YAZARLAR

Adet kanına özgürlük!

Reglimi tıpkı kanlı bezlerim gibi hep saklamalı, özellikle erkeklerin yanında bunun lafını bile etmemeliydim. Tıpkı ben ve birçok kız arkadaşımın büyüyen memelerimizi saklamak için kambur durmak ve kalçalarımızı uzun tişörtler/kazaklarla örtmek; bacaklarımızı toplayarak oturmak; sokakta dondurma yalamamak; yüksek sesle konuşmamak ve kahkaha atmamak zorunda hissettirilmemiz gibi…

Çizim: Aslı Alpar

 

Ergenliğe doğru yol alırken, annem artık kadınlığa dair bazı bilgileri öğrenmem, tecrübeleri edinmem gerektiğini düşünmüş olmalı. Buna da şükür. Çünkü bazılarını, özellikle de duygusal ve cinsel ilişkilere dair olanları hiç bilmeden yaşasam daha iyi olacaktı onun için. Çünkü ona da böyle öğretilmişti. Fakat öğrenmemi uygun gördüğü bu kadarcık bilgiyi bana bizzat aktaramayacak kadar tutuk, bunları uluorta konuşamayacak kadar tutucuydu. “Tutmak”tan türeyen bu fiilin özellikle kadınların hayatına ne kadar hakim olduğu da ayrı bir yazı konusu. Ona göre, içinde tuttuğu bu bilgi ve deneyimler kadınlığın belası, ayıbı, hatta günahı nevinden şeylerdi. Daha önce bir kız çocuk büyüttüğü için olsa gerek, adet kanamasına hazırlıksız yakalanmanın travmatize edici bir tecrübe olduğunu fark etmiş olmalı, diye düşünüyorum. Fakat üzücü olan, bu konuda gerekli tecrübe aktarımını, bunun olumlu yanlarını, bilinmezlik karşısındaki teskin edici malumatı kendisi değil benden bir iki yaş büyük kuzenimin vermesini uygun bulmasıydı.

Ben 9, kuzenim 12 yaşındaydık. Kuzenim yaşının ötesinde bir bilgiçlik seviyesindeydi ve adet kanamasını yakın zamanda yaşamıştı. Duygu durumunu, ihtiyaçlarını, beklentilerini ebeveynine aktarmakta ve onlardan taleplerde bulunmakta benden daha cesur ve karşılığını almakta daha şanslıydı. Ama ne de olsa çocuktuk ikimiz de. Haliyle bu bilgi ve tecrübe aktarımı bende bir rahatlama yaratacağına beni paniğe sevk etmişti. Çünkü, kuzenim beni bir köşeye çekip dünyanın sırrını fısıldayacakmış gibi esrarengiz bir tavır takınarak adet kanamasını bana şöyle tarif etmişti: “Zamanı gelince bütün genç kızlar vücutlarının bir yerinden kan akıtırlar. Yakında senin de başına gelecek!” Siz olsanız bu kaçınılmaz ve dehşet verici deneyimi nasıl canlandırırsınız gözünüzde? Kan akıtmak. Hem de vücudun neresinden akacağı belli değil. Sizi bilmem ama kanın vücudun neresinden akıtılacağını sormayı akıl edemeyecek kadar allak bullak olmuş benim zihnimde hemen şu sahne canlandı: Bir jilet veya bıçak alıyorum, bir yerimi kesip oradan kanın sızmasını sağlıyorum. Bunu yapmazsam hep çocuk kalıyorum. Ve elbette bunu yaparken çok acı çekiyorum. Allah'ım kadınlık ne zormuş! Boşuna hep erkek olmak istememiş, erkekleri taklit edip onların paçalarından ayrılmamışım o yaşıma kadar.

Bu konuşmanın geçtiği mekanı da fark ettiğiniz üzere hiç unutmuyorum. Hava pırıl pırıl ve bahar davetkardı. Fakat duyduklarım beni kara bir kışa sürüklediği için, koşa koşa dayımın otomobiline gidip arka koltuğa uzandım. Korkudan titreyerek, bir cinsiyet kazanacağım derken kaybedeceklerimi düşünüp bu yeni bilginin ve yeni dönemin karanlık tüneline adım attım. Kaybedeceğim şeyin sadece her ay bir miktar kan olmadığını kısa sürede anlayacaktım. Çünkü bundan sonraki süreçte algıda seçicilik gereği bu konu açıldığında kulaklarımı dikiyordum. Belki de benim kulağıma gitsin diye sık sık bu konu açılıyordu evde. Mesela anneannem, Kur’an okumak için ahbaplarıyla toplandığı bir gün, filancanın kızının “kirlendiği” halde sokaktan eve girmediğini, oğlanlarla koşturup durduğunu anlatıyor, yaşıtlarının kınayan nidaları eşliğinde kirlenmiş kızı ve annesini kınıyordu. Komşulardan biri, kirlendiğini anladığında annesinin suratına tokadı patlatıp banyoya soktuğunu, kaynar sularla yıkayıp paklayarak artık oğlan çocuklardan uzak durması gerektiğini söylediğini anlatıyordu anneme. Daha vahimi, kendisini isteyip duran dul ve çocuklu adamla evlenmeye yazgılı olduğunu bilen bir hemşehrimizin, adet olduğunu annesinden saklamak için çektiği çileydi. Bunu ancak birkaç ay saklayabilmiş, durum ortaya çıkınca apar topar evlendirilmiş, kendisini fiziksel ve cinsel şiddetin hüküm sürdüğü bir cehennemin içinde bulmuştu.

Düzenli regl olmaya başladıktan sonra annemin ve komşu teyzelerin bana bakışları değişse, manidar sözler etseler, sokakta oğlan çocuklarla futbol maçı yapmak, duvarlardan atlamak, misket oynamak gibi eski alışkanlıklarımı sürdürmemi hiç hoş karşılamasalar da yukarda bahsettiğim türden bir travma yaşamadım. Ama artık çocuk olmadığım hep hatırlatıldı. Reglimi tıpkı kanlı bezlerim gibi hep saklamalı, özellikle erkeklerin yanında bunun lafını bile etmemeliydim. Tıpkı ben ve birçok kız arkadaşımın büyüyen memelerimizi saklamak için kambur durmak ve kalçalarımızı uzun tişörtler/kazaklarla örtmek; bacaklarımızı toplayarak oturmak; sokakta dondurma yalamamak; yüksek sesle konuşmamak ve kahkaha atmamak zorunda hissettirilmemiz gibi…

Bize bütün bunlar reva görülürken, sünnet olan erkek kardeşler, akraba ve komşu çocukları bunu bir zafer karinesi gibi taşısın diye uğraşılıyor, erkekliğin kapısından girdikleri varsayılarak düğün dernek kuruluyordu. Erkek cinsel organının bizimki gibi bir mahremiyeti olmaması beni ve kız arkadaşlarımı çok şaşırtıyordu. Sünnet bir düğün salonunun ortasına veya evin salonuna kurulan süslü bir yatakta herkesin gözü önünde gerçekleşiyordu mesela. Hafifçe utanıp örtüleri üstüne çeken oğlanlara, “Yiğidin malı meydanda olur” diyorlardı babalar, amcalar. Bu yüreklendirici ve coşturucu sözlerin etkisiyle olsa gerek, ciddi bir cerrahi operasyona girecek olmanın korkusuyla bönleşen oğlanlar hızlıca toparlanıyor, sonraki süreçte her fırsatta kasılarak erkek olduklarını ilan ediyorlardı. Onların da çocukluktan itibaren erkeklik performansı sergilemeye zorlandıklarını ve bunun ne kadar büyük bir baskı olduğunu, korkularıyla, güvensizlikleriyle alay edildiğini, hırpalandıklarını anlamam epey sonra olacaktı.

Erkekliğe adım atılacak bir eşik olarak kurgulanan sünnetin, reglin tersine bir bedensel dönüşüme tekabül etmediğini, sünnet olmayan bir erkeğin sünnet olanla aynı hormonal dönüşümleri yaşayabileceğini de çok sonra öğrendim. Erkeklik eşiğini atlamak gibi kabul edilip kutlanan sünnetin tersine, asıl ilk adet kanaması bir ergenliğe geçiş işaretiydi. Fakat bunun gizli tutulması gerekiyordu. Bitimsiz bir gösteri ve sınav olan erkekliğin sünnet ritüeliyle nasıl kimliklerin en mühimi, en işlevseli haline geldiğini oğlum sünnet olduğunda fark ettim. O zamana kadar cinsel organından sadece tuvalete gitmesi gerektiğinde veya pişik olup acı çektiğinde bahseden ve onu kulağı yahut parmağından ayrı görmeyen oğlum, artık onu dışsallaştırmış, ondan ihtiyaçları, arzuları olan, ayrıcalıklı bir organizma gibi bahseder olmuştu. Henüz sünnet olmamışken, “Koca herif oldun, hâlâ sünnet olmayacak mısın?” diye huzursuz eden aile büyüklerinden tuvalette kimin sünnetli, kimin sünnetsiz olduğunu tespit etmek için pisuardan başını uzatan sınıf arkadaşına ve sünnet olduktan sonra “Arkadaşınız erkek olmuş” diye alkışlatan öğretmene kadar herkesin elbirliği ettiği bir zorlayıcı sosyal ağın içine düşmüş olan oğlan çocuğunu ordan çekip çıkarmak pek de kolay değil.

Beni bunları yazmaya sevk edense oyuncu ve yeni youtuber Ceyda Düvenci’nin kızının regl olduğunu ve bunun için bir kutlama organize edeceğini sosyal medyadan duyurması üzerine başına gelenler. Düvenci, “kendini ve bedenini sevsin”, “başkaları için yaşamasın, ailesinden kıymet görsün” diye kızının ilk adet kanamasını dünya aleme ilan ediyor, kanamayı bir kirlenmişlik hali, bir hastalık, masumiyetten çıkış gibi değil, hayatın bir parçası, büyümenin bir evresi olarak normalleştiriyor, şenlikli hale getiriyordu. Bekleneceği üzere kıyamet koptu. Üzerine vazife olmayan birçok kişi Düvenci’ye saldırdı. Fakat o, sükunetini bozmadan yaptığının arkasında durdu: “Melisam yıllar sonra büyüdüğünde ilk regl olduğu bu özel günü hatırladığında yanağı sızlamayacak, kalbi çiçek açacak. Tüm çocuklar onurlandırılmayı hak eder. Utanmayın. Onurlandırın. Ben öyle yapıyorum.” Neyse ki Düvenci’ye destek olanlar da az değildi. Fakat medya, her zamanki eril tavrını da takınarak, bir polemik olsun, bir fırtına kopsun da, kendine malzeme çıksın istiyordu. Çocuğun, özellikle de kız çocuğunun üzerinde asıl hak sahibi olduğunu düşündükleri kişinin, babanın kapısını çalarak, bu konuda son sözü söyleyecek kişinin o olduğunu vurgulayan bir başlık attılar: “Son söz eski eşinden geldi”. Halbuki eski eş, yapılanın doğru veya yanlış olduğunu iddia etmekten kaçınarak görece makul bir duruş sergiliyordu. Asıl incitici olan tarafa dikkat çekmeye çalışıyordu: Bir çocuğun polemik konusu yapılması.

Tecavüze uğrayan ve bunun travmasını tek başına üstlenmesi beklenen kadınlar için sarf edilen kirletilmiş sözü ile adet olan genç kızlar için sarf edilen kirlenmiş sözü kadim cinsiyet ayrımcılığının, ataerkil baskının, kadınların da aracısı olmaları beklenen eril tahakkümün ve hatta kadın düşmanlığının bir tezahürü. Kadın bedenine özgü, doğurganlığı da mümkün kılan bu hormonal döngünün, abdesti ve orucu bozduğuna, adetli kadının elinin değdiği turşunun tutmayacağına, eriştenin mundar olacağına inanan düzenle baş etmek için bu döngüyü normalleştirmek mühim. Adet görmeyen kadını, doğurgan da olamayacağı için kadınlığı kadük kalmış veya sonlanmış olarak işaretlemenin sorunlarını da akılda tutarak, ille de kutlanması gerekmese de, ilk adeti bir mağlubiyet, içine kapanma dönemi değil, hayatın yeni bir evresi gibi görenlerin çoğalması çok ümit verici. Böyle olunca, menstrüasyon dönemini bir içe kapanarak, geri çekilerek yaşamak zorunda kalmayacak kadınlar. Adet günlerinde izinli sayılmaları için mücadele etmeleri de kolaylaşacak. Dönemsel yorgunluk, sancı, alınganlık, aşırı duygusallık ve sinirlilik haline karşı muhataplarının anlayışına sığınmaları da… Bizden önceki kuşak kadınların adet kanamasından bahsederken kirlenmek dedikleri kadar, regl terimine dilleri dönmediği için renkli olmak dediklerini de hatırlatarak, geleneksel ahlaki normlara inat adet görmenin hayatı karartmasını değil, renklendirmesini elbirliğiyle sağlamalıyız.

 

 

 

 
 

Funda Cantek Kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.