürmüyordu çocuk umutların ve “hadise” bir
başkasının üzerine, bir başka çocuğun ya da işçinin ömrüne, ta
“Rüzgâr Tanrısı Mylassos”dan beri Milas’ta meyvesini sofrana,
yaprağını çayına, yağını tencerene, çekirdeğini ısınmana, dallarını
serinlemene; sevgisini, sevdasını kalbine kalbine paylaşmış Zeytin
Ağacı’nın gölgesine, gövdesine yürüyordu.
Hem de “Sıvasız Hane Çocukları”ndan, “şehit
düştükleri”nde, tabutlarına sarılmış bayrağın üstünü örtmeye
çalıştığı en yoksul hanelerden gelme jandarmayı adeta özel güvenlik
görevlisi gibi kullanarak.
Ağaca sarılmak isteyenlere ters kelepçeyle; “Devletin ve
Özel Mülkiyetin Kökeni” dersiyle!
Ağacı koruması, Seval’i koruması gerekenleri, adeta baş aşağı
edilmiş bir düzende, Türkiye’nin en büyük servet sahipleri
denenlerin menfaatlerini korumaya memur ederek!
Yoksul polisin kelepçelediği, cama dayalı gözleri yaşlı işçiler
gibi…
Yoksul jandarmanın kelepçelediği, çevreciler, köylüler gibi.
Sınıfını şaşırttığınız her üniformalı gibi!
HAVUZ BURAYA, ELLER HAVAYA
Şirketin sahibi, yıllarca Fenerbahçe 2 numaralı yöneticisi
olarak, önceleri “Şeref Tribünü”nden, ihale aldığı
Genelkurmay’ın muhtıracı paşası “laik”
Büyükanıt’la pozlar vermiş, sonra “hain darbe”den
iki yıl önce, “20 milyon Fenerbahçe taraftarının 2-2,5 milyonu
cemaat mensubu arkadaşımızdır. Fenerbahçe’nin
başarılı olması için onlar da benim kadar iyi niyetli olarak dua
etmektedir” diyebilmiş, “Havuz Kralları”ndan bir dev firma olmuş,
bir de “Türk fitbolu”na “temizlik, dürüstlük, çeviklik, ahlak” ile
vazifeli kılınmış ya…
Elbette kendi de üzülüyordur çocukların böyle çocuk çocuk
ölmesine!
5 yaşındaki Seval’i bu dünyadan alıp kim bilir hangi ağacın
gölgesine taşıyan o meşum günde, “Havuz buraya, eller
havaya!” diye yazmışım. Şöyle bir öfkeyle:
Galatasaray ile Fenerbahçe Soma için de oynadı
ya…
İkisi ve de Beşiktaş ile Chelsea her gün
“ölülerimiz” için maç yapsalar, katliamlara
yetişemezler.
Şimdi Fenerbahçe misal, Soma’da ölen 301 madenci için de sahaya
çıkarken, yıllarca “Başkan”ın sağ kolu olmuş,
geçmişte “cumhuriyetçi paşalar”la, şimdi de
“demokrat iktidar”la tam takım olmuş
Özhavuz Bey’in barajı da 5 insanı daha yuttu.
“Daha” diyoruz…
Çünkü tam orada, kimi yukarıdan düşen, kimi patlamış göbekten yağan
betonun içinde kalıplaşan en az üç işçi daha cansız yatıyor.
Sorun biraz da şu çünkü:
Havuz sermayesini o kadar dolduruyorsunuz ki…
Barajı milletin üzerine taşıyor!
Barajı nizami şekilde 9.15’e kurduğu sanılan, önüne çizgi bile
çizilmeyen şirket iki şey söylüyor:
1. Talimatı devletten aldık.
2. Piknikçiler yasak alana girmişti.
Yani talimat federasyondan; suçlu ise ceza sahasında ofsaytta
yakalanan sıradan insanlar!
Havuzun suçu yok.
Barajın suçu yok.
Barajı açan devlet erkânının “vatansever” diye
kutsadığı Özhavuz Bey’in hiç kusuru yok.
Çünkü vatan, zaten o toprağın altında
yatandır!
Oraya da yılda en az bin işçi atıyor irili ufaklı sermaye
ile hamisi devlet!
GÖME GÖME
Bu baraj ve HES hevesinde sadece doğa, tarih, tarımsal araziler,
köylülerin yaşam alanları değil; bizatihi insan hayatı
“sırasız, sayısız” biçimde alınıp işte o toprağın
altına gömülüyor.
Alanya’da baraj inşaatında çalışan işçileri taşıyan servis aracının
götürdüğü 8 candan…
Giresun’da HES inşaatında birlikte ölen 4 işçiye, bir yılda HES
şantiyelerinde can veren 25 insana…
HES göletinde elektrik arızası tamiri için, bilirkişi deyişiyle
“imkansıza doğru” buz üzerinde deniz bisikletiyle
ölüme yollanan 5 elektrik işçisine kadar.
Devlet ve sermayenin havuz iştahı, “büyüyen
Türkiye”de “yürüyen kervan” hırsı, elbet
“hizmet aşkı ve vatanseverlik” sınır
tanımıyor:
Misal, Pamukova’da hızlı tren hızsız raylarda
koşturuyor; 41 ölü.
Ama devrin bakanı da müdürü de zafer yıllarını deviriyor.
Misal, teftiş olacak diye Afyon’da cephaneliğe
zorla tıkılıp bir anda paramparça olan çoğu acemi 25 askerin
DNA’ları topraktan kazınıyor ki, aileler hiç olmazsa bir cenaze
kaldırabilsin.
Misal, Devlet Üretme Çiftliği’nde 3-5 TL
yevmiyeyle taşerona emanet edilen Ceylanpınarlı ceylan gözlü 10-12
yaşında kızlar, üç hamile kadın, 10’u bir arada kamyondan suya
gömülüyor.
Ama herkesin keyfi yerinde!
Misal, havasız arıtma tesisine sokulan 7
işçi;
Gözde tersanelerden birinde prova için
filikaya doldurulup denize atılan 3 işçi;
Askeri tersanede sulara gömülen 10 asker;
Madenlere gömülen yüzlerce işçi,
inşaatlardan ölüme dökülen yüzlerce işçi;
Kur’an kursundan alınıp denize boşaltılan 6
öğrenci…
SİSTEMLİ BİR ŞEY
Pekiyi siz, hiç ölülerinizi sayıyor
musunuz?
Korkunç sayısının farkında olmak manasında da…
Hiç olmazsa ölüsüne saygı duymak manasında da.
Çünkü normal bir kamu vicdanı, bu kadarını
kaldıramaz.
Çünkü bu kadar çok, sık ve sıradanlaştırılmış ölümün, çocuğunuz
başına gelmeyeceğinden nasıl emin olabilirsiniz?
Çünkü merhamet ve adalet laflarını ağızlarından düşürmeyenlerin,
böyle merhametsiz bir düzende böyle adaletsiz bir sisteme
abanmalarını vicdan da hukuk da kaldıramaz.
Çünkü sadece merhametsizlik ve adaletsizlikle
kalmayıp…
Cephaneliğin suçunu paramparça askerlere…
Deniz bisikletiyle buzda ölümün suçunu ölü işçilere…
AVM şantiyesinde kül olmanın suçunu naylon çadırda eriyenlere…
Köylülerin bombalanmasının suçunu o çocuklara ve katırlara…
Baraj katliamının suçunu da, insanca tek mutluluğu bir piknik olan
mazlumlara yüklemek için de örgütlenmiş, arsızlaşmış,
yüzsüzleşmiş, zalimleşmiş bir sistem bu.