YAZARLAR

Ahlat ağacının gölgesinde oturan gençler

Şu ikileme yanıt vermemiz gerekiyor: Türkiye’de gençler yalnızlığı mı simgelemeli, yoksa direnci ve dayanıklılığı mı? Toprağa sayısız ah mı dökülmeli, yoksa umudun tarlaları mı yeşertilmeli? Bu sorulara vereceğimiz yanıt ve uygulayacağımız politika araçları, önümüzdeki dönemde gençliği merkezine alan tüm kamuoyu araştırmalarının da sonuçlarını belirleyecek.

Son bir yıldır, dört yüz elliye yakın röportajdan oluşan bir seri dahilinde sanatın farklı alanlarından “harika gençler” tanıdım. Pandemi döneminin yarattığı mekânsal ve zihinsel kısıtlamalar, insani bağların zayıflaması, bıkkınlık hisleri, her bir gencin hayalleri ve kişisel mücadelesini izledikçe, ailelerinin sonsuz özverilerini öğrendikçe ve onları yakından tanıdıkça, tümü yerini tek bir duyguya bıraktı: umut.

X, Y, Z harfleriyle sınırlandırılan, kimilerine göre oy deposu, kimilerine göre geleceğimizin teminatı olarak görülüp üzerlerine şimşek gibi hedefler yüklenip araçsallaştırılan, yüceltilen ya da yok sayılan gençlerin kendilerine dair gençlik algısını parçalarına ayırıp yeniden inşa ettikleri anlatılara tanıklık ettim.

İçlerinden bazılarına gelecek hayallerini kurmalarında, Yüksekova’dan veya Trabzon’dan seslerini duyurmalarında, daha geniş çevrelere tanıtılmalarında, eğitim burslarına erişimlerinde elimden geldiğince yardımcı oldum, olmaya da devam ediyorum. Bunun, bir açıdan, bu hayatta ardımda bırakacağım bir ayak izi olması da temennim...  

Erken Cumhuriyet döneminin kıt kaynaklarıyla yurtdışına hem de aileleriyle birlikte gönderdiği, tuvalden kuyruklu piyanoya ve insanca yaşam koşullarına dek tüm gereksinimlerinin devlet bütçesinden karşılandığı üstün yetenekli çocuklar gerçekliği karşısında halen bir umut olabileceğine ve bunda da medyanın çok büyük bir etkisi olduğuna inandım.

Çünkü gençlik, sadece 19 Mayıs’larda anımsanacak türden pragmatik bir sözcükten ibaret değildi. Gençliğin hayallerini iliklerime dek hissettim. Ve en önemlisi de onları can ve “kalp” kulağıyla dinledim.

Sınavlardan başlamak üzere her konuda ayrımcılık, torpil, adam kayırma, adaletsizlik, sosyal güvencesizlik, eğitim araçlarına erişimde eşitsizlik, burslarda kayırmacılık, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi toplumun farklı kesimlerini etkileyen sorunlarımız, gençler üzerinde doğrudan ve acımasız etkiler doğuruyor.

Zira kimimizin ileriki yaşlarda yaşadığı zorlukları çoğu zaman çok erken yaşta deneyimleyen farklı alt-kültürlerden gençlerin hayalleri baltalanıyor. Siyasi katılımlarına alan açılmadığı için kendilerini ifade edemiyorlar. Mesleki hayalleri için gerekli finansal destek mekanizmalarından yararlanamadıkları için gelecekte ya işsiz kalıyorlar, ya da Maslak’ta güneş yüzü görmeyen plazalarda sabah 9-akşam 6 mesailerini yüzlerinde ve kalplerinde kocaman bıkkınlık izleriyle tamamlıyorlar.

Dillerindeki kaygılar adeta nasır tutuyor...

Resmi verilere göre bu yılın ilk çeyreğinde, 15-24 yaş aralığındaki genç nüfusun beşte biri işsiz. Ne eğitimde ne istihdamda yer alan “ev gençlerinin” oranı ise, geçtiğimiz sene yüzde 24 idi.

Şubat ayında Konrad-Adenauer-Stiftung Derneği ile Hacettepe Üniversitesi iş birliğiyle yapılan Türkiye Gençlik Araştırması - 2021 verilerine göre ise, gençlerin yüzde 72’si imkanları olduğu anda başka bir ülkede yaşamak için can atıyor. Yurtdışına gitme sebepleri arasında “yaşam koşulları”, “özgürlükler” veya “Türkiye’de güvende hissedememek” ön sıralarda.

Aynı araştırmada üç gençten birinin Türkiye’nin geleceğinden tamamen umutsuz olduğu görülüyor. Ve en acısı da gençliğin bu kaygısı artık kanıksanmış durumda.

Gençler, demokratik haklarını barışçıl yollardan kullanırken üzerlerine masa atılmasına, şiddete maruz kalmaya itiraz ediyorlar. Temel değerleri özgür düşünce, barış ve farklılıklara saygı üzerine kurulu üniversite kültürüne ters düşen güvenlikçi politikalar ve şiddetle bitmek bilmeyen bir mücadele içerisinde olmaktan bıkmış durumdalar.

Antrenöründen tokat yedikten sonra “ben istedim” demek zorunda kalan yaşıtlarına yaşatılanlar karşısında öfkeleniyorlar.

Mutlu değiller. TÜİK’in son araştırmasına göre gençlerin sadece yüzde 44’ü mutlu. Karınları doyduğunda ve özgürlüklerinde istedikleri düzeye geldiklerinde bu mutluluk düzeyi artacak. Bu özgürlük, sırf düşünce özgürlüğü sınırları dahilinde tweet atabilmekten ibaret de değil, aynı zamanda örneğin evlilik öncesi kız-erkek arkadaşlıklarında toplumun baskısından azade olmak veya anadilinde ağıt yakmak da gençlerin özgürlük algısını şekillendiriyor.

Bu rakamlar dahilinde, yağmur yağdıkça damı içeri akan gençlerin o yağmur damlaları gibi süzülen gözyaşları da var; dünyanın en prestijli üniversitelerinden birini kazandıktan sonra artan döviz kuru karşısında eğitim masraflarını karşılayabilmek için çırpınan da; bir Roman ailesinde dünyaya gözünü açıp tek hayali o gün çöpten kağıt yerine metal toplayıp hurdacıdan iki kuruş fazla kazanacağı parayla sevgilisine hediye almayı hayal eden de; sırf ana dili Kürtçe olduğu için başına ileride bir ‘dert’ gelmesin diye ailesi tarafından kimliksizleştirilen de, ana dilini konuşmaktan men edilen de...

Mutluluk sosyal statülere göre değişse de, ardında bıraktığı uçuşan renkli tüyler hep aynı...

Mutluluk hangi dile tercüme edilse, dilde bıraktığı tat hep aynı...

Tıpkı mutsuzluğun gencecik yaşamlar üzerinde bıraktığı o kekremsi tat gibi...

Gençlerin geçim zorlukları, gündelik pratiklerinin bir parçası, aşmaları gereken engellerin en büyüklerinden biri olarak arşa doğru tırmanıyor. Böylesine öğrenilmiş bir çaresizliğin dermanını ise, eğer imkanları varsa, başka bir ülkede tüm zorluklara rağmen sıfırdan hayat kurmak olarak görüyorlar.

Aileler, türlü mücadelelerle dönüştürmek, iyileştirmek, güzelleştirmek istedikleri bu sistemin birçok noktasında tıkanmışlığı deneyimledikçe, artık boşuna kürek çekmek, nesiller boyu aktarılan bu yükü boş yere üstlenmek istemiyorlar.

Maddi hayallerini büyük oranda gerçekleştiren Instagram fenomeni gençleri bir yana bırakırsak, diğerleri ya kapasitelerinin çok altında, bazen sigortasız ama çoğu zaman da hak ettiği değerin çok altındaki iş kollarında sırf “eve ekmek getirmek” adına yaşamlarını tüketiyorlar, ya da mesleklerini yetkinleştirmek adına türlü özverilerde bulunarak yurtdışındaki eğitim kurumlarına endeksliyorlar hayallerini...

Pastel boyalar, rengarenk reçel kavanozları, bonbon şekeri, baharda çiçek açan badem ağaçları ve güneşte kurutulan domates kokularına bürünmüş çocukluk günlerine geri dönmeleri imkânsız. Lacivert takım elbiseler, beyazlaşmış birkaç tel saç, Bond çantalar ve sürekli bir yere yetişme telaşı içerisindeki kupkuru yetişkin gerçekliklerine erişim yolları ise engebelerle dolu.

Hayalleri nedense hep beş yaşında...

Bir sonraki seçimde sandığa ilk kez gidecek genç seçmenlerin kime oy vereceklerini saatlerce tartışan “uzmanların”, onların temel sorunları, korkuları, kaygıları hakkında bu kadar kafa yormamaları karşısında içerliyorlar. Bu da onları sistemin tüm aktörleri ve kurumlarına karşı güvensiz kılıyor.

Sanki ebedi bir saklambaç oyunu içerisinde kanepenin altına saklanmışlar da herkes onlar hakkında üstenci yorumlar yapıp akıl veriyormuş, hayallerinden yamalar yapıyormuş gibi hissediyorlar.

Ekonomik gerçekliklerin zayıflattığı cüzdanlar karşısında, 1970’li yıllarda Antalya’da doğru düzgün bir otel olup olmadığı veya Türkiye’nin neredeyse her kentine bir havaalanı kurulması ise çoğunun öncelik sıralamasında yer almıyor. Ama Anadolu Fest’lerin, K-Pop gruplarının, Kürt müzisyenlerin konserlerinin iptal edildiği, genç bir kadının bir galada giydiği kıyafetin erkekler tarafından “suç” olarak yorumlandığı bir ortamda, yasaklar karşısında özgürlüklerinin korunması her zaman öncelikli oluyor.

Gençler, içinde yaşadıkları ekosistemin öğeleriyle demokratik bir kültür içerisinde gerçek, samimi, insancıl bir ilişki istiyorlar. “Silivri soğuktur” esprileri artık onları güldürmüyor, bilakis korkutuyor, kaygı düzeylerini artırıyor.

Ülkelerini seviyorlar, gençler arasında güvencesizliğin sadece Türkiye’ye özgü olmadığının da ayrımındalar, ama geleceklerine çiçek uzatmak, bugün ise asgari düzeyde de olsa serotonin hormonu salgılayabilecek bir yaşam istiyorlar.

Asgari düzeyde mutluluğa razı olsalar da, örneğin mühendislik fakültesinden türlü zorluklarla mezun olduktan sonra asgari ücretle çalışmak istemiyorlar.

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR) tarafından en son yayımlanan genç işsizlik raporuna göre ülkede 2,3 milyon genç işsiz var ve yüksek öğretim mezunu olup çalışan gençler asgari ücret alıyor. Rapora göre; tıp fakültesi mezunları dışında fakülteden mezun olan gençlerin çok büyük bölümü asgari ücretle çalışırken, mühendislik fakültesinden mezun gençlerden asgari ücrete yakın bir ücretle işe başlayanların oranı ise yüzde 40-50 düzeyindeyken, sosyal bilimler, iktisadi ve idari bilimler mezunlarında bu oran yüzde 60'larda.

Kısacası bu ülkenin ayrılmaz bir parçası olduklarının her açıdan kendilerine hissettirilmesini, böylesine insani bir gereksinimin karşılanmasını istiyorlar. Bu da, üniversiteden iş ve toplumsal yaşama dek varlıklarının değerli görülmesini, kendi yarınları kadar ülkelerinin de yarınlarına dair endişelerinin giderilmesini gerektiriyor.

“Durun, göç etmeyin, bize lazımsınız” söylemlerinin içinin boş olduğunu da biliyorlar. Fedakarlıklarının karşılığını, Türkiye’de dünya ortalamasının iki katı düzeyine varmış “diplomalı işsizlik” şeklinde ödemek, yıllarca hem çalışıp hem okudukları üniversitede edindikleri eğitimin iş yaşantısında yanıp kül olan parçalarını yaşamlarından spatulayla kazımak istemiyorlar.

Kendilerine alan açılmamış, ötekileştirilmiş, gençliği partilerin gençlik kollarıyla sınırlandırılmış bir sistemin içinde yer almalarının kime ne yararı olacağını sorguluyorlar, bir nevi hayalleri üzerinden fayda-maliyet analizi yapıyorlar.

Kimbilir kaç ah dökülüyor dallarından... Ama iktidar-muhalefet arasındaki sonsuz kavgalarda ve her siyasi tavrın kendi yankı odalarında bu ah’lar toplumsal bir çıktıya, gençlerin kaygılarını giderecek somut öneri ve uygulamalara dönüşemiyor.

Bugünün Türkiye’sinde gençlik politikaları tasarlarken, tüm bu zorluklar karşısında gençlerimizin her birinin bir Ahlat Ağacı olduğunu anımsamamız gerekiyor.

Nedir Ahlat Ağacı? Bir yandan bozkır şartlarında, kuraklığa ve susuzluğa dayanan, dikenleriyle şekilsiz biçimde yükselirken, bir yandan da yerkürenin derinliklerine uzanan umuttur. Meyvesi tatlı ancak zor yutulur cinsten olup dikenlerinden dolayı ulaşılması zordur.

Ona sarılmak, onu kucaklamak, yükünü hafifletmek, neşesine ortak olmak isteyen, doğru yöntemi bulmalıdır. Yoksa ah’latır; çünkü içten içe ağlar.

Dolayısıyla, şu ikileme yanıt vermemiz gerekiyor: Türkiye’de gençler yalnızlığı mı simgelemeli, yoksa direnci ve dayanıklılığı mı? Toprağa sayısız ah mı dökülmeli, yoksa umudun tarlaları mı yeşertilmeli? Bu sorulara vereceğimiz yanıt ve uygulayacağımız politika araçları, önümüzdeki dönemde gençliği merkezine alan tüm kamuoyu araştırmalarının da sonuçlarını belirleyecek.


Menekşe Tokyay Kimdir?

Galatasaray Üniversitesi ve Belçika Katolik Louvain Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler ve halihazırda Marmara Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü'nde doktora çalışmasını sürdüren Tokyay, 2010 yılından beri ulusal ve uluslararası politikayla ilgili röportaj ve analizler yaptı. Fransızca ve İngilizceden kitaplar çevirdi. Aynı zamanda aylık klasik müzik dergisi Andante’de köşe yazarı olan Tokyay, bir yandan da sanat alanında önde gelen isimlerle söyleşiler yaptı. Müzik alanında üstün yetenekli çocuk ve gençlerin tanıtımına ve ihtiyaçlarının saptanmasına yönelik olarak gönüllü röportaj çalışmaları yürüterek bu alanda farkındalık doğmasına katkıda bulundu.