'AKP İktisadı' neden başarısız oldu?

AKP döneminde piyasaya fazla güvenilmesi ve devlet aygıtının stratejik bir şekilde kullanılmaması, parti yönetimin zaman ufkunun dar olması ve yerleşik kurumların baskılanması eşitlikçi, sürdürebilir ve akıllı bir refah artışının ortaya çıkmasını engellemiştir.

Google Haberlere Abone ol

Ensar Yılmaz*

2002 sonunda iktidara gelen AKP’nin geçen sürede uyguladığı ekonomi politikaların temel karakteristiği düşünülmeden, partinin bugünlere nasıl bir Türkiye bıraktığı anlaşılamaz. Bu yazıda amacım AKP’nin ekonomi politiğine odaklanmak. Bunu da, 2013 yılından beri çok daha kötüleşen iktisadi performansı üzerinden değil de, parti yönetiminin iktisadi yaklaşımının temel dinamiklerini ve bunların sonuçlarını tartışarak yapmak istiyorum.

2003-2020 dönemi AKP’nin tek parti olarak iktidarda kaldığı yaklaşık 18 yıllık bir periyodu kapsamaktadır. Bu da Türkiye’de “tek parti döneminden” sonraki en uzun tek partili dönemdir. Bu yüzden de bu dönemin ekonomi politiği “AKP iktisadı” diye karakterize edilmeyi hak ediyor. G. Kore, Tayvan ve Çin’in bugün geldikleri düzeyi 30-40 yılda kat ettiklerini düşünürsek, tek parti idaresinde geçen bu dönemin bir ülke ekonomisini belirli bir düzeye getirmek için yeterli bir zaman dilimi olduğu açıktır. Fakat maalasef AKP döneminde ortaya çıkan iktisadi refah eşitlikçi, sürdürebilir ve akıllı (bilgi-temelli) bir karaktere sahip olamadı. AKP, 1990’lı yıllara kıyasla temel makroekonomik göstergelere bakıldığında, belli bir döneme kadar iyi sonuçlar elde etti. Enflasyon, faiz ve bütçe açıkları düştü. İktidar dönemi boyunca gerçekleşen büyüme oranı, Türkiye ortalamasına yakındır. Bu anlamda karşılaştırmalı olarak bir başarısızlık da söz konusu değildir. Yani ülkenin kan değerleri düzeldi. Fakat bu aynı zamanda ülkenin yapısal iktisadi sorunlarını daha da görünür kıldı. Makroekonomik göstergeler, evet bir takım problemlerin semptomları olsalar da, aynı zamanda temel iktisadi problemleri perdeleme riski de taşırlar. Onlarla uğraşmaktan ülkenin uzun dönem refahını belirleyen temel sorun alanları göz ardı edilir. Yani hastanın kan değerlerinin iyiye gitmesi, onun yürüyebilmesini veya koşar adımlarla arzu edilen yöne doğru yol alabilmesini garanti etmez.

AKP iktidar olduğu dönem boyunca, başarılı olarak düşünüldüğü ilk yıllar da dahil, Türkiye’yi yapısal dönüşüme tabi tutacak bir iktisadi perspektife sahip olmadı ve yapısal iktisadi konuların çoğunda başarısız oldu. Başarısız olduğu temel alanları şöyle sınıflandırdım: (i) cari açık, (ii) işsizlik, (iii) teknolojik yetersizlik ve (iv) gelir dağılımı eşitsizliği. İlk önce bu alanlardaki düşük performans düzeyini göstermek, sonra da bunun nedenleri üzerinde durmak istiyorum.

(i) CARİ AÇIK

AKP yönetimi cari açık problemini çözemedi. Bunu basitçe temel birtakım istatistiklere bakarak görmek mümkün. Burada kullandığım verilerin önemli bir kısmı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Merkez Bankası ve diğer resmi kurumların verileridir. Cari açık oranı 1990-2002 döneminde yıllık ortalama olarak eksi yüzde 0.5 civarındadır, fakat bu oran 2003-2019 döneminde yaklaşık eksi yüzde 4.5’tir. Bu da yaklaşık 9 katı kadar daha kötü bir açıktan bahsettiğimiz anlamına geliyor. Hatta şunu da ifade edelim, 1990-2002 döneminde maksimum cari açık oranı (2000 yılında) yaklaşık eksi yüzde 3.7 iken, AKP’li yıllarda maksimum cari açık oranı (2011 yılında) bunun çok ötesindedir, yaklaşık eksi yüzde 9.7 civarındadır. 1990’lı yıllarda cari açık (eksi 3.7, 1.9) aralığında dalganırken, bu oran AKP döneminde (eksi 9.5, 1) gibi daha geniş bir aralıkta dalgandı. Yani cari açığın hem düzeyi hem de volatilitesi yükseldi. AKP döneminde cari fazla verilen tek bir yıl vardır, o da 2019 dönemi olan kriz döneminin uzantısı bir yıldır. Bu da, temelde Türkiye ekonomisinin verdiği tipik bir fiyat reaksiyonudur. Yapışkan bir cari açık sadece bir sayı değildir. Ülke ekonomisinin işleyiş dinamiğine dönük temel ipuçları verir. Bunları şöyle sırayabiliriz: ülkenin yüksek teknojili bir üretime sahip olamadığını, bir tüketim ekonomisine evrildiğini, dış şoklara açık hale geldiğini (sermaye hareketleri ve döviz kuru dalgalanmaları) ve borçlanma dinamiğinin sürdürebilir olmaktan uzaklaştığı (açığın finansmanının güçleşmesi) gibi...

(ii) İŞSİZLİK

Benzer periyotları kıyaslayarak işsizlik için de basit bir performans karşılaştırması yapabiliriz. 1990-2002 döneminde işsizlik, (6.5, 10.3) aralığında hareket etti, ortalamada ise yaklaşık yüzde 8 düzeyinde bir işsizlik söz konusu. Oysa 2003-2019 döneminde (9.2, 13.5) gibi çok daha geniş bir işsizlik aralığı söz konusudur ve işsizlik ortalaması ise yaklaşık yüzde 11 düzeyindedir. Yani önceki döneme göre yaklaşık 3 puan daha yüksek. 2001 krizi sonrası oluşan işsizlik düzeyini çıkarttığımızda, AKP döneminin işsizlik düzeyi, bir önceki dönemin her yılından daha yüksek olduğu gibi, minimum işsizlik düzeyi de 1990’lı yılların maksimum işsizlik düzeyinden daha fazladır. Diğer yandan, işgücüne katılım oranı hem 1990’ların başındaki düzeyden hem de dünya ortalaması olan yüzde 60’tan daha düşüktür, yaklaşık yüzde 53’tür. Yani Türkiye hem zaman üzerinden hem de mekan üzerinden daha kötü bir durumdadır. İşgücüne katılım oranı bu kadar düşükken işsizliğin bu kadar yüksek olması çok daha ciddi bir problemdir. Bu dönemin yüksek işsizliğinin ardında daha yapısal nedenler arayabiliriz, örneğin işgücüne katılım oranındaki (özellikle kadın işgücünde) nispî artış, yatırım yetersizliği, verimlilikte artış veya sermayenin emeği ikame etmesi gibi. Bunlar akademik olarak araştırılabilir, fakat bu, işsiziliğin bu kadar yüksek olduğu gerçeğini değiştirmez. İşsizlik de sadece bir sayı değildir. İşsizliğin yüksekliği, ekonomide emeğin yeterince absorbe edilmediği, ülke üretim kapasitesinin yeterince büyümediği, ciddi anlamda mutsuz bir insan topluluğunun olduğu, sosyal sorunların ve politik istikrarsızlığın arttığı anlamına gelir.

(iii) TEKNOLOJİK YETERSİZLİK 

Bir ülkenin üretim teknolojisinin düzeyini ve değişimini gözlemek için çok sayıda değişken kullanılabiliriz. Bunlar Ar-Ge harcamaları, patent sayıları, bilimsel yayınlar veya insan sermayesini temsilen PISA skorları olabilir. Bence tüm bu göstergelere tek tek bakmak yerine onların bir çıktısı gibi düşünebilecek “yüksek teknolojili ürünlerin toplam ihracattaki oranı”na bakmak yeterli olur. Bu oran önemli, çünkü ülkenin sadece teknoloji düzeyini değil aynı zamanda uluslararası düzlemde karşılaştırmalı konumunu da gösterir. Türkiye’nin ihracatında yüksek teknolojili ürünlerin oranı oldukça düşüktür, yaklaşık olarak yüzde 3 civarındadır ve son 20 yıldır bu oranda bir iyileşme söz konusu değildir. Ülkenin karşılaştırmalı durumunu anlamak için de şu rakamlar yeter bence; aynı oran Meksika için yüzde 20, İsrail yüzde 23, Şili yüzde 7, Bulgaristan yüzde 10, Brezilya yüzde 15, Çin yüzde 31 ve G. Kore için yüzde 30 civarındadır. Bu da şu anlama gelir, Türkiye’de üretimin teknolojik niteliği uzun süredir hem zamanla hem de karşılaştırmalı olarak pozitif anlamda ciddi bir değişlikliğe ve dönüşüme uğramadı.

 

(İV) GELİR DAĞILIMI BOZUKLUĞU

Yine basit bir istatistik üzerinden gidersek, Türkiye’de gelir eşitsizliğinin 2000’lerin başından itibaren nasıl bir performans gösterdiğini anlayabiliriz. Bunun için Gini katsayısına bakarsak, 2000’li yılların başında 0.44 olan değer, 2016 yılına kadar 0.38 değerine geriledi, bu yıldan sonra tekrar yükselerek 2019 yılında 0.40’ın üstüne çıkmıştır. Yani bu dönem boyunca yaklaşık 0.04 puan düşerek nispi bir iyileşme söz konusudur (katsayının düşmesi eşitsizliğin azalması anlamına gelir). Bu düşme nispi anlamda bir başarı olarak görülebilir. Fakat başlangıç değerinin çok yüksek olmasının nispi düşmeyi kolaylaştırdğı açık. Bu oranın gelişmiş Avrupa ülkelerinde 0.30’un altında olduğunu da unutmayalım.

Devletin söz konusu dönemde yeniden dağıtım konusunda ne kadar başarılı olduğunu görmek için, piyasa-gelir Gini’si (vergiler ve sosyal transfer olmadan önceki gelir) ile yeniden-dağıtım sonrası gelir Gini’sini karşılaştırmak gerekir. Bu, bize artan oranlı gelir vergisi ve sosyal yardımlarla gelir eşitsizliğinin ne kadar düzeldiğini gösterir. 2019 yılında piyasa-gelir Gini’si yaklaşık 0.44 iken, yeniden dağıtımla bu sadece 0.04 puan düşerek 0.40 olarak gerçekleşmiştir. Oysa bu oran OECD ortalaması için 0.17’dir (0.46’dan 0.29’a düşme). Bu da piyasaların neden olduğu eşitsizliği, Türkiye’de olanın tersine, devletin ciddi anlamda düzelttiği anlamına gelir. Diğer yandan, fonksiyonel gelir dağılımına baktığımızda (emek ve sermayenin milli gelirden aldığı paylar açısından), 2003’ten itibaren emek gelirinin milli gelir içindeki payında ılımlı bir iyileşme görülse de, bu çok sınırlı düzeydedir (son birkaç yıldır kötüleşme dahi söz konusu). Diğer bir eşitsizlik göstergesi coğrafi gelir eşitsizliğidir. Türkiye’de ilgili dönemde coğrafi gelir dağılımında da ciddi bir iyileşme söz konusu değildir. Ülkenin batı ve doğusu arasında ciddi bir refah ayrışması vardır. 2018 yılının TÜİK rakamlarına göre Türkiye’de kişi başı ortalama gelirin yüzde 50’sinden daha düşük gelire sahip 13 şehir var ve bunların tamamı da doğu illeridir. Sonuç olarak, gelir dağılımı da basit bir gösterge değildir. Yüksek gelir eşitsizliği ekonomide yoksulların nispi anlamda refahlarının bireysel, fonksiyonel ve mekansal olarak yeterince iyileşmediğini, iktisat politikalarının sağlıklı bir sosyal devlet perspektifine dayanmadığını ve bu sorunun da büyük oranda piyasaya havale edildiğini gösterir.

 

'AKP İKTİSADI' NEDEN BAŞARISIZ OLDU?

Bu sorunun cevabını ilgili aktörlerin temel motivasyonlarını, kendi aralarındaki etkileşimi ve içinde bulundukları yapının onlara sunduğu fırsat ve kısıtları dikkate alarak analiz edebiliriz. Bunları dikkate aldığımda, AKP’nin temel stratejik alanlarda gösterdiği başarısızlığın sebeplerini kısaca şöyle sıraladım: (a) piyasaya fazla güven ve devletin stratejik önemini ihmal etme, (b) stratejik zaman ufkunun daralması ve (c) politik kapsayıcılığın daralması ve kurumsal güven kaybı.

(a) PİYASAYA FAZLA GÜVEN VE DEVLETİN STRATEJİK ÖNEMİNİ İHMAL ETME

AKP, iktidarının başından beri devletin ve piyasanın hangi alanlarda başarılı olabileceğine dair bir makro stratejik vizyona sahip değildi. Bunun nedenlerini ve yarattığı sorunları açıklamaya çalışacağım.

(i) AKP’nin iktidara geldiği dönemlerde ülkenin özellikle enflasyon, faiz oranı ve bütçe açığı gibi temel makroekonomik göstergelerinde, devlet ekseninde ortaya çıkan ciddi sorunları vardı ve tartışmalar da bu eksende dönüyordu. AKP iktidarının ilk yıllarında bu sorunların tamamı neredeyse çözüldü. Bu durum iki önemli algı yarattı. Bunlardan biri, büyük bir iş başarıldı düşüncesi. “IMF’ye borç verir hale geldik” derken ifade edilen de tam da budur. Fakat bu, AKP’nin kendisine fazlasıyla güvenmesine ve dolayısıyla yapısal sorunlar karşısında daha derinlemesine düşünmek yerine daha kolaycı yöntemler izlemesine neden oldu. İkincisi, “piyasa başarı sapması” dediğim durum. Sorunların önemli bir kısmı devletin bozucu etkisinden kaynaklandığından bunları çözmek, “sorun devlet, çözüm piyasa” düşüncesinin egemen olmasına neden oldu. Bu düşünce doğru gözüküyordu çünkü devlet, borç talebini kıstığında faizlerin, para arzını kıstığında enflasyonun düşmesi ve piyasada çarkların dönmesi ile de artan vergi gelirleri ve düşen faiz ödemeleri ile bütçe dengesinin kurulması mümkün hale geldi. Fakat bu durum aynı zamanda ülkenin yapısal sorunlarının çözümünde de piyasaya güvenilebileceği gibi bir yanılsama yarattı ve bu yüzden devlet aygıtının stratejik imkanları göz ardı edildi.

(ii) Bu dönemde konjonktürel olarak da piyasaya güvenmek oldukça cazipti. Dünyanın birçok ülkesinde sol partiler bile piyasanın etkinliğini daha fazla vurgulamaya başladılar ve dahası 'Çin bile başarısını piyasaya borçluydu' düşüncesi yaygındı. Bu da, AKP yönetiminin devletin stratejik önemini küçümsemesine neden oldu. Bu eğilim özelleştirme politikasında daha netti. AKP yönetimi, bir an önce devletin mümkün tüm iktisadi alanlardan çekilmesi gerektiği konusunda konjonktürel bir baskı içinde buldu kendisini. Bu yüzden de özel sektör alanını daha da genişletmeye çalıştı. Hatta bugünlerde para politikasının önemli arka-kapı kurumları ve kredi merkezleri haline gelen Halk Bankası ve Vakıfbank bile bir dönem özelleştirme programı içindeydi. Bunları yaparken AKP yönetimin piyasa aktörlerinin hangi alanlarda ve nereye kadar başarılı olabileceklerine dair bir zihinsel pratiği yoktu.

(iii) Bu dönemde çoğu iktisatçının bir başarı olarak gördüğü bütçe disiplinine sadık kalınmasını da birçok açıdan problemli görüyorum. Bence sadece temel hizmetler ve altyapı harcamaları ekseninde tasarlanan bir bütçe, Türkiye gibi kalkınma problemleri olan ülkeler için başlı başına bir başarı olarak görülemez. Bütçe dengesine sadık kalınmasında bütçe açığının yarattığı komplikasyonlarla oluşan “kriz hafızası”nın çok etkisi olduğu açık. Fakat bu durum aynı zamanda, AKP’nin ekonomide devletin rolü konusunda daha stratejik düşünmesini de engelledi. Bu yüzden de, AKP özel sektörün girmediği veya başarısız olduğu sektörlere (teknoloji üreten alanlara) ve coğrafi bölgelere daha etkin ve adil bir üretim planlaması ile girmedi. Bununla birlikte, bütçe dengesine sadık kalma çabası aynı zamanda vergilerin yeniden etkin ve adil bir şekilde tasarlanmasını da sekteye uğrattı. Vergi gelirlerinin artan oranlı bir yapıya dönüştürülmesi yerine, tek seferli gelir artışlarından faydalanma yolu tercih edildi. Sonuç olarak, gelir kaynakları açısından etkin ve adil olmayan, harcama düzeyi ve kompozisyonu açısından da strateji barındırmayan bir bütçe ortaya çıktı. Tüm bunlar da “kriz hafızası”nın neden olduğu bir “sıkı bohça” tedirginliğinin sonucu olarak gelişti. Son dönemde eklenen beşinci vergi diliminin ise etkin ve eşitlikçi bir kaygıdan ziyade, 1990’lı yıllardakine benzer üretken olmayan kamu harcamalarının finansmanına dönük olduğu açıktır.

(iv) AKP yönetiminin stratejik zihin dünyasında teknolojik gelişme kaygısı hep var oldu. Bunda yönetici kadrolarının kalkınmacı bir dünya görüşünden gelmelerinin de katkısı var. Bu kaygının sonuçlarını artan Ar-Ge harcamalarının milli gelir içindeki payından veya artan teknopark sayısından da görebiliriz. Fakat bu çabaların başarı düzeyi yukarıda da değindiğim gibi çok sınırlı kaldı. Bunun da en büyük sebebinin bu konuda piyasaya fazla güvenilmesinde ve devletin rolünü küçümsemelerinden kaynaklandığını düşünüyorum. Günümüzde devletin yardım ettiği, dahil olduğu, kolaylaştırdığı her inovasyon süreci piyasa başarı hanesine yazılmaktadır. Oysa biliyoruz ki tarihsel olarak da günümüzde de büyük teknolojik hamlelerin kaynağında büyük oranda devlet vardır. Almanya ve Japonya’nın teknolojik gelişiminde devletin rolü için basit bir tarih kitabına bakmak yeterlidir. UCL Üniversitesi'nden ekonomist Mariana Mazzucato, ABD’nin “teşebbüsçü devlet” yaklaşımı içinde yüksek teknolojinin gelişimine nasıl dahil olduğunu detaylı bir şekilde anlatır. Buna göre, internet, GPS, HTML dili, Google arama motoru, dokunmatik ekran ve yüz tanıma gibi teknolojik yeniliklerin hepsi devletin finansal destek verdiği veya direkt dahil olduğu çabaların sonucunda ortaya çıkmıştır. Apple ve diğerleri için anlatılan garaj hikayeleri özü itibariyle şehir efsanesidir. Apple kamu kaynakları tarafından finanse edildi. NASA’sız bir SpaceX’i düşünebilir miyiz? İlaç şirketlerinin devletten aldığı bilimsel araştırma ve fon yardımı, internet ve elektronik firmalarından çok daha fazladır. Bence, eğer dünya gerçekten ABD’nin teknoloji başarılarını taklit etmek istiyorsa piyasadan çok devlete bakmalıdır. Devletlerin teknoloji alanında kamusal fayda ve risk üstlenme gibi özel firmaların sahip olmadığı üstünlükleri vardır. Bu yüzden, devlet hem aktif bir aktör hem de regülatif bir yapı olarak piyasa içinde yer alabilmekte ve onu yönlendirebilmektedir. Dolayısıyla, teknoloji açığı, özünde bir “devlet açığı”dır.

AKP maalasef bu tür teknoloji yaratan süreçleri etkin bir şekilde yönlendiremedi. Sonuç almak konusunda piyasa aktörlerine fazla güvendi. Gelişmiş ülkelerdeki firmaların teknolojik donanım üstünlüğününün yerli firmalar için yarattığı dezavantajlar bile başlı başına devletin bu anlamda sisteme daha fazla dahil olmasını gerektirirdi. Kurulan teknoparklardaki “kolaycı firma davranışı” ile bunların gerçekleşmeyeceği öngörülmeliydi. Ve son dönemdeki teknoloji düzeyini artırma çabalarının da askeri alana çekilerek çok şahsileştirildiğini düşünüyorum. Şahsi çabaları küçümsemiyorum kesinlikle, ama bu kadar teknik kurumu olan bir devletin teknolojiyi geliştirme çabasının çok daha sistematik olması gerektiğini de kabul etmek gerekir. En son haliyle teknoloji vizyonu mesire alanlarında “teknoloji festivali”ne dönmüş durumdadır.

(v) Büyük kamu projelerinin gerçekleştirilmesinde de özel firmalar lehine bir pozisyon alındı. Bunu kamu-özel ortaklıklarında devletin projeden tamamen dışlanmasında ve bir müşteriye dönüştürülmesinde görüyoruz. Büyük bir projenin sadece yapılıyor olması başlı başına değerli bir şey değildir. Projenin maliyet boyutu, kamusal refahı, uzun dönem etkinliği ve ekolojik etkisini dikkate almak zorundayız. Fakat çoğu kamu-özel ortaklı projede bunlar çok dikkate alınmadığından hem devlet hem de tüketici refahının aleyhine bir durum oluştu. Bu sürecin yarattığı diğer önemli bir sorun da, kamu ihalelerinde sınırlı sayıda belirli firmalara yönelik politik tercihlerdir. Bu durum, sadece uzun dönem kamu faydasını zedelemekle kalmadı, aynı zamanda piyasanın etkinlik işlevini de ortadan kaldırdı. Kamu ihaleleri özü itibariyle bir fiyatlandırma tekniğidir ve herkese açık olmaları piyasa rekabeti açısından önemlidir. Fakat şeffaf olmayan ihalelerde “piyasa firmaları”ndan ziyade “politik firmalar” öne çıktı. Bu, bence piyasanın daha kötü bir versiyonudur. Çünkü böyle bir yapı, rekabeti dolayısıyla etkinliği zedelediği gibi, politik firmaların kamu denetimlerini de etkisiz hale getirir. Bu anlamda bu tür bir kamu politikası bizim ders kitaplarında gösterdiğimiz bir “kamu başarısızlığı” durumunun ötesinde bir “eşanlı kamu ve piyasa başarısızlığı” durumu ortaya çıkarmıştır.

(vi) AKP’nin dış piyasalarla entegre olma biçiminde de stratejik bir planlama söz konusu değildi. Global piyasaların yönlendirmesine tabi oldu. Bunda ilk dönem büyümesinde dış konjonktürün sağladığı kolaylıkların (global likiditenin artışı) verdiği bir güven etkisi de olabilir. AKP döneminde ülkenin global finansal sistemin imkanlarına bağımlılığı ve kırılganlığı aslında 2013’te FED’in faiz artırmaya başlaması ile çok net görüldü. Bu tarihten sonra finansal sermaye akımlarının yavaşlaması ile birlikte makroekonomik göstergelerde ciddi bir bozulma yaşandı. 2018’de ortaya çıkan sarsıcı krizin, özünde 2008 global kriz sonrası firmaların artan döviz borçlanmasının bir sonucu olduğu unutulmamalı. Türkiye, tarihinde ilk defa mikro düzeyde yani firma düzeyinde bu kadar ciddi bir krizle karşı karşıya kaldı ve bunun etkileri hâlâ devam etmektedir. Bugün “çıkar lobileri var” derken şikayet edilen şeyin özünde ülkenin dış finansal piyasalarla entegre olma biçimine dönük bir sorun olduğunu anlamamak vardır. Finansal olanın zaman ve mekan üzerinden akışkanlığının yarattığı tahrip edici güç de bu “anlamama halini” ülke için daha maliyetli hale getirmektedir. Ve ilginç bir şekilde finansal piyasaları bir regülatif alan olarak görmek yerine bir “komplo alanı” ilan etmek ve idari kararlarla sürekli baskılamak finansın doğasını bilmemektir.

AKP döneminde dış dünya ile ilişkilerinde doğrudan yabancı yatırımlar (DYY) da önemli bir rol oynadı. Hem cari açığın kapatılmasında hem de olası üretim kapasitesinin arttırılması açısından ciddi anlamda DYY girişi oldu. Fakat bu dönemde gelen yaklaşık 160 milyar dolarlık DYY girişinin önemli bir kısmı üretime direkt katkısı olmayan hizmet sektörüne geldi, gelen yatrımın sadece yüzde 20’si imalat sektörüne geldi. AKP, gelen DYY’nin mevcut üretimin niteliğini arttırması ve teknoloji transferi sağlaması için ciddi bir çaba göstermedi. Zamanında Japonya’nın lisanslama, ters mühendislik (bir ürünün nasıl tasarlandığını uygulayarak öğrenme sürecidir) gibi veya Çin’in yerel firmalara teknoloji transferini zorunlu tutması gibi stratejik yöntemlerin hiçbirini etkin bir şekilde kullanmadı.

Cari açık problemi temelde bir fiyat (maliyet ve döviz kuru) ve üretimin niteliğine dönük bir durumdur. Döviz kuru ile oynamak, malın maliyet ve niteliği ile oynamaktan daha kolaycı bir ekonomik tedbirdir. Bir firmanın kolayca ithalat yaparak kâr ettiği ve/veya düşük katma değerler ekleyerek ihracat yaptığı bir ülkede, cari açığın kronik bir girdap yaratacağını öngörmek zor olmasa gerek. Son dönemlerde azalan rezervler ve artan dış borcun yarattığı baskıdan kaçınmak için başvurulan ithalat tarifeleri, zaman içinde iç üretimin miktarı ve niteliğine yönelik daha stratejik olarak kullanılabilirdi. Ülkenin ithalata bu kadar açık hale gelmesi, “olgunlanmamış sanayileşme” gibi bir durum yaratmasa da bir tür “niteliksiz sanayileşme” gerçekleştiğini söyleyebiliriz çünkü sanayinin hem toplam istihdam hem de toplam üretim içindeki payı 1990’lı yıllara göre daha kötü değildir fakat üretimin niteliği için aynı şeyi söyleyemeyiz.

 

(B) STRATEJİK ZAMAN UFKUNUN DARALMASI

AKP kadrolarının stratejik zaman ufku, ülke için uzun dönemli bir kalkınma planını tasarlamak için yeterince uzun değildi. İktidarda geçen zaman diliminde ufuk daralması kısmen politik bir sürecin sonucu olabilir, fakat vizyon sahibi olmak aynı zamanda bir tutum, anlama ve görme biçimidir ve parti yönetimi bu vizyona sahip değildi. Bu durumun ortaya çıkmasında üç önemli faktörün rol oynadığını düşünüyorum.

(i) Ufuk daralması, kısmen demokratik yapının verdiği bir kısıtlamanın sonucudur. Partilerin planlamalarını seçim periyodu ile sınırlandırmasından kaynaklanan fiili bir durumdur. Bu hemen hemen dünyanın her tarafında böyledir. Fakat özellikle yapısal sorunu olan ve daha uzun ufuklu planmaya ihtiyacı olan gelişmekte olan ülkeler için daha ciddi bir problem oluşturur. Özellikle siyasi atmosferi daha gergin ve çatışmalı ülkelerde planlama periyodu daha da kısalır. Bu durum, AKP iktidarda olduğu dönemde de kendisini çok açık bir şekilde gösterdi. AKP son dönemlere kadar muhalif gruplar karşısında kendisini tehdit altında hissetti. 18 yıllık uzun bir dönemden bahsetsek bile, parti her seçim dönemini birbirinden bağımsız düşünme eğilimi gösterdi. Türkiye’nin sert politik çatışma ortamı AKP’yi “ayakta kalma” politikalarına itti. Bu da büyümenin niteliğinden çok büyümenin düzeyi ile ilgilenmesine neden oldu. Üretim arzının niteliğinden çok, talebi canlı tutmaya odaklandı. Sürekli yeniden paketler açılmasının özünde hep bu sabırsızlık hali var oldu ve bu piyasa aktörlerine de yansıdı. “Hayek üçgeni”ndeki yatay zaman boyutu hep kısa kaldı, yani üretim daha sofistike bir nitelik kazanmadığından üretim aşamaları yatırım mallarına göre çok daha kısa olan tüketim malları ile sınırlı kaldı. İnşaat sektörünün AKP döneminde bu kadar öne çıkmasının arkaplanında da bu “zaman tercihi” olduğunu düşünüyorum. İnşaat sektörünün faize duyarlı olması ve diğer sektörlerle zincirleme-talep ilişkisinden dolayı ekonominin genelinde talebi sürekli canlı tutma işlevselliğinden faydalanıldı. Fakat inşaata yapılan yatırımın uzun dönem ülke üretim potansiyeli ve niteliğine yönelik ciddi bir katkı sunmadığı konusu görmezden gelindi.

Benzer olarak faiz tartışmalarının odağında da bu zaman tercihi olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de faiz oranı ile oynayarak pekala talebi ve büyümeyi etkilemek mümkündür. Dikkat edersek ülkede ne zaman büyüme problemi tartışmaları olsa, faiz tartışmalarına geri dönüyoruz. AKP iktisat politikaları, bu açıdan “piyasa Keynesçi”dir, yani faiz indirimiyle talebi artırmayı bir metot olarak sürekli kullanmaktadır. Bu yüzden de faiz yüksekliği bir tür avantaj gibi durmaktadır çünkü faiz yüksek olduğu için düşürme imkanına sahip olmaktadır. Parti yönetimi faizde bir sıfır-eşik durumu ister mi (faizin sıfırın altına inememe durumu), emin değilim.

(ii) Zaman ufkunun kısa olmasının ikinci nedeni de, AKP’nin belirli bir stratejik planlama ufkuna sahip yetkin bir insan sermayesi kadrosundan yararlanmayı tercih etmemiş olmasıdır. Bir kurumun veya partinin uzun dönem başarısı hangi düşünce kaynaklarından beslendiği ile ilişkilidir. Aslında iktidarının başlangıç yıllarında kendisine politik olarak çok da yakın olmayan farklı düşünce gruplarından aldığı profesyonel yardımla, AKP nitelikli ve uzun dönem perspektifi içeren çok sayıda çalışma yaptı. Fakat AKP, zaman içinde ortaya çıkan politik çalkantılarla birlikte liyakattan çok, sadakat gruplarına yöneldi. Böylece kendi politik angajmanı içinde nispeten daha az nitelikli kadrolarla çalışmayı tercih etti. Bu yeni grupların niteliğini anlamak için iktidara yakın düşünce kurumlarının raporlarına bakmak yeterlidir. Raporların analitik niteliği bir yana, içerikleri yön göstermek ve ufuk açmaktan ziyade, yapılanları “ak”layıcı bir metot izlemek şeklindedir. Bu da çoğu zaman ex-ante tasarım katkısı sunmak yerine, ex-post meşrulaştırma işlevi üstlenmek demektir. Ortaya çıkan durum ise ufuk açmak değil, verili ufka göre maslahatgüzarlık yapmak şeklinde gerçekleşti.

(iii) Bu zaman ufkunun oluşmasında piyasaya güvenin de önemli etkisi var elbette. Yani AKP’nin piyasaya fazla güvenmesi zaman algısını, dolayısıyla sorun çözme niteliğini etkiledi. Piyasanın zaman ufku ile kolektif planlamanın zaman ufku arasında ciddi bir fark olduğu kesin. Bunun yarattığı sorunları yukarıda anlatmaya çalıştım.

(c) POLİTİK KAPSAYICILIĞIN DARALMASI VE KURUMSAL GÜVEN KAYBI

Bu bölümde ileri sürdüğüm gerekçeler son 5-6 yılın kötüleşen makro ekonomik göstergelerinin de en önemli sebebidir. Son 5-6 yıldır kan değerlerinin tekrardan kötüleşmeye başladığı bir döneme girildi. Burada politik olanın ekonomi üzerindeki negatif etkilerini çok daha net görmeye başladık. 2013 Gezi olayları ile başlayan, 2016’daki darbe girişimi ile ivmelenen ve oldukça farklılaşan bir politik atmosferde bulduk kendimizi. Bu dönemin temel karakteristiği demokratik ortamın daralması ve kurum davranışlarında öngörünün azalması oldu. Bu durumun ekonominin dinamiklerini daha kırılgan yaptığı muhakkak. Ben ekonomi ile ilişkisi anlamında kurumsal zaafiyetin, demokratik ortamdaki değişimden daha etkili olduğunu düşünüyorum çünkü pekala daha az demokratik ortamlarda da ekonomik büyüme sağlanabilir. Bunu Çin örneğinde, G. Kore’nin ilk kalkınma yıllarında veya Latin Amerika örneklerinde de görebiliyoruz. Fakat örneğin Çin’deki kurumların davranışsal niteliği ekonomik bir rasyonalite barındırırken, Türkiye’deki kurumların politik bir rasyonalitenin uzantısı birimler gibi hareket ettikleri ortadadır. Bu da belirsizliği ve güvenirliliği azaltan bir faktöre dönüştüğünden, ilgili aktörler iktisadi korunma güdüsü ile hareket etmek zorunda kalmaktadır.

Son olarak, şunu söyleyebilirim, AKP döneminde piyasaya fazla güvenilmesi ve devlet aygıtının stratejik bir şekilde kullanılmaması, parti yönetimin zaman ufkunun dar olması ve yerleşik kurumların baskılanması eşitlikçi, sürdürebilir ve akıllı bir refah artışının ortaya çıkmasını engellemiştir. Daha somut bir şekilde ifade edersem, belirli alanlarda yapılan iyi şeylere rağmen, “AKP iktisadı” yapı olarak, üretimin katma değer niteliği iyileşmeyen (cari açık), üretim kapasitesi sınırlı kalan (işsizlik), yoksul kitlelerin yeterince korunmadığı (gelir eşitsizliği) ve teknolojik yetmezliği belirginleşen bir ekonomidir.

* Öğretim Üyesi, Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat bölümü

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR