Hasret Gültekin: '22 yaşındaydı, âşıktı, yaktılar...'

Yangının öncesinde ve yangın sırasında yaşanan “ihmaller”, bize Sivas Katliamı’nın bilinçli, örgütlü bir güç tarafından yapıldığını, birtakım otoritelerin bunlara alenen göz yumduğunu göstermektedir.

Abone ol

“Hasret güzel bir çocuktu. Güzel bir arkadaştı. Ben Hasret’i çocukluğundan tanırım. Stüdyoda çalıştığımız zamanlar Şirinevler’den saz getirip götürürdü, akort yapardı. Ufacık bir çocuktu. Yaşıyla birlikte boyu da büyüdü, aklı da büyüdü. Yaktılar…”

Ahmet Kaya’nın bir programda bu sözlerle andığı Hasret Gültekin, sadece onu tanıyanlarca değil, türkülerini dinleyen milyonlarca insan tarafından da büyük bir özlemle hatırlanmaya devam ediyor. 2 Temmuz 1993’te 32 canla beraber yobazlar sürüsü tarafından katledildi Hasret. Ondan geriye türküler, ondan geriye devrimci-demokrat bir duruş ve ondan geriye büyük bir boşluk kaldı.

22 yaşındaydı.

Peki bir insan 22 yıllık bir hayata neler sığdırabilirdi?

1 Mayıs 1971’de Sivas, İmranlı’da dünyaya geldi Hasret. Ailenin altıncı çocuğuydu. Kendinden önceki beş çocuk kız olduğu için ailesi ona “Hasret” adını vermişti. 

Çocukluğunu saz ve söz içinde geçirdi Hasret. Müziğe erken yaşta meyletmesinin sebebi de zaten buydu. Annesi Hace Hanım Gültekin’in anlattığına göre; Hasret bir gün evin kömürlüğünde sapı kırık, tek teli kalmış bir bağlama buldu ve onunla oynamaya başladı. Büyüklerinden gördüğü gibi bağlamayı kucağına oturttu ve kendince çaldı durdu.

Biraz biraz kendini bilmeye başlayınca babası gidip ona bir cura aldı. Kırık saplı, tek telli bir bağlamanın tedrisatından geçen Hasret curayı görünce iyice heveslendi. Bir yandan çalmayı öğrenirken bir yandan da sevdiği türküleri ezberlemeye çalıştı. Zaman zaman annesiyle birlikte taziye evlerine gittiğinde orada okunan Türkçe-Kürtçe ağıtları da belleğine kazıdı. Diğer bir deyişle, kulağı da gönlü gibi açıktı.

İsmini yavaş yavaş duyurduğu yıllarda pek çok yerden davet almaya başladı. Üşenmedi, gitti çaldı. Her gittiği yerden alkışlarla uğurlandı. Ancak bütün bunlar Hasret için yeterli değildi. Onun aklında nicedir bir albüm yapma fikri vardı. Oturdu, bir de albüm üzerine çalışmaya başladı.

“Gün Olaydı” adlı ilk albümünü yayınladığın 16 yaşındaydı Hasret. Anonim türkülerin yanı sıra, Hasan Hüseyin Korkmazgil’den, Ahmed Arif’ten, Enver Gökçe’den aldığı bazı şiirlere besteler yaptı, ayrıca sözü ve bestesi kendisine ait olan türkülere de imza attı.

Bunlardan biri de “İnsan Oğluyum” adlı parçaydı:

Ben şu üç günlük dünyada
Ahvali bin destan olmuş insan oğluyum
Ayrı kalmaz gündüz gece
Kapkaranlık olmuş dünya
Karanlıktan aydınlığa erişen yolum
Ahvali bin destan olmuş insan oğluyum

Hasret’in ilk albümünden sonra yaptığı çalışmaları hep yukarı doğru seyretti, her seferinde kendini aşmaya çalıştı. Bunun en büyük göstergelerinden biri de tezeneyi bırakıp şelpe tekniğinde ustalaşmasıydı.

1989 yılında çıkardığı “Gece ile Gündüz Arasında” adlı ikinci solo albümünde de insanın çektiği eziyete, isyana ses oldu. Âşık Fezai’den el alıp;

Benim her günüm karalı
Paramparça olsun dünya
Üstünde gamlar dolanır
Döne dursun çarkın dünya

dedi.

1991’de yayınladığı “Rüzgârın Kanatlarında” adlı üçüncü solo albümüyle genç yaşında edindiği ustalığı dört bir diyara kabul ettirdi. Sadece iyi bir söz yazarı, yanık sesli bir icracı ve hünerli bir bağlamacı olduğu için bu mertebeye ermedi; o aynı zamanda ağırbaşlı yapısı ve sosyalist çizgisiyle de öncü bir sanatçıydı.

Vakti seherde açılır perde
Düştüğün yerde derman sendedir
Düşmüşüm kaldır mihnetim oldur
Ağlarım güldür derman sendedir

diyerek geçmişi şimdiyle, derdi dermanla buluşturdu.

Solo albümlerinin yanı sıra pek çok usta isimle beraber ortak albümlerde söyledi. Pek çok albümün de direktörlüğünü üstlendi, bağlamasını çaldı. Genç yaşında hem müzik piyasasına hem konser sahnelerine hem de insanların yüreğine kuruluverdi.

Tarih 1993’ü gösterdiğinde Almanya’da eşi Yeter Gültekin ile birlikteydi Hasret. Yeter Hanım o sıralarda hamileydi. Hasret, özellikle davet edildiği Sivas’taki Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak istiyor ama Yeter Hanım’a kıyamadığı için tereddüt ediyordu. Ne var ki Yeter Hanım’ın yanına akrabaları geldi, Hasret de dört gün sonra dönmek üzere yola çıktı.

Eşi Yeter Hanım’ı her gün aradı Hasret ama 1 Temmuz’da Aziz Nesin’e yapılan sözlü saldırılar başta olmak üzere, girişilen irili ufaklı kışkırtmaları anlatmadı. Eşini endişelendirmek istemedi. Bir gece evvelden de, 2 Temmuz’da köye gideceğini, o yüzden arayamayacağını söyledi.

Yeter Hanım 2 Temmuz’da ondan telefon gelmemesini ilkin buna yordu ancak vakit ilerleyip de haberleri görünce kendinden geçti. Onlarca kişi otelin etrafını sarmış, akıllarını yitirmiş şekilde tekbir getirerek büyük bir yangın başlatmışlardı.

Yeter Hanım apar topar hazırlanıp Sivas’a doğru yola çıktığında tek düşündüğü şey Hasret’i görebilmekti. Ne var ki onu görmesiyle bayılması bir oldu.

Bundan sonrasına dair Yeter Hanım bir röportajında şunları anlattı:

“5 Temmuz’da hastaneye kaldırıldım. 4 saat kadar kaldım. Orada iki hemşire, Hasret’in geldiğinde nabzının vurduğunu ve o akşam morga konmadığını, özel bir odada tutulduğunu söyledi… Kızlardan biri fark ediyor, başka bir arkadaşını çağırıyor, nabzı var, oksijen çadırına alabilirsek kurtarabiliriz diyor. Ancak bir doktor gelip onları dışarı çıkarıp kapıyı kilitliyor. Kızlar yan odanın camından geçmeye çalışıyorlar, geçemiyorlar. Hasret ertesi gün morga konuyor. Kızların bunları anlattıkları saatler gece yarısındaki saatler ama bundan önce Hasret’in ölümü haberlerde söylenmişti. Ölen ilk birkaç kişi arasında ismi geçiyordu.”

Bir başka ilginç detay ise şuydu. Hasret sırt çantasına sarılmış bir halde bulunmuştu. Çantanın içindeki paraya, kameraya, ses kayıtçısına ve boş kasetlere dokunulmamış, sadece kayıt yapmış olan makaralar “çalınmıştı”. Evet, Yeter Hanım’a bunun bir hırsızlık olabileceği söylenmişti ve hırsız ne hikmetse sadece bu makaraları alıp gitmişti.

Bütün bu detaylar, yangının öncesinde ve yangın sırasında yaşanan “ihmaller”, bize Sivas Katliamı’nın bilinçli, örgütlü bir güç tarafından yapıldığını, birtakım otoritelerin bunlara alenen göz yumduğunu, bu güçlerin de kendilerini gizlemek ve meşrulaştırmak için halkı kışkırttıklarını göstermektedir.

Peki gerçek failler kimdi?

Sadece hapse atılanlar mı?

Katliam yeteri kadar aydınlatıldı mı?

Cevabı bulunamayan her soru, yeni sorular doğurmaya devam ediyor...

Toplatılır yazılarım,
yakılır dizelerim,
kurutulur gözlerim,
geride genç ölüm kalır.

diye yazmıştı Hasret “Bu Gece Bendeki Canıma” adlı şiirinin son dörtlüğünde.

22 yaşındaydı.

Âşıktı.

Yaktılar!