40 yaşında bir radyocunun ‘6 Mayıs’ burukluğu…

29 Temmuz 2016, Cuma… TRT Türkü’de yayınlanan 'Bizim Eller'in sunumundan çıktım, odada bir sonraki programı hazırlarken, dahili hat çaldı ve tarifi imkansız bir süreç başladı. İl Müdürü odasına çağırıyordu; '15 Temmuz' melânetinin atlatıldığı, ülkenin normalleşmeye çalıştığı günlerdi.

Abone ol

Mehmet Şahin

Türkiye’de radyoculuğun 90'ıncı yılı kutlanırken, ‘6 Mayıs’ ilhâmı ve burukluğuyla…

Ne ‘Yazılmasa da olurdu’ kabilinden bir ‘Kılıç Balığının Öyküsü’dür anlatılacak olan; ne de yazan, ‘Yazmasam deli olacaktım.’ diyecek kadar, esaslı bir kalem sahibi… Fakat; maalesef, olaylar ve kişiler gerçektir!

Yapılan işin, geçim sağlamaktan öte, hayatın bütününe, mutluluğa etkisini kişisel gelişim uzmanlarına bırakarak; sınav sistemi azizliği, yönlendirme, iltimas ve benzer hiçbir faktör olmaksızın, mesleğimi bile isteye seçtiğimi belirteyim. Özel radyoların başka bir dünyadan seslenircesine hayatımıza dahil olduğu, doksanların başında karar verdim; radyocu olacaktım ! Fakülte tercihlerim de bu istekle şekillendi. Gönülden arzuladığınıza bir yol açılır ya; askerliğim sırasında da, başlarken hiç gündeme gelmediği halde, at sırtında mazot kaçakçılığını önlemeye çalışırken, yine mikrofon başında buldum kendimi.

Geçmişe gitmeliyiz şimdi, zira; bugünü anlamanın en sağlam yoludur, dünün izlerini takip etmek…

Çocukluk ve gençliğime dair anlatacaklarım, çoğu okuru şaşırtmayacak sahneler. Yeşilçam filmlerinden bilinmez sadece; bu coğrafyanın yoksulluğu gelenekleriyle akrandır sanki. Tokat’ta, traktörle çıkılamayacak kadar dik olduğu için, öküz gücüyle sürülen yamaçların tarlalığa terfi ettirildiği, bir dağ köyünde doğdum. Hoş, yamaçlar dik olmasa, kimin traktör alacak birikimi var ki !... Erkeklerin, kış aylarında şehre giderek para kazandıkları ağırlıklı meslek, hamamcılık. Biraz ufku olanın; ‘Çocuklarımız bizim gibi, okul yüzü görmeden büyümesin.’ diyerek, gurbetin yolunu tuttuğu bir coğrafya. Köyle ilgili hiçbir şey hatırlamayacak yaşta, Bursa’daydım. Bilirdim yine de; ‘Orada bir köy var uzakta’… Çünkü; kişisel tarihleri Anadolu’nun makûs talihine denk düşen bir çiftin, anne babamın anlattığı köy üstüneydi çok zaman.

Hemen istememe rağmen; seneye gidebilecektim okula, yaşım tutmuyordu. ‘Gelsin; telefona bakar, bana yardım eder.’ diyen Ali Amca’nın, ilk paramı kazandığım sağlık kabininde gazete okurken görmüştü öğretmenim. Doğru; resimlerine bakarken değil, gazete okurken ! Çünkü; o sene ilkokula başlayan ablamdan epey öğrenmiştim okuma yazmayı. Meziyet olmadığını şimdiki eğitimciler söylüyor ama; dikkatini çekmişti işte. Babama gönderdiği bir pusulayla, ertesi gün okuldaydım.

Devlet okulu olmakla beraber, Mithatpaşa İlkokulu’nda da gözden kaçmayacak bir yoksullukla kalkardım kara önlüğümle, kara tahtaya. O yıllardan özenle aklında tuttuğu hoş anıları vardır kiminin; kimininse, istese de unutamayacağı sahneler… Ders ortasında adları okunan öğrencilerden biri olarak, hayırseverlerin çarşıda anlaştığı esnaftan alınmış ayakkabılarla, bir sonraki dersin ortasında sınıfa girdiğinizi, siz unutabilir miydiniz? Sonra, arkadaşlarınızdan bazıları, utandığınızı bildiği için, hiçbir şey sormazken, bazılarının da; cevabı bildikleri halde, ısrarla her ayrıntıyı anlatmanızı istemesini… İhtiyacınız olan ayakkabı, topuğu delik çorabınızı örtse bile, gerçekten sevinebilir misiniz; o yaşta omuzlarınıza yüklenen yaşam gerçeği tüm yüreğinizi çırılçıplak soymuşken?! Her şeye rağmen, güzeldir zihnimdeki ilkokul yılları, çünkü; sınıfımızdaki kızını bizden asla ayrı tutmayarak, iltimas fikrinden daha o çağlarda beni uzaklaştıran bir öğretmenim vardı… Elinden çıktığım ortaokul yıllarımda bile, ihtiyaçlarımı gidermenin derdinde, yeterince vefâ gösteremediğim için, hâlâ içimi sızlatan… Belki, bugünkü sıkıntılarımın gerisinde, tüm iyi niyetiyle beni yetiştirme çabaları yatan bir öğretmen…

.

Annemin, terzilik becerisi olmasa da, eline geçirdiği kumaştan yaptığı koyu renk pantolona dair tek tesellimdi; uzaktan ‘kot’ gibi görünmesi. Ablamla bir bisikletimiz vardı; üç tekerlekli. Sıra bekleyemeyecek kadar çocuktuk işte; birlikte binip, ön tekerleğini kaynak yerinden kırınca, babama bir daha yaptır demeye yüzümüz kalmamıştı. Sonra da bisikletim olmadı, bu yüzden ancak; çocuklarımın bisikletinde becerebildim iki tekerlekli bisiklet üstünde durabilmeyi.

Sadece biz değil, çoğu aile için özeldi; muz, et ve balık… Bugün, sigara tiryakilerinin tütüne bağlılığı gibiyse ekmekle ilişkim; beslenme alışkanlığımızdandı elbet, yemek dediğin, bağımsız bir cumhuriyet değil, katıktı çünkü! Bir tuhaflık olduğunu, haşlanmış patatesle ekmek yediğim için, arkadaşlarımın bana güldüğü beslenme dersinde anlayabilirdim; zaman zaman nefsimin fısıldadığı kadar zeki olsaydım gerçekte…

Sonra ortaokul ve lise… Ceketimin solgunluğu, tabii ki; oğlu benden büyük olan bir komşumuzun iyiliğindendi. Okul pantolonunun ille de gri olduğu zamanlardı. Benim, hayli açık renk, İspanyol paça pantolonumsa, sağ olsunlar; spor ayakkabıyla okula gelenlerin, saçı biraz uzun olanların dahi evlerine gönderildiği, Bursa Erkek Lisesi’ndeki öğretmenlerimin hiç dikkatini çekmemişti. Artık ben de alışmıştım; çevremle çok uyumlu olmayan kıyafetim utandırmıyordu eskisi gibi. Fakat; kılık kısmında, babamın kestiği saçlarım hariç ! Neyse ki; yine okulumun disiplini yetişti. Pek moda olan Amerikan tarzı kesim yasaklanınca, saç modelleri üzerinden bir eşitlik tesis edildi. Endişelenmeyin; Komünizm propagandası değil!

Pek çok okurun hayatında var bu sahneler, bilirim. Duygularınıza değil, aklınıza hitap etmektir muradım, az daha sabredin hele; varacağımız yer, buradan bakınca daha iyi anlaşılacak.

Anlattığım şartları yaşayan her ailenin çocuğu gibi, yaz tatillerinde çalışmam gayet normaldi. Askıcılık yaparken… Doğru, ben de ilk duyduğumda, elbiseyle ilgili sanmıştım. Üzerine bardaklar, fincanlar konulan ve eklenen parça sayesinde tepesinden tutulan bir tepsi olduğunu, ancak usta uzattığında anlamıştım. Yaşım? Oğlumun bugünkü yaşıyla aynı, on… Askıcılık yaparken, en dikkat ettiğim konu, sandığınız gibi, bardakların devrilmesi değildi. Acaba; arkadaşlarımla karşılaşır mıydım? Bir tanıdığı gördüğümde, onunla karşılaşmamak için, nasıl çayları soğutma pahasına bir yere gizlenip bekliyor ve onlara seslenmiyorduysam; büyük olasılıkla onlar da, beni görmemiş gibi davranıyorlar, geçip gidiyorlardı. Yazlık sefası süren arkadaşlarımdan çok, top oynayabilenlere imrenirdim. Bu kitlesel afyonun etkisine kapılmıştım bile; o kadar yorulmama rağmen, esnaf çekilip çay ocağı kapandığında, koşa koşa mahalleye gidecek enerjiyi bulurdum da, çok zaman şöyle keyfimce maç yapabileceğim kadar arkadaşı bulamazdım. Babam, ‘İlle oku’ diye tutturmasa ve okul ayakkabılarımla oynadığım için o kadar kızmasa, belki futbolcu olurdum.

Derken lise üç, o zaman son sınıf. Okul başladıktan birkaç hafta sonra, tüm şartlarını zorlayarak dershaneye gitmemi isteyen babamın vicdanı, üniversiteyi kazanamazsam, rahat etmeyecekti. Zaten ağır bir mesaisi varken, hafta sonları da ek iş yapması, hep o bildik, ‘Ele muhtaç olmama’ duasının fiili kısmıydı.

Neticede, önünde uzanan yolun varacağı yeri kestiremeyecek her kul gibi, benim istediğim, Allah’ın da açtığı o kapıdan girdim; Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo-Televizyon ve Sinema Bölümü… Artık genç bir adamdım ve daha başladığım ilk gün, radyocu olmak istediğimi biliyordum. Biliyordum da; her işin bir zirve noktası vardı… Oraya erişemese de insan, o yolda yürümeliydi. Öyleyse, herhangi bir radyocu değil; sınavlardan, kurslardan, güvenlik soruşturmalarından geçmeli, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda, yeterliliği sınanmış, onaylanmış bir radyocu olmalıydım!

Vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadığım, uzunca bir sınav ve soruşturma sürecinden sonra, o da oldu. Hoş, ev telefonunu ancak, 1993’te, ben fakülteye başladıktan sonra bağlatabilen ailemin, oğulları için kullanabileceği nasıl bir kartvizit albümü olabilirdi ki!... Bugünle kıyaslanması için yazdım, kastım; olması gerekeni, marifet gibi göstermek değil.

Sırasıyla Erzurum, İzmir, İstanbul ve tekrar Erzurum radyolarında çalıştım. Prodüktör kadrosuyla, yapımcı ve sunucu olarak, yıllarca sevdiğim mesleği yaptım. Öyle zengin oldum ki; çocuklarımı iki seneliğine ve mütevâzı bir kurum da olsa, özel okula gönderebildim, her ikisine de bisiklet alabildim, hatta, eşimin internet alış verişlerine bile pek kızmadım. Tamam evimiz ve arabamız yoktu ama; borçlarımız bitmek üzereydi, karşılayabiliyorduk da çok şükür…

‘Mutluluk mavi çocuk, oynardı bahçemizde’ derken; 29 Temmuz 2016, Cuma… TRT Erzurum Radyosu yapımı, 13.00-14.00 saatleri arasında TRT Türkü’de yayınlanan ‘Bizim Eller’in sunumundan çıktım, odada bir sonraki programı hazırlarken, dahili hat çaldı ve tarifi imkansız bir süreç başladı. İl Müdürü odasına çağırıyordu; ‘15 Temmuz’ melânetinin atlatıldığı, ülkenin normalleşmeye çalıştığı günlerdi. Yanına vardığımda, daha öncekiler gibi, bir sivil toplum kuruluşunun etkinliği ya da; bir bakanın katılacağı programı sunmamı istemeyeceğini anlamak zor olmadı. Tanıştırdığı komiserle birkaç saat daha geçirecektik. Sarı bir zarf uzatırken kurduğu beylik üzüntü cümlelerindeki derin korkuyu hissetmek, biraz da mesleki bir meziyetti… O korku, daha sonra tüm yurdu yoklayacak, saracak ve sürekli bir tedirginliğe itecekti.

TRT Erzurum Müdürlüğü’ndeki çalışma odası ve evi aranan ‘Şüpheli’, ailesiyle birlikte kesin bir mağduriyete itilerek, Erzurum Polis Meslek Yüksek Okulu Spor Salonu’na konulduğu ilk anda, ne kadar kendinden eminse, bugün de o kadar emin!...

25 gün gözaltında tutulduktan sonra, 26. gün savcı sorgusunda çok önemli suçlamalar bekliyor insan. Yıllar önce isim benzerliğinden mi, telefon numaramla ilgili yanlışlıktan mı hâlâ bilmediğim bir sebeple savcılığa çağrıldığım için, şaşırmazdım da... Fakat; sorguda ağırlıklı olarak sosyal medyadaki paylaşımlarım üzerinde durulunca, ister istemez merak ettim. Hakkımda bir ihbar mı vardı, neyle suçlanıyordum ? Sadece, ‘İnceliyoruz’ cevabıyla karşılaşınca; ‘Bunca yıllık devlet memurunun açığa alınması ve yaklaşık bir ay gözaltında tutulması bu kadar kolay mı ?’ diye düşünmedim değil… Darbe girişiminden Stefan Zweig’a uzanan bir çizgideki sorgunun ardından, ömrümde ilk defa hâkim karşısına çıktım, yayın için stüdyoda karşılıklı oturduğumuz, biri de şimdi ‘Vekil’ olan eski hâkimleri saymazsak!

Savcıyla konuştuklarımız üzerinden ilerleyen sorgu hâkimi; neden ‘Adlî denetim’le serbest bırakıldığım sorusuna, nezaket göstererek yanıt verdi: ‘Dua et, senden önce Terörle Mücadele’den polisleri tutukladım !’… Bendenizse, gözaltında geçirdiğim sürede, dua mecmuası hazırlayacak kadar olmasa da, meseleye hayli yakınlaşmıştım… Gözaltı ve sorgu sürecine dair elbette anlatılacak pek çok şey var. Fakat; haftanın iki günü karakolda imza vererek sonucunu beklediğim soruşturmanın selameti açısından, detaylar şimdilik mahfuz kalsın.

.

Eşimle, ‘İki üç gün sürer en fazla’ öngörüsüyle vedalaşmıştım; süreç uzadıkça 9 ve 10 yaşlarındaki çocuklarımızla birlikte kendisinin tam olarak ne hissettiğini kestirmem zor. Eve geçince, mevcut şartlarda neler yapabileceğimizi, geçimimizi nasıl sürdüreceğimizi konuşurken öğrendim; sözleşmeli olarak TRT Erzurum Radyosu’na sunum hizmeti veren eşimin de artık işsiz olduğunu. Şaşırdık mı ?! Sadece yöntem ilginçti: ‘Geçmiş olsun’ ziyaretinde ya da, telefonla olsun, nezaket gereği bildirerek değil; birkaç gün yayın nöbeti için haber gelmediğinde kendiniz arayarak öğrendiğiniz fevkalâde insancıl bir uygulama! Adlî merciler bile, ihbar ya da, istihbâri raporlarla ikna olmamışken, senelerce birlikte çalıştığınız insanlar; sizin terör eylemlerinde bulunduğunuza kanaat getirmişti bile…

Yeri gelmişken, niçin tekrar Erzurum’a gittiğimizi ve umduğumuzla bulduğumuz arasına aşılmaz bir dağ gibi yerleşen kırgınlığımızı anlatayım. İstanbul, gerek meslekî gerekse sosyo-kültürel açılardan ülkemizin zirve şehri. Ancak; başta maddi yetersizlik, ardından da sükûnet arayışı bizi farklı arayışlara itmişti. İlk deneyimimden zihnimde kalan güzel anılar, Erzurum’u öne çıkardı zihnimde. Eşim, İzmir’de doğup büyüyen tüm kadınlar gibi, deniz kıyısında bir şehir istese de orada başımız sıkıştığında insanların yardımımıza koşacağını söyleyerek ikna ettim kendisini. İşin aslı ufak tefek pürüzler dışında, gayet iyi bir ortam yakalamıştık. Ne var ki gerçek bir sınavla karşılaşana kadar, insanları tanımak mümkün değilmiş hayatta. Uzun uzadıya anlatmak gereksiz, fakat tüm samimiyetimle belirteyim, gözaltında kaldığım sürede, -Allah kimseye yaşayarak öğrenmeyi nasip etmesin, ailenizden kimseyle görüşemiyorsunuz, arkadaşlarınızla da- iç huzurum zaten yerinde, kendimden şüphem yok zira. Eşim ve çocuklarla ilgili de rahatım; nasılsa TRT Erzurum Müdürlüğü’nde ‘Ağabey’, ‘Kardeş’, ‘Arkadaş’ olduğumuz zât-ı muhteremler gerekeni yapıyorlardır, arayıp soruyorlardır diye düşünüyordum. Kızmalarından çok bir iç muhasebeye tutuşmalarını umarak söylemeliyim ki; kim bir kavramın çokça tepinir üstünde, onda eksiktir o! En azından bizim dar çevremizde, asıl ‘Delikanlı’ların kimlik kartlarının mavi olmadığını öğrendik. Estirilen korku rüzgârından dolayı mesafeli duruşu anlarım elbette, fakat toz duman dağıldığında, benim ‘Terör’e bulaşmış olduğuma kendilerini inandırsalar da, dinlerinden hiç mi haberleri yoktu?! Bu muydu, Müslüman kardeşe beslenecek hüsn-ü zan? Darda kalan kadın ve çocuğa sahip çıkmanın, cirit ve cağ kebabı kadar da yeri yok muydu gelenekleri arasında?! Tüm bir coğrafyayı zan altında bırakmak değil kastım, bizim dar çevremizle ilgili olduğunu tekrar edeyim...

Mevcut şartlarda neler yapılabileceğini düşündüğümüz günlerde, hukuken çıplak olsa da, kendisine verilen sayıyla devletin ciddiyet urbasına bürünmüş bir kanun hükmünde kararname; bendenizin bunca sene sonra, kamu personeli olarak çalışamayacağımı ilan ediyordu, on binlerce insanla birlikte. Oysa; fakültede sadece ‘Temel Hukuk Kavramları’ dersi almış ben bile, ‘Müktesep hak’ nedir, biliyordum. Hakkımızda bırakın kesinleşmiş bir mahkeme kararı, henüz yöneltilmiş suçlama dahi yoktu; savcının tabiriyle, inceleniyordu.

Önce eldeki eşya satılmalıydı, çünkü; ne oturduğumuz dairenin kirasını karşılayabilecek bir gelirimiz vardı ne de ev taşımada kullanabilecek kadar paramız. Bir ay öncesine kadar zengindim, arkasındayım sözümün; tamam, ev ve arabamız yoktu ama; çok şükür geçinip gidiyorduk, sağlığımız sıhhatimiz de yerindeydi. Benim de eski çevremin olduğu, İzmir’di rotamız; eşimin ailesinin yanında kalacaktık. Eylülden bu yana, hukuk kavramının hak ettiği yere gelmesini bekleyecek maddi manevi desteği, eş dost ve akrabadan sağlıyoruz. Âli makamlardaki kuyudata düşülen ‘KHK ile ihraç’ ibâresi, medâr-ı maişetimizi temin hususunda ziyâdesiyle müşkül çıkarırken, haftada iki kere polis merkezini ziyaret etmemiz de cabası…

Büyük bir kısmı on yılını tamamlamış eşyadan ayrılmak zor değildi. Fakat; çocukların oyuncaklarını elemenin bir insanı bu kadar etkileyeceğini, Rus romanlarında okusam abartılı bulurdum. Freud olsa, belki çocukluğumda arardı sebebi; sanırım yanılmazdı da… Çocukluğunuzda eksikliğini duyduğunuz oyuncakları, gücünüz nispetinde çocuklarınızdan esirgemiyorsunuz. Olaylar öyle bir gelişiyor ki; kendinizi oyuncak ayıklarken buluyorsunuz. Çocuklarınızı değil, kendinizi teselli ediyorsunuz aslında o esnada dudaklarınızdan dökülen cümlelerle… Eledik eledik ve bir bavulla spor çanta hacmine indirgedik öncelikli mal varlığımızı. Hayat hiç durmuyor, ders vermek için, her ânı değerlendiriyordu; ‘Demek bu bile yetermiş insana’ diyorduk eşimle, Ghandi’yi anarken…

Her şeyin ne kadar inanılmaz olduğunun farkındaydık biz de, milyonlar gibi… Ne var ki; çaresizdik! Adaletti, bizim ve milyonların yarasını iyileştirecek olan. Defalarca düşündüm; yeryüzünde ne suretle olursa olsun, adalet dağıtma görevini yüklenenler, nasıl hesap verecekler, bir adı da, El Adl olan Allah’a diye… Hukukla kanun arasındaki farkı bilen, birincisini arar daima, ancak; zaman ikincisine razı olunacak zamandı. Beni ve benim gibileri bu süreçte bunalımdan uzak tutan, kanun karşısındaki rahatlığımızdı başta. Kiminin sabrını zorlayansa, yargının bir türlü açılmayan kapısı, dönmeyen çarklarıydı. O hâlde niye vardılar? Darbeye kalkışanlar da, hukuku askıya alarak yollarını açmak istemezler mi? Böyle menfur bir girişime verilecek en doğru cevap, yargı başta olmak üzere, devletin tıkır tıkır işleyişine devam etmesi değil mi? Olağanüstü durumlarda, kısa süreli mağduriyetleri vatandaş da hoş karşılayabilir elbet. Fakat; kimliğim çıkarılırken devletle yaptığım sözleşmeyi bozmak, memleket sınırları dahilindeki en üst, meşru otoriteye yakışır mı? Hakkımda iddialar ortaya atılabilir, bu soruşturulup, gerekirse, en kısa sürede yargıya intikal ettirilir. Bu arada da, bakmakla yükümlü olduğum insanlar devlete emanet değil midir?! ‘Yaşadıkların ortadayken, hâlâ mantıklı sorular sorman abes değil mi?’ diye düşünebilir okur… Dedim ya; akla hitap etmek niyetindeyim, hadiseler muhalif gelişse de…

Çocukların yeni ortam ve yeni okullarına uyum sürecini mi, anne babalarının maddi manevi ayakta kalma çabalarını mı anlatmalı… Yoksa, aslında bu yazının çözüm amaçlı değil, kayıt düşme kaygısıyla kaleme alındığını hatırlayıp toparlamalı mı? Çok daha zor durumda olanlar varken dertlenmek, korkarım; ‘Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda’ diyen şairden ‘Bülbül’ün rol çalmasına benzer… ‘Devlet okulu’nda zaman zaman talep edilen ödemelerden muaf olabilir miyiz diye düşünürken de; ‘Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı.’ dizesi geçer oldu sık sık zihnimden. Mesleki bir alışkanlıktan öte anlamı kalmayan, medya takibi sırasında karşılaştıklarımsa; ‘Asılmışlar Baladı’nın ilk mısralarını davet ediyor aklıma; ‘Olmayın bu kadar katı yürekli / Ey dünyada kalan insan kardeşler’… Fakat; süngüyü düşürmemek, (Çağrışımına kapılmayın savcılar, masum bir deyimdir.) karakter gereği olduğu kadar, umudun da icabı. Tam da bu ruh hâliyle, tereddütsüz biçimde haykırıyorum:

Merhamet Allah’tan dilenir, kuldan değil! Kendini bilense; göktekilerin merhametinden uzak kalmamak için, yerdekilere merhamet eder. Benim devletten talebim, merhamet değil; adalet!... Hani geciktiği her ânın, onarılamaz ve geri döndürülemez hasarlara yol açtığı adalet! İran sınırında taşımaktan onur duyduğum Türk Silahlı Kuvvetleri kepi bir yana, onca yılım ve lekesiz sicilim yok sayılarak, savaşta dahi hakkı gözetilmesi gereken çoluk çocuğumun perişan edileceği kadar tehlikeli biriysem, neden dışarıdayım?! Tedbiren uzaklaştırıldıysam, dokuz aydır hakkımda ulaşılmayan bilgi ne olabilir ki; gereği yapılıp görevime iade edilmiyorum?! Kara kaşım kara gözüm mü sebep?! Gülmeyin, ciddi ciddi soruyorum. Çünkü, başlarken anlattığım yokluk içinde geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarım, bana bunu düşündürüyor. Kıydığınız insan; Anadolu’nun orta yerinde, okul yüzü görmemiş bir anne babanın, türlü zorluklara göğüs gererek okuttuğu, kanun karşısında en ufak bir endişe taşımayan, özbeöz memleket evlâdıdır! Bu cümleyi de kurdurdunuz ya…

Demem o ki; ‘Var eden’ nezdinde günahım çoktur ama; değil Türkiye Cumhuriyeti, kendisini ‘Hukuk devleti’ olarak tanımlayan hiçbir ülkede suç sayılacak eylemim yoktur! Her şey kendisine ayan olan Allah, dilerse, sorgusuz sualsiz akıbetleri ortaya koyacak yerde, vicdanlar tatmin olsun diye, her bir fiili ince ince sorgularken; yeryüzünde bir nizam iddiasında bulunanların mahkeme etmeden hüküm vermesi hangi akla sığar?!

Hemen her alanda dini referansların bu denli çok kullanıldığı bir dönem itibarıyla, çok bilirmiş gibi, yaptığım ukalâlık da bağışlanır umarım, ilahiyatçılar tarafından. Ancak; yeri gelmişken, onlara da birkaç cümle etmeliyim… Zira; doğruyu söylemenin insânî bir standart değil, cesaret alameti sayıldığı zamanlarda mesuliyet, herkesten önce, din ve hukuk âlimlerindedir! İslâmın, adaleti tesis etme konusundaki hassasiyeti bu kadar netken, nasıl olur da; ilmî donanıma sahip teologlarımız böyle kitlesel ve hayati bir meselede sessiz kalabilirler? Peygamberler tarihini Yunan mitolojisi gibi, heyecanla ama; inanmadan okumuşçasına bir kayıtsızlık neyle açıklanabilir? Şüpheniz olmasın, bu meselede görüş bildirmek, orucun hangi hallerde bozulduğundan daha önceliklidi! Hz. Ömer’i adalet timsali yapan, kişisel özellikleri diyelim, tamam da; hata ettiği vakit, kendisini kılıcıyla düzeltecek insanların varlığını bilmesinin hiç mi kıymeti yoktu?

Eyyy devlet! Fuzûlî değildir bunca sitem; ‘Kamu bîmârına cânan devâ-yı derd eder ihsan / Niçin kılmaz bana derman beni bîmâr sanmaz mı?’…

Durumdan vazife çıkaran, dünyevî zekâları ziyadesiyle gelişmiş dost eskilerim, sosyal medyada bu sakıncalı kimseyle görünür münasebetlerini sıfırladılar ki; tek örnek olmadığımdan şüphem yok. Kafalarını gömdüklerinde açıkta kalan yerlerinden haberi var mı; uzak diyarlarda yaşanan haksızlıklar karşısında, bedel ödemeyecek olmanın verdiği rahatlıkla Ebu Zerr kesilirken, aynı sofrada defalarca kaşık salladıkları insanlara ‘Geçmiş olsun’ demenin mâliyetini hesaplayanların ?! Dini bilgileriyle sosyal medyada ayar vermeye kalkanlar önce, pek sevdikleri Osmanlı sultânının hâtırasına sahip çıkmalılar belki; insanlara Allah’ın soracağı değil, ‘Bir ihtiyacın var mı ?’ gibi, kulların sorması gereken sualler yönelterek… Bir de, ‘Ölü taklidi yapanlar’ başlığı açmak mümkün ama; ancak diri bir vicdanın hayat emaresi sayıldığı zamanlarda yaşamadığımıza göre, nefes alıp vermek yetiyorsa, onurlarını muhafaza için, uzun olsun ömürleri der, şimdilik sakıncalı varlığımla verdiğim rahatsızlık için özür dilerim…

Hâsıl-ı kelâm sevgili kâri; evvela sabrın ve şahitliğin için teşekkürü ziyadesiyle hak ettin. Fevkalâde sıkıntılı bir dönemden geçerken, zaman zaman mizaha yönelmem, sanırım ümidimin diriliğindendir. Ne olur siz de, çevrenizde böyle karanlık bir tünelden geçenler varsa, umut olun onlara…

Söyleyeceklerim çoktur daha, hem dertli söylegen olur, fakat; sanırım bu kadarı kayda geçirmek adına yeterli... Üstüne pek çok söz söylenebilecek kırk yaşıma, çok sevdiğim mesleğimden ve bir vatandaş olarak temel haklarımdan mahrum girdim… Buna rağmen duruşumu, kaynağını inancımda bulan umudum şekillendiriyor:

Ey bu gamlı sinemi yurt tutan baykuş;

İnledin durdun gece ah u vah ile…

Sil gayrı yaşını düze döner yokuş;

Elbet dağılır bu kasvet sabah ile...