1988 yılının 12 Eylül günü hayatımda yeni bir sayfanın açıldığı
dönem. O gün Ankara’ya geldim, o dönem Ankara Üniversitesi Fen
Fakültesi bünyesinde bulunan Kimya Mühendisliği bölümünde okumak
üzere üniversiteye kaydımı yaptırdım. Korkuyordum çünkü ilk kez
ailemden uzaklaşacak, bir büyük şehirde yalnız kalacaktım.
Heyecanlıydım çünkü yalnız kalacağım şehir uzaktan sevdiğim
Ankara’ydı ve ben çok sevdiğim bir bölümde okumak için buraya
gelmiştim. Heyecan korkuyu yendi ve ilk yılım şehri keşfederken bir
anda bitiverdi. İkinci yıl kayıt yenilerken zafer kazanmış kumandan
gibiydim: Korkum kalmamıştı, yaşadığım şehre (en azından bana
yetecek kadarına) hâkimdim ve okulumu çok seviyordum. Sonrası küçük
savrulmalarla geçen yıllar –ki o savrulmalar beni bugüne getirdi,
kimya mühendisi olmak için geldiğim şehirde kendimi bambaşka bir
yere konumlandırdım: Dinlediğim müziğin tarihini merak ediyor,
öğrendiklerimi çevremde bulunanlara heyecanla anlatıyor, bulduğum
plakları arkadaş ortamlarında dinletiyordum.
Ankara’da keşfettiğim ilk dükkânlardan biri, Kızılay’ın
göbeğindeki Ada Müzik. Logosunu tesadüfen elime geçen Çağdaş Türkü
kasetinden bildiğim “şirket”i karşımda görmek, yaşadığım ilk
heyecanlardandı. Sonrasında Zafer Çarşısı içindeki diğer dükkânı ve
SSK İşhanı’ndaki “merkez”i keşfedince ne kadar doğru bir yere
geldiğimi anlamıştım. Yönümü müziğe doğru çizmem, bu “keşif”ler
sonrasında. Yine SSK İşhanı içindeki Kavel Bar ve Karanfil
Pasajı’ndaki Ezgi Müzik, yönümü sabitleyecek dokunuşu yaptılar ve
beni Radyo Arkadaş’la tanıştırdılar. Bir anda yeni kurulacak bir
radyonun, Türkiye’nin ilk solcu radyosunun oluşum toplantılarına
katılmaya başladım. Radyo yayına başladığında çarşamba gecesini
kapmış, “Dünden Yarına” adlı programı hazırlamaya ve sunmaya
başlamıştım...
Sonrasında iflah olmadım zaten. Livaneli’nin bir şarkısında
söylediği gibi “düşe kalka yollarda” ilerlerken sadece müziği
değil, memleketi de tanıdım. Lisede bütünlemeye kaldığım tek ders
tarihti, sevmezdim ama Ankara’da kendimi bulduğum ilk yıllarda
tarihin ne kadar önemli olduğunu anladım. Lisede bize öğretilen,
yaşananlarla alakası olmayan şeylerdi. “Yazılmış” bir tarihi etüt
ederken asıl hadiseyi ıskalıyorduk ve bu, hayatımızın sonrasında
büyük bir eksikliğe yol açıyordu. Kendimi tamamlamak, memleketimi
öğrenmek, dinlediklerimi içine yerleştirmek ve daha iyi anlamak
için resmî tarihten hep uzak durdum, kendi sivil tarihimi
oluşturdum. O yıllarda bir şey daha gördüm: Bugünü anlamak için
düne bakmak ve ondan feyz alarak yarını bugünden şekillendirmek
gerekiyordu.
Hayatımın ilerleyen yıllarında tarihe hep özel önem verdim.
Dinlediğim her şeyi tarihiyle değerlendirdim. Uyandığımda yaptığım
ilk şey günün tarihine bakmak, dünden bugüne bir şeyleri taşımak ve
onları yarına aktarmak oldu. Bunun için yazılar yazdım, radyo
programları hazırladım. Bugün elimde bütün yılı kaplayan bir
kişisel ajandam varsa yaklaşık yirmi yılda attığım adımlar
sayesinde.
Ankara’da hayatımı değiştiren mekânların Kızılay civarında
olduğunu az önce söyledim. Bu bir türlü meydan olamayan meydan,
memleket tarihinde de bir kırılma noktası. 1960 yılının başlarında
bu noktada yapılan bir buluşma, sonrasında yaşanacakların
habercisi. Duymuşsunuzdur: 555K parolasıyla simgelenen bir buluşma
bu. Uzun söylersek, 5. ayın 5. günü saat 5’te Kızılay’da… 27 Mayıs
öncesinde yapılan sivil eylemlerden. Hayır, orduyu göreve çağırmak
için değil, Adnan Menderes başkanlığındaki hükümete itirazlarını
dillendirmek için yapılıyor bu buluşma. Öğrencilerin çağrısıyla
yapılıyor ve memleket tarihinin ilk sivil itaatsizlik eylemi olarak
tarihe geçiyor.
Öğrencileri harekete geçiren, Orman Fakültesi öğrencisi Turan
Emeksiz’in 28 Nisan’da Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi önünde
öldürülmesi. 20 yaşındaki genç, polisin silahından çıkan bir
kurşunla hayatını kaybetmişti. Nâzım Hikmet, onun ardından
(sonrasında Timur Selçuk tarafından bestelenecek ve yorumlanacak
olan) “Hürriyet Marşı”nı yazdı: “Beyazıt’ta şehit düşen / silkinip
kalktı kabrinden, / ve elinde bir güneş gibi taşıyıp yarasını /
Yıktı Şahmeran’ın mağarasını.” Yeni Türkü ve Fuat Saka tarafından
ayrı ayrı bestelenecek bir diğer Nâzım Hikmet şiiri “Beyazıt
Meydanı’ndaki Ölü” de bu olayı anlatıyor. Mevzu hakkında yazılmış
bir Enver Gökçe şiiri ise yıllar sonra Ahmet Kaya sayesinde
dolaşıma girdi: “Hay bu nasıl devran? / 28 / Nisandı / Yavri / Hey!
/ Ham / Meyveyi / Kopardılar / Dalından.” Şarkının Büyük Ev
Ablukada yorumu ayrıca muazzam.
Şarkılar, sivil tarih oluşumunda en önemli belgeler. Şunu
unutmamak gerekiyor: Dinlediğimiz şarkının bir yerinde muhakkak
güne/döneme dair bir done var. Anlayacağınız, şarkının tarihe mâl
olması için illa siyasî olması gerekmiyor. Şiirler, hikâyeler,
romanlar, oyunlar ve filmler de öyle. Onları tarihle
ilişkilendirerek okuduğunuzda/seyrettiğinizde bir anda bambaşka bir
açıdan bakmaya başlıyorsunuz. Cemal Süreya’nın “Bursa’da ipek çeken
kızlar”ı anlattığı şiiri misal… Şöyle dizeler içerir: “Görmeğe
alıştığımız nice yazlar / Kimleri alıp götürdüler ama kimleri… /
Karanfil bıyıklı genç teğmenleri / Ak saçlı profesörleri,
öğrencileri / Adları şuramıza işlemektedir”
Cemal Süreya şiirinin başlığı “555K”. Şair, o gün Kızılay’da
toplananlar arasında. Yanında okul arkadaşı Altan Öymen de var.
Yakın çevresinde yer alan Sezai Karakoç, o gün o buluşmaya gitmemiş
ama 2 Mart 1990 tarihli Diriliş’te rastladığımız “hatıralar”ında
günün fotoğrafını çekmiş: “Saat 5 olunca Kızılay mahşeri bir
görünüm alır. Çünkü: O saatte memurlar dairelerinden çıkarlar.
Esasen memur kenti olan Ankara’da bilhassa Yenişehir, bu saatte
oluk oluk memurların bulvara boşaldığı yerdir. Bakanlıklardan,
hatta şirket bürolarından çıkan çoğu genç insan, Kızılay’dan
Sıhhiye’ye doğru yürürken, daha önceden gelmiş öğrenciler de toplu
gösterilerine başlıyorlardı.(…) Denildiğine göre, Mülkiyeliler
Birliği’nde bir grup öğrenci, başlarında keman çalan, müzisyenliği
olan idareci mesleğinde bir sınıf arkadaşımız (o sırada Ankara’da
bulunuyor) ‘Gazi Osman Paşa Marşı’nı mızıka ile söyleyerek
Yenişehir’e çıkıyorlarmış. Sıkıyönetim olduğundan askerler gelip
alıp götürüyor onları ve biraz ilerde salıveriyor.”
Aynı günü, Orhan Duru’nun günlüğünden okuyalım: “(…)
Yenişehir’de yeni bir gösteri. Kalabalık önce ‘Dağ Başını Duman
Almış’ı söylemeye başladı, sonra eski bir şarkıya geçtiler. ‘Osman
Paşa’ şarkısı. Herkes bilir. Hatırlamıyorum şimdi güftelerini.
Fakat Osman Paşa’yı İsmet Paşa diye söylüyorlardı. Polisler
nümayişi dağıtmakta güçlük çekti. Bu arada süvarilerin geldiğini
gördük. Dolaşanlar ıslıkla aynı türküyü söylüyorlardı. Kalabalığın
verdiği yüksek heyecan. Polis nümayişçileri copla dağıttı. Bir
kadın çığlık attı.”
Orhan Duru, 5 Şubat 1959 tarihinde yeni defterine şu notu
düşmüş: “İşte yeniden. Uzun zaman var ki bırakmıştım günlük
tutmayı. Yeniden bulunca böyle güzel bir defter, yazmak isteği
doğdu içime. Hem arada olan bitenler var. Neler neler anlatacağım
ben size kağıtlar.” Anlattıkları, 27 Mayıs’ı hazırlayan günler.
Polis, baş köşede. Yaptığı, halka zulmetmek ve korku yaratmak.
Tanıdık, değil mi?
27 Mayıs sonrasında, en çok polisin ortadan kalktığına
seviniyor, Duru. Ferit Edgü’ye yazdığı 16 Haziran tarihli mektupta
şu cümleleri kuruyor: “Ankara’da 27 Mayıs’ta bu yana hiç polis yok.
Polis elbiseli adamlar yok. Polis suratlılar hiç yok. Bu ara bunun
için çok seviyorum Ankara’yı. Çıldırıyorum hiç polis yok diye. Ne
güzel! Gereksiz bir şey galiba polislik. İnsanları suç işlemeye
itenler polisler miydi yoksa? (…) Meyhanede, kerhanede, yolda,
önünde, arkada konuşmalarını dinleyen bir polis yok.” Orhan
Duru’nun “polis yok” diye tarif ettiği, asker dolu sokaklar. 27
Mayıs kimilerince “devrim” olarak kabul edilir ama aslında bir
darbedir. Evet, sonrasında Türkiye’nin gördüğü en özgürlükçü
anayasa hazırlanmıştır ama bu, darbeyi hoş görmemizi
gerektirmez.
Yukarıdaki satırları YKY tarafından yayımlanan bir kitaptan
aldım: “Ferit Edgü & Yüksel Arslan’a Gençlik Mektupları (1957-72)
ve ‘27 Mayıs’ Günlüğü, Orhan Duru, 2015”. 27 Mayıs romanlara,
şiirlere, filmlere konu oldu. Şarkı derseniz, bizzat bir marşla
kaderi çizildi. Bugün 58. yılını devirdiğimiz darbe, Demokrat Parti
iktidarını ortadan kaldırdı ama sonrasında çok şey yaşandı.
Kızılay, memleketteki ilk sivil itaatsizlik eyleminin merkezi.
Kişisel tarihimde “sivil itaatsizlik” adımını atmama yol açan
mekânları barındıran merkez aynı zamanda… Ankara’ya geldiğim yıl
henüz 16 yaşındaydım. O yıllarda seçme yaşı 20’ydi ve ben dört yıl
sonra oy kullanabilir duruma geldim. Oyumu verdiğim ilk seçim, 1995
genel seçimleri. 24 Aralık’ta, sandık başına gittiğimde mührü
nereye basacağımı çok iyi biliyordum. Fiilen çalıştığım bir
kampanya yapılmıştı ve slogan basit ama güzeldi: “Oylar kelebeğe!”
Hiç tereddüt etmeden oyumu işaret edilen yönde kullandım.
Sonrasında da yönümü değiştirmedim. İlk oyumu HADEP’e verdim, 24
Haziran’da mührü HDP’ye basacağım. Bunu da tarihe bir not olarak
düşeyim.
Cemal Süreya şiiri “555K” şu dizelerle sonlanır: “Biz şimdi
alçak sesle konuşuyoruz ya / Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz
ya / Anamız çay demliyor ya güzel günlere / Sevgilimizse çiçekler
koyuyor a bardağa / Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız /
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler / Biz şimdi yan yana
geliyoruz ve çoğalıyoruz / Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün
hürlüğün havasını / İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz”
“Bir”lik güzel şey. Dayanışma da öyle. 24 Haziran, güzelliğin
ortaya çıktığı, “hürlüğün havası”nı “bir ağızdan tutturduğumuz” gün
olsun. Hep söylüyorum: Şarkılar o gün güzelleşecek.