12 Eylül en büyük kötülüğü o top sahasında yaptı

12 Eylül’ün kırkıncı yılında onun verdiği en büyük zararın ne hapishaneler ne işkenceler ne de tutuklanan binlerce insan olduğunu düşünüyorum. Küçük bir işçi mahallesindeki o futbol sahasında toplanıp ne okuldan ne de ailelerinden alamayacakları büyük bir politik/kültürel birikimi alan genç çocukların bir başka dünyaya açtıkları kapıyı kapatarak en büyük kötülüğü yaptı askeri cunta.

Abone ol

Gazete Duvar'ın haber toplantısında, "12 Eylül’ün kırkıncı yılı" dendiğinde bu kadar geride kaldığını duymak garip geldi. Zaman yaşayanlar açısından galiba sayıların ötesinde bir şey. Geçmiş, sayılarla ifade edildiği kadar uzak gelmiyor insana. Oysa 12 Eylül gecesini aradan geçen kırk yıla rağmen bütün ayrıntıları ile hatırlıyorum. Üstelik kırk yıl sonra yine aynı mahalleye dönüp, o geceyi yaşadığım fırının yüz metre yakınında oturmaya başladım. Fırın da hâlâ çalışıyor hâlâ ekmek üretiyor...

1979-80’de şehrin kıyısının başladığı yer bile sayılabilirdi Bayrampaşa Kartaltepe… Türkiye’de 'gecekondu'ların, yani köyden kente göç edip çalıştıkları fabrikaların etrafına yerleşmeye başlayan işçi mahallelerinin ilk örneklerinden birisidir belki. Hemen arkamızda babamın da çalıştığı çamaşır makinesi üreten Hoover fabrikası, sonradan mahallenin içinde kalan, bir zamanlar Necmettin Erbakan’ın müdürlüğünü yaptığı Pancar Motor, Grundig durağı, hâlâ aynı adla anılan pil fabrikası Berec ve irili ufaklı yüzlerce torna, tekstil atölyelerinin olduğu bir sanayi bölgesi vardı.

Elbette böyle bir bölgede solun tüm renkleri de bulunurdu.

BİR İŞÇİ MAHALLESİNDE GENÇLİK ÖRGÜTÜ

Bu işçi mahallesinin biraz okuyan, biraz ilgili tüm gençleri bir sosyalist örgütün doğal üyeleriydi. Benim içinde bulunduğum sosyalist gençlik örgütünün geniş kapsamlı toplantılarının altmış yetmiş kişiden aşağı yapılmadığını hatırlıyorum. Bugün otogar, İkea, Forum İstanbul hatta Jet Fadıl’ın ünlü dolandırıcılık hikâyesinin yaşandığı 'Caprice Gold'un bulunduğu alan buğday tarlalarının ve bizim de hafta sonları maçlar yaptığımız bir top sahasının olduğu bir araziydi. Bizim gençlik örgütümüz bir yıl önce sıkıyönetim tarafından yasaklanmıştı ama sanki hiçbir şey değişmemiş gibi toplantılarımızı bu alanda yapmaya devam ediyorduk. En önemli faaliyet 'yayınlar'ın dağıtımıydı. Bakkallara bırakılır, hafta sonunda satılmayanlar geri alınırdı. Bakkalların bu işe çok gönüllü olduğunu hatırlamıyorum. Galiba solun bölgedeki gücünden çekinmenin de bu 'gönüllü' bayilikte biraz rolü vardı.

Solcu öğretmenlerin öğrencileri tiyatrolara götürdüğü, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal kitaplarının değiş tokuş edilerek okunduğu bir dönemdi.

1980 yazı bitmiş, okulların açılmasına belki bir kaç gün kalmıştı. Yaz tatilinde mahallenin iki fırınından birinde çalışıyordum. En fazla yedi sekiz kişinin çalıştığı küçük bir fırındı. Ama mahalledeki gençlik örgütü olarak elbette fırına da el atmıştık. Hafta sonları fırında el altından poğaca, simit filan pişirir mahallenin tek futbol sahasında gençlere satış yapardık. Patron görmezden gelmek zorunda kalır, gelirimiz de siyasi faaliyetimiz için azımsanmayacak bir destek olurdu.

12 Eylül olduğunda, 'okumasa da bir meslek sahibi olur' düşüncesiyle babamın tercihiyle gönderildiğim endüstri meslek lisesinin birinci sınıfının bittiği yaz döneminde işte o fırında çalışıyordum.

DARBEYİ BİR EKMEK FIRININDA KARŞILADIK

12 Eylül gecesini sabah mahallenin bütün bakkallarına dağıtılacak ekmeğin hamurunun hazırlanmasına giriştiğimiz o gece yarısı öğrendik. Önce önde bir cip arkasında bir 'cemse' asker, fırının önünde durdu. Herhalde adres filan soracaklarını düşünürken aranan adresin biz olduğumuzu anladık! Başlarındaki rütbesini hatırlayamadığım subay, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime el koyduğunu" fırındaki tek 'yetkili' olarak gördüğü bana tebliğ etti. Arkasından sertçe, “fırında ekmek üretimini durdurun” dedi. Bu kısım çok aklıma yatmadı ama zaten fırına ekmekleri henüz sürmemiştik. Subay, fırın sahibinin nerede oturduğunu sordu. Patron hemen karşı apartmanın üçüncü katındaydı. Subay ve iki askerle birlikte dairesine çıktık. Kapıyı çaldım ama dönem gece yarısı çalınan kapıların çok hoş karşılanmadığı bir dönemdi. Haliyle patronun gelmesi uzun sürdü. Korkuyla kim olduğumu sordu. Cevap versem de kapı hemen açılmadı. Ben “askerler geldi sizi çağırıyorlar ordu yönetime el koymuş” deyince “hangisi sağcılar mı, solcular mı” sorusu geldi doğal olarak. “Valla buradalar en iyisi siz sorun” dedim.

Askerler ve başlarındaki subay fırına iki nöbetçi asker bırakıp gittiler. Her ne kadar sabahın köründe fırının önüne gelecek kalabalığı düşünsek de subayın, “ekmek üretimini durdurun “ talimatını tartışacak halimiz yoktu. Ama iki saat sonra aynı subay yine bir cemse askerle gelip, “Yahu yanlış anlamışız. Ekmek üretimini artıracakmışsınız” deyiverdi!

'KADROLAR' BİRER BİRER KAYBOLUYOR

12 Eylül’ün hemen ardından okul başladı. Ve bir kaç öğretmenimizin gözaltına alındığını öğrendik. Çevremizde bulunan sosyalist örgütlerin kadroları birer birer ortadan kaybolmaya başladı. Fakat bizim için sanki hâlâ bir şey değişmemişti. Her ne kadar eski etkinliğimiz kalmasa da faaliyeti dahada artırarak devam ettirecektik. Bayrampaşa Endüstri Meslek Lisesi'nin torna tesviye bölümünde okuyan ikinci sınıf öğrencisiydim. Ortadan kaybolan kadroların yerini almamız uzun sürmedi. Halkımız üstün önsezisi ile gelenin nasıl bir şey olduğunu anlamıştı. Bu yüzden etrafımız kısa sürede boşalsa da biz her gece 'yazılamaya' çıktığımız, gündüz lise önlerinde 'kuşlama' yaptığımız yoğun bir sürecin içine girdik. (O zamanlar 'yazılamaya çıkmak', 'kuşlama yapmak' gibi bize özel bir jargon vardı.) 'Yazılama' bir elde fırça diğer elde boya kutusu duvarlara cunta aleyhine yazılar yazmaktı. Gecenin karanlığında ana caddeden askeri cemseler geçerken ara sokaklarda yazılama yapmanın heyecanı büyüktü.

'Kuşlama' daha da zevkliydi. Patates baskılar yada ilkel bir yöntemle elle dizilen harflerle avuç içi kadar kağıtlara sloganlarımızdan başlayarak bir kaç cümleden oluşan sözler yazardık. Ama tabii bunların yüzlercesinin tek elde yapılması bayağı uzun süren bir işlemdi. Sonra bu kağıt parçaları tam okuldan çıkarlarken öğrencilerin üzerine atılıverir, 'kuş' gibi süzülerek yere inerlerdi. Bu faaliyetler arttıkça her okulda iki polis, iki asker görevlendirildi. Bazen okula girerken askerler üzerimizi arardı. Ama elbette okula bunları sokmanın bin türlü yolunu bulmuştuk.

Arada örgütten ince pelur kağıtlara basılmış yayınlar gelirdi. Bunlardan birinde yazılanları hiç unutmuyorum. "Edirne’den, Kars’a kadar faaliyet yürütüldüğü ve mücadelenin yükseldiği" söyleniyordu. 17 yaşında bir genç olarak, “herhalde bizim buralarda durum kötü “diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yıllar sonra o dönemi konu edinen bir romanda, roman kahramanının “herhalde bizim bölgede durum kötü” dediği cümleleri okuyunca dönemin 'ruhunu' daha iyi anlayacaktım...

Elbette ülkede bir askeri darbe olduğunun farkına varmayan bu 'faaliyet' fazla uzun sürmedi. Randevuya gelmeyen bir arkadaşa ne olduğunu anlamaya çalışırken o arkadaş siyasi polisi okula getirdi.

Sansaryan Han, 1970'lerin sonu...

SANSARYAN HAN'IN TABUTLUKLARI

Sansaryan Han, Türkiye siyasi yaşamında önemli bir binadır. 17 yaşında bir lise öğrencisi olarak o kapıdan bir akşam üzeri içeri girdiğimde Mihri Belli’den, Deniz Gezmiş’e, Aziz Nesin’den, Vedat Türkali’ye kadar nice devrimcinin buradan geçtiğini bilmiyordum. En üst katlardaki, binanın üstüne sonradan yapıldığı belli olan üstü açık bir koridora sıralanmış küçük hücrelere konulmuştum.

Eskiler hücrelerinin küçüklüğünden dolayı buraya “tabutluk” dermiş. Büyük ihtimalle bunlar aynı hücrelerdi. Uzandığınızda bir insan boyunu biraz geçiyordu. Genişliği de belki yarısı kadardı. Bundan sonrasında uzun uzun ünlü 12 Eylül işkencelerini anlatmayayım. Ama içinde yedi-sekiz kişinin kaldığı konulduğum hücrede yakalandığında gazetelerden ismini okuduğum bir örgüt liderinin ilk tavsiyesini hatırlıyorum. Bana, “Sadık bu akşam seni alırlar. Eğer buradan çıktıktan sonra ilk sola dönersen durum vahim. Eğer koridorda biraz gittikten sonra dönersen biraz daha hafif atlatacaksın demektir” demişti. Elbette gözlerimiz bağlı götürüldüğümüz için bunu mesafeyi hesaplayarak anlayacaktım. Ben durumu uzun koridordan geçerek nispeten hafif atlattım. Randevuya gelmeyen arkadaşın ismini verdiği dört kişi burada yirmi gün kaldık. Gözaltı süresinin üç ay olduğu o dönem için bu kısa bir süreydi. Ben 'hafif' atlatmış sayılsam da geceleri başlayan insan çığlıklarını yirmi gün boyunca dinlemek bir başka işkenceydi.

Çoğunlukla genç çocuklardık. Gençliğin verdiği o canlılığı o ortamda bile yansıttığımızı hatırlıyorum. Bir akşam hücreler arası şarkı yarışması yapmaya karar vermiştik. Fakat bizim hücrede değil sesi güzel kimse, şöyle az buçuk iyi marş söyleyebilecek kadar yetenekli kimse bile olmadığı için kendimizi 'jüri' seçtik. Yarışmanın galibi kim oldu hatırlamıyorum ama içeride duran polisler duruma bir süre sonra fena sinirlenmişlerdi. İçlerinden birisi bildiği bütün küfürleri sıralayarak 'sesimizi kesmemiz' için bağırdı. Ama her akşam en ağır işkenceleri yaşayan bu siyasi tutuklulara polis o anda farklı ne yapabilirdi ki?

O yıllarda İbrahim Tatlıses’in “bir mumdur, iki mumdur” diye başlayan türküsü çok ünlüydü ve bütün hücreler, “bir ceryan, iki ceryan bu ne biçim ceryandır memur bey/bir falaka iki falaka bu ne biçim falakadır memur bey” diye bu türküden uyarladıkları bir nakaratı söylemeye başladılar. Polis küfürler ederek gerisin geriye nöbetçi odasına geri döndü.

GAZETECİLİKTE İLK ADIM ŞUBE MUHABİRLİĞİ

Yıllar sonra İstanbul Basın Yayın’ın son sınıfında okuyan bir öğrenciyken yeni çıkacak bir gazetenin haber müdürü nedense bana polis muhabirliğini uygun görmüştü. Yedi yıl sonra aynı kapıdan bir gazeteci olarak ikinci kattaki basın odasına girdim.

Ülkede artık Turgut Özal dönemi yaşanıyordu. 1983 yılında seçimleri kazanıp başbakan olmasından sonra Özal 87’deki seçimleri de almıştı. Yani bugün 'demokrat' olarak hatırlanan darbe ürünü iktidarının ikinci dönemiydi. Şubenin basın odasında başımızda artık emekliye ayrılması gereken yaşlı bir polis dururdu. O zamanlar karakollarda yakalanan adli tutuklular önce buraya getirilir kayıtları yapılır sonra tekrar karakola götürülürdü. Biz de emniyetin yaptığı basın açıklamalarından ve gelen bu tutukluların hikâyelerinden haber çıkarmaya çalışırdık.

Bir sabah biraz erken gelmiştim şubeye... Erken dediğim de saat en fazla sekiz buçuk filan olmalı. Basın odasına girerken bir anda yıllar öncesinden aşina olduğum o çığlıklar tekrar yankılandı Sansaryan Han’ın kubbesinden aşağıya doğru. Normalde sokakta yürürken bir insan çığlığı duyduğunuzda irkilirsiniz, sese doğru bakarsınız. Oysa burada bir bürodan diğerine evrak taşıyan memurlar, sabah mesaisine başlamış polisler ya da gece mesaisini bitirip dışarı çıkanlar koridorlarda sanki böyle bir ses yokmuşçasına yürüyorlardı. Çığlıklar, o mekânın 'doğal' ve sıradan bir parçasıydı...

GAZETECİLER İŞKENCENİN FOTOĞRAFINI ÇEKİYORLARDI

12 Eylül gazetelerinin birinci sayfalarında masaya dizilmiş yayınları, kitapları ve bazen de silahların arkasında duran insanlar görürdünüz. Sansaryan Han’da artık siyasi tutuklu olmasa da aynı uygulama devam ediyordu. Yakalanan bir mafya grubunun basın açıklaması vardı. Şubenin bu açıklamasının yapılacağı pencereleri olmayan geniş bir odasına girdiğimde bir masanın arkasında dizilen yedi-sekiz kişiyi hatırlıyorum. Benden biraz daha tecrübeli 'şube muhabiri' Sezai, birini işaret ederek, “Bak ilerde ismini çok duyacaksın bu Alaattin Çakıcı” dedi. Benimse dikkatimi daha çok gruptakilerden bazılarının neden tek ayaküstünde durdukları çekmişti. Adamlar bazen bir ayaklarının, bazen diğer ayaklarının üstünde duruyorlardı. Sezai’ye bu durumu sorduğumda gülerek “Anlamadın mı, falakadan ayakları şişmiş dinlendirmek için önce birinin sonra diğerinin üzerinde duruyorlar” dedi. İşkence polis teşkilatında öylesine bir 'gelenekti' ki bir dizi gazetecinin önünde sergilenmesinden bile kimse rahatsızlık duymuyordu. Gazeteciler için de kanıksanmış bir durumdu bu.

Bugün 12 Eylül’ün kırkıncı yılında onun verdiği en büyük zararın ne hapishaneler ne işkenceler ne de tutuklanan binlerce insan olduğunu düşünüyorum. Küçük bir işçi mahallesindeki o futbol sahasında toplanıp ne okuldan ne de ailelerinden alamayacakları büyük bir politik/kültürel birikimi alan genç çocukların bir başka dünyaya açtıkları kapıyı kapatarak en büyük kötülüğü yaptı askeri cunta.

Dünya edebiyatından klasiklerin, Yaşar Kemallerin, Aziz Nesinlerin hatta çocuk edebiyatının en güzel örneklerinden Jules Verne kitaplarının “aman kitap olmasın” korkusuyla yakıldığı, çöplere atıldığı bir dönem yaşandı. Bu öylesine bir boşluk yarattı ki köylerin, şehirlerdeki işçi mahallelerinin, gecekonduların gençliği için bu açık bir daha kapatılamadı. Yok edilen sadece sol örgütler değildi, ülkede büyük bir kültürel boşluk yaratılmıştı. O boşluğu mafya, dini cemaatler, uyuşturucu satıcıları doldurdu. O günlerde politika ile ilgilenmeyen yaşıtlarımız için biraz küçümseyerek söylediğimiz “lümpenlik”, bugün bir 'yaşam biçimi' haline geldiyse bu 12 Eylül’ün başarısıdır. Amaçladığı ve yarattığı asıl tahribat da budur.