YAZARLAR

Akılcılıktan değil zorunluluktan alınan viraj

AB, Türkiye dosyasını Biden’in başa geçişiyle ABD’ye devretti. ABD de geleneksel Türkiye’nin AB üyeliğine destek lobiciliğinden vazgeçti. Erdoğan’dan rejim değişikliği beklentisi yok.

Çıkarcı nitelemesi mi uygun bu dış politika yaklaşımı için fırsatçı mı? Yoksa yanar-döner veya dört kol çengi mi denmeli? Daimi istihza çıkmak sokak, onu geçelim. Ancak şu kadarını teslim edelim, akılcılık veya gerçekçilikten ötürü değil zorunluluktan dolayı alınan bir geniş viraj sözkonusu olan. Çıkışında belki sapantaşı gibi ivmeyi artırarak Türkiye’yi bir başka yörüngeye oturtacak.

Neden zorunluluk? Çünkü daha önce farklı mecralarda ve burada pek çok kez dile getirmeye çabaladığım üzere, zaten kırılgan ulusal ekonomi en kırılgan dönemini yaşıyor. Nedeni de pandemi ve müzmin kötü yönetim. Kuşkusuz “kötü yönetim” oldukça çekingen bir betimleme. Zira sürdürülebilir, doğal aşı kabilinden, yemek tariflerindeki “aldığı kadar” bir yolsuzluk, yozlaşma seçeneği yok. Bu durumu genişleterek “çoklu organ yetmezliği” tanısı koyan saygıdeğer uzmanlar da var.

Dolayısıyla talepkâr taraf Türkiye. “O eski Türkiye yok artık” diye durmaksızın kafamıza kakılıyor ya. İşte, gerçekten o eski, hatta henüz geçen seneki, dayatmacı, kolbükmeci, iddialı, alet çantasına hasbelkader eli uzandığında orada yalnızca kaba güç politikalarını bulan, elde çekiç her sorunu çivi gören, dediğim dedik, yalnız süvari Türkiye yok artık. Başka deyişle ve kısaca, deniz bitti. Kaldık eski ama bu defa AKP öncesi Türkiye’den galat iki çıbanbaşına: Kıbrıs ve Kürt meselesi.

Şimdi konuştuğumuz, yayıldığımız alanlardan ne kadar, nasıl, hangi ödünlere karşılık çekileceğimiz. Aldığımız yanıt ise, “önce derlen toparlan, sonra bakarız karşılıklı oturup müzakere etmeye değer misin?” Yani görüşme odasındayız. Erdoğan ve destekçisi islâmcı-milliyetçi koalisyonun bu sıkıntılı duruma bulabildiği sözde çözüm ise “içeriye karışma yani ben iktidarımı koruyayım da, gerisini hallederiz bir şekil.”

Bu girizgâhı neden yaptım? 14 Haziran’da Brüksel’de pek beklenen ve sonuçta yarısı baş başa, çeviri dahil 90 dakika süren Erdoğan-Biden görüşmesinin bağlamını oturtmak için. O görüşmenin önünde G-7 ve ABD-AB zirvesi, ardında Cenevre’deki Biden-Putin zirvesi vardı. Görüşmenin marjında gerçekleştiği NATO Liderler Zirvesi’nin, haliyle altında Türkiye’nin de imzası bulunan, sonuç bildirgesi de göz ardı edilemeyecek önemde bir belge. Bunların üzerine aralık sonundaki konseyden beri başlayan bir sürecin tepesi gibi de görülebilecek 24-25 Haziran AB Liderler Zirvesi eklendi.

Sondan başlarsak, Dışişleri’nin konuya ilişkin yazılı açıklamasında gözüm kapalı altına imza atacağım tek bir anımsatma var: “Metinde adaylık statümüze atıfta bulunulmasından kaçınılması.” Ölende de, öldürende de kabahat vardır kuşkusuz ama AB ile ilişkilerimizin kimyasının bozulduğu açık. AB Türkiye’nin adaylık statüsünü de, devletlerarası ilişkilerdeki “ahde vefa” ilkesini de yok sayıyor. Ancak Ankara’nın da ısrarla yapmaktan “kaçındığı” bir şey var: Aynaya bakmak.

Tüm bu gelişmeler toplamı, Batı’nın (ABD+AB) Türkiye’ye bakışında bir tür “teknik/politik” ayrımı getiriyor. Belki tehdit algısında, ortak gelecek tahayyülü ve değerler birliği yokluğunda, perakende, parça başı ortaklık denilen de bu zaten. Biraz da “-mış gibi” yapmak demek bu. Nedeni S-400 alımı olan ABD yaptırımları ve YPG’ye keza ABD’nin askeri desteği yokmuş gibi yapmak. Bunları masadan, masanın çekmecesine almak. Sonbahara ertelenen Halkbank davasında Rıza Sarraf’ı ve şimdi SBK’yı da çifte joker olarak elde tutmak. Karşılığında, eğer “karşılığında” demek doğruysa ya da yanı sıra, Türkiye’nin demokrasi, hak ve özgürlükler, hukuk devleti vb. eksiklerini görmezden gelmek.

Sözkonusu resmin içe yansıyan ayağı, düzayak “zart-zurtçu” denilebilecek söylemin devam etmesi yani bizlere yapılan ucuz propagandanın aynen sürmesi. Ancak, alandaki eylemin tamamen başka yöne evrilmesi ve (yerine göre veya) yok olması. Örneklendirelim: Baltık’ta ve Karadeniz’de Rusya’nın NATO tarafından çevrelenmesi ödevine şevkle koşmak. İçinde 49 kez Rusya geçen sonuç bildirgesine imza atmak. Libya’dan eller boş çekilmek ve Vatiye Üssü için bastırmak. S-400 gibi havaya savrulan bir başka devasa kaynakla anlamsızca alınan araştırma gemilerini Antalya Körfezi’ne demirlemek. Yunanistan’la karşılıklı turizm mevsimlerini kurtarmak adına sarmaş dolaş olmak. Laikliği beğenilmeyen Fransa’yla yeniden diplomasi. Mısır, İsrail, SA ve BAE’ye uzlaşı zemini arayışı.

Yeni etmen, Türkiye’nin Kabil Uluslararası Havalimanı’nın güvenliğini üstlenmeye talip olması. Öneriyi desteklediğim, ülkemizin ulusal çıkarlarının korunması için gerekli bulduğum için değil ancak bu diplomatik hamlenin zamanlı ve sonuç almaya yönelik olduğunu teslim ediyorum. Etkisi de görüldü. Anlamı da diplomasi denilen esasen tükenmeye yüz tutmuş sanatın günümüzde çarşı bezirgânlığına indirgenmiş oluşunun kim bilir kaçıncı kez görülmesi oldu. Değerli uzman Yörük Işık’ın benim ArtıTV’deki Dünya Ve Biz programımda Vaşington’un önüne Irak’ın işgali döneminde olduğu gibi dudak uçuklatan bir hesap koyulduğunu ve hafif deyimle ABD tarafını duraksattığını aktardığını da bilvesile not düşelim.

Son olarak, bu kabataslak krokisini çizdiğim arkaplan önünde içe bakan tarafa geri dönelim. Dış politikanın, olduğu gibi iç politikanın uzantısına dönüştüğü hep söylenegeldi. Ben de öyle söyledim. Gelinen yeni aşamadaysa, Batılı muhataplara açılan tezgâh tekniği politikten, iç politikayı dış politikadan ayırmaya yönelik. Fakat özgürlükçü muhalif bakışla bunun oluş biçimi onaylanacak gibi değil. Öyleyse ilk seçimde en azından başkan değiştiğinde herhalde kökten değişecek dış politikanın yeniden içerideki olası (umduğum) dönüşümle uyumlu hale sokulması da bir önemli gündem maddesi olacak.

“Liyakat” deyip geçmek yeterli değil, şimdiden yarını tasarlamakta yarar var. AB, Türkiye dosyasını Biden’in başa geçişiyle ABD’ye devretti. ABD de geleneksel Türkiye’nin AB üyeliğine destek lobiciliğinden vazgeçti. Erdoğan’dan rejim değişikliği beklentisi yok. Tutum değişikliğiyle yetinilip, gündelik işlerin tedviri teknik düzeye havale ediliyor. Kendine “demokratik” yakıştırmasında bulunan muhalefet rejimi dönüştürecekse, dış politikayı da tepeden tırnağa buna göre değiştirmeli. İktidara geldiğinde eli vites kolunun topuzunda olacaksa, güvenlikçi politikaların vites kutusunda “geri” dişlisinin olup olmadığını da birlikte yaşayıp, göreceğiz.     


Aydın Selcen Kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.