90’ların ortalarında -hangi yıl olduğunu tam olarak
hatırlamıyorum- üniversitedeki öğrenci oluşumunun hazırladığı bir
takvim asılıydı öğrenci evimizin duvarında. Takvimde politik
kutlama ve anma günleri özel olarak işaretliydi ve en büyük yıldız
da 1 Mayıs’ın üzerindeydi. Bundan yaklaşık bir on yıl sonra, aynı
günlere özel önem atfeden bir başka takvimi, askerliğimi yaparken
görecektim. Bu kez aynı tarihler ‘yıkıcı’ potansiyelleri yüzünden
işaretlenmiş, güvenlik önlemlerinin üst düzeye çıkacağı günleri
gösteriyordu. İki takvimin çarpıcı örtüşüklüğü hiç çıkmadı
aklımdan. Kolektif belleğin hem kapsayıcılığını hem de çoklu
yapısını gösteren bir örnek bu; muktedirlerin de direnenlerin de
önemi üzerinde ortaklaştığı, her birisinin kendi siyasal
performansını ortaya koyacağı, döngüsel bir zamansallığın nirengi
noktaları. 1 Mayıs, tarihsel özgüllükleri nedeniyle, bu noktaların
en öne çıkanı; Türkiye’de toplumsal muhalefet açısından en büyük
bir araya geliş günü.
1 Mayıs’ın toplumsal muhalefet açısından biricikliği onu kamusal
mekânın siyaseti üzerine konuşmak için de ideal bir örnek yapıyor.
Dahası, yine tarihsel birikimiyle, Taksim Meydanı’nın da -tüm ülke
için- 1 Mayıs’ın biricik mekânı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz;
her 1 Mayıs’ta iktidarın Taksim’i abluka altına alışında
somutlaştığı gibi. ‘Taksim ısrarı’nın hem iktidar hem de toplumsal
muhalefet açısından anlamı üzerine düşünmek için mekân odaklı bir
bakış açısı verimli olacaktır.
KAMUSAL MEKÂN VE POLİTİKA
‘Kent hakkı’ der Lefebvre, ‘özünde kent merkezine dair bir
haktır’. Bu basit önerme, kenti politik bir topoğrafya olarak
tanımlar. Burada merkez soyut anlamda iktidara işaret eder; kentsel
iktidarın parçası olmayı, siyasal özne olarak görünür olmayı ve
karar süreçlerine katılmayı anlatır kent hakkı. Merkezin somut
karşılığı ise kamusal mekândır. Fiziksel konumlarından bağımsız
olarak, bir yandan kentsel gündelik hayatın, diğer yandan da
kolektif bellekte kent mekânlarına dair biriken anlamların
yoğunlaşmasıyla tanımlanır kamusal mekânlar. Böyle bakıldığında,
gündelik pratiklerin ve toplumsal anlamların renklendirdiği
bilişsel bir haritadır ortaya çıkan.
Kamusal mekân, sahne olduğu tarihi kırılmalar kadar,
barındırdığı sürekliliklerle de yer tutuyor kolektif bellekte.
Zira, bunlardan sadece ilkinin biriktiği yer kolektif belleğin
kapsayıcı niteliğine sahip olmayacak, sadece ikincisinin biriktiği
yer ise zaten özel bir öneme kavuşamayacaktır. Bu iki boyutun
birlikteliği -ve bu birlikteliğin kamusal mekân için gerekliliği-
ise bu mekânı ‘pürüzlü’ hale getirir: kamusal mekân ne basitçe
kalabalığın mekânıdır ne de sadece politikanın. Bu birliktelik,
aynı zamanda, gündelik hayatın dışında, kentin merkezinden uzakta
meydanlar inşa etmenin bunları kamusal mekân yapmaya yetmeyeceğini
de, 1 Mayıs kutlamalarını tarihsel süreçte öne çıkmış kamusal
mekânlar yerine bu meydanlara yönlendirmenin anlamsızlığını da
gösterir.
İktidar açısından, toplumsal muhalefetin ‘Taksim ısrarını’
‘masum bulmayan’, kentin ve
siyasetin kolektif belleğine dair açık, ısrarlı ve nobran bir
anlamazlıktan gelme söz konusu. Bu tutumun basit bir görmezden
gelme değil, Taksim’in kolektif bellekteki siyasal anlamını ve onun
meşruiyetini yıpratmaya ve silmeye yönelik aktif bir tutum olduğu
açık. Ancak şunu da gözden kaçırmamak gerek: muktedir açısından
Taksim’i yasaklamak, hele bunu bugün Anayasa Mahkemesi kararına
rağmen yapmak, açıkça iktidarını yeniden üretmenin, kurallardan
bağışık kılmaya uğraştığı otoritesini tahkim etmenin mekânsal bir
stratejisi.
BEDEN VE GÜNDELİK HAYAT
1 Mayıs’ı Taksim’de –veya herhangi bir kent merkezinde-
kutlamanın mekânsal çözümlemesi için çok önemli bir başka nokta ise
yukarıda andığım ve kent merkezini tanımlayan iki dinamik (kentsel
gündelik hayatın sıradanlığı ve kolektif bellekte biriken
anlamların özelliği) arasındaki gerilimli ilişki. Herhangi bir
mitinge katılmış bir kişinin hissettiği şey miting anında hem o
kent parçasının hem de o eylemi deneyleyerek var eden bedenin
başkalaştığıdır. Bir mitingde bedenler gündelik hayatın uysal
sıradanlığı içindeki gibi davranmaz. Sıradan bir günde aynı mekânda
anormal görünecek davranış, eylem anında birden normalleşir. Aynı
şey mekânın kendisi için de geçerlidir. Araçlara tahsis edilmiş
mekân yayalarca işgal edilir, bilindik haliyle kentsel yaşantı
durur, bir başka kentsel durumun olasılığı açılır. Kent birkaç saat
sonra eski halinde dönse de, bu olasılık, yaşanan deneyimden
artakalan bir tortu olarak hem kolektif belleğe, hem de kentin
bilişsel topografyasına kazınır. Bu deneyimin tortusunu oluşturan
şey ise tam da gündelik hayatın kesintiye uğratılmasıdır. Miting
katılımcıları, yaptıkları eylemin tanımı gereği kentin rutin
akışını kesintiye uğratmak, bedenleri ve sloganlarıyla görünür
olmak, yarattıkları alternatif kentsellik deneyimini gündelik
rutininin içine hapsolmuş kentliye göstermek isterler.
Her miting katılımcısının deneyimle bildiği bu durumu yine
Lefebvre’e referansla soyutlayacak olursak, kentte süregiden
gündelik hayat yabancılaşmanın yuvasıdır ve ürettiği tekdüzelikle
bireyi pasifize eder. Ancak aynı kentsellik ve barındırdığı
gündelik hayat, beklenmedik olanın ve anlık kırılmaların da
yatağıdır; sonsuza dek yinelenecek bir döngü gibi görünen sıkıcı
kentsel akış kopmaya uğradığı yerde beklenmedik durumlar,
alternatif mekânsal pratikler ve öngörülmedik toplumsal deneyimler
üretebilir. 68 Paris’inin meşhur sloganıyla söylersek ‘kaldırım
taşlarının altındaki kumsal’ bir anda görünür olur. Ya da daha
‘bizden’ ve güncel bir örnekle, bir anda ‘her yer Taksim, her yer
direniş’ olur.
İKTİDARIN MEKÂNSAL AYGITLARI
Kent mekânına dair siyasal pratiklerin bir yanında bedenlerin
dolaysız hareketi varsa, diğer yanında da iktidarın kontrol ve
denetim teknolojileri bulunuyor. Son yıllarda literatürde yer bulan
‘yeni askeri şehircilik’ kavramı, güncel kontrol teknolojilerinin
giderek daha çok ve açıkça askeri bir mantıkla kentsel gündelik
hayat üzerinde etkinleşmesini anlatıyor. İktidarın kentin politik
topoğrafyasını yorumlayışı, bu anlamda, askeri bir terim olan
‘istihkâm’ mantığına dayanıyor. Terim, sözlük anlamıyla siper,
korunaklı bölge anlamına gelirken, askeri terminolojide doğal ve
yapılı çevreyi manevraya uygunluk açısından inceleyen ve çevrenin
bu boyutunu çeşitli müdahalelerle artırmaya veya azaltmaya çalışan
uzmanlığı anlatır. 2024 1 Mayıs’ının en çarpıcı fotoğrafı,
İstanbul’un tarihsel katmanlarının tam da istihkâmcı bir bakış
açısıyla yorumlandığını gösteriyor. Tarihi Valens Sukemeri,
Saraçhane’de toplanan ve Taksim’e yürüyüşe geçecek olan kitlenin
önünde bariyer kurmak için uygun bir mevzi olarak görülmüş.
İstihkâmcılığın İngilizce karşılığı olan military
engineering (askeri mühendislik) tanımına uygun şekilde, 1600
yıl önce kente su getirmek için inşa edilen mühendislik ürünü,
bugün kitlesel akışın önünü kesmek için seferber ediliyor.
Yukarıda da vurguladığım gibi, kamusal mekân fiziksel olduğu
kadar bilişsel de bir mekân; kolektif belleğimizde yeri var ve
mekâna ilişkin toplumsal anlamlar burada birikiyor, katmanlaşıyor
ve tortular biriktiriyor. Ama bu tortu, bazı tarihsel anlarda da
billurlaşıp berraklaşıyor; tıpkı 2013’ün Haziran’ında olduğu gibi.
Dahası, bu billurlaşma, kolektif bellekte yeni nirengi noktaları
inşa ediyor. Bu anlamda 1 Mayıs ve Taksim ilişkisinin artık bir de
Gezi Direnişiyle belirlendiğini de akılda tutmak gerekiyor.
Muktedir açısından iki ağacı kesecekken öngörülemez bir direncin
ortaya çıkabileceğini, direnenler açısından ise birkaç haftalığına
da olsa özgür ve müşterek bir yaşamın imkânını hatırlatıyor,
hatırlatacak.
Bu yıl da hukuksuz bir şiddetle engellendi 1 Mayıs’ın Taksim’e
kavuşması. Olsun. 1 Mayıs ile Taksim (burada rahatlıkla, daha genel
olarak ‘kamusal mekân’ da diyebiliriz) arasındaki, Cemal Süreya’nın
dizeleriyle söylersek, ‘işgalci bir aşk’; ‘Samanlık sevişenin
diyor/ Başka şey demiyor’.