YAZARLAR

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın

2020 Türkiyesi’nin bir kentindeki on sekiz yaşındaki kargo işçisi dünyaya veda ederken yüreği burkularak haykırıyor: Neyi sevdiğimi bilmiyorum, ne olmak istediğimi bilmiyorum, ne okumak istiyorum, bunu dahi bilmiyorum. Benim yaşımdaki insanlarla aramda uçurum var, her konuda benden üstünler.

"Kendi özümü, yeteneğimi öğrenemedim. Bunun için çok uğraştım ve çaba gösterdim. Neyi sevdiğimi bilmiyorum, ne olmak istediğimi bilmiyorum, ne okumak istiyorum, bunu dahi bilmiyorum. Benim yaşımdaki insanlarla aramda uçurum var, her konuda benden üstünler."

Böyle diyerek gitti on sekiz yaşındaki bir genç.

Uçurum yuttu onu.

Yan yana durdukları halde her biri itile itile dibe yuvarlanan milyonlarca kardeşi gibi o da bilmiyordu “uçurumda açan çiçek” olduğunu. Dünya olanca zulmü, ihtişamı, şiddeti, cazibesiyle gelip çarpıyor onlara. Devirip geçiyor. Her biri sadece kendinin düştüğünü sanıyor.

Her bir uçurum çiçeğine “yalnızsın ve yanlışsın” deniyor; “güçsüzsün, yetersiz, yeteneksizsin. Beceriksiz, aciz…” diyor üsttekiler milyonlarca, milyonlarca genç çiçeğe. Uçurumun dibindeymişçesine soluksuz kalıyorlar yolun başında. Gökyüzüne çeviriyorlar bakışlarını. Gün batımında maviden laciverte, kızıla dönen bulutlardan medet umuyorlar. Hiç değilse yol arkadaşı… Oysa kaçıp gidiyor her şey onlardan.

Yaşanacak, yapılacak bir şey kalmıyor geriye.

Yollarına sürekli taş konacağını biliyorlar. Hep olduğu gibi. Sürekli yarışa koşulacaklarını, kaybedeceklerini, daha da değersizleşeceklerini, ezileceklerini görüyorlar.

Piyasa ve aktörleri dışında hiçbir “değer” tanımayan dünya düzeni, bu vahşi mesaiyi şenliklerle süsler. Kendimizi kahraman gibi hissetmesek, kurbanı olduğumuz, olacağımız oyuna başka türlü nasıl katlanılır! Şenlik şarttır.

Gençleri, toplumsal ve tarihsel bir kimlik olarak gençliği katletme şenliği 12 Ağustos 1985’de başladı. UNICEF, 1985’i Gençlik Yılı ilan etti. 12 Ağustos, bundan böyle Dünya Gençlik Günü olarak kutlanacaktı.

Tabii ki ilerleyen yıllarda öyle bir kutlama asla olmadı, yaşanmadı. Ama 1985, her yönden anlamlıdır.

George Orwell’in romanından mülhem korku çağı miladı, 1984 geride kalmıştır. Adeta yeni çağın kahramanı olarak gençlik onurlandırılmakta, adına şenlikler düzenlenmektedir.

BİRİ BİZİ GÖZETLİYOR

Orwell, faşizmin yenilgisiyle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki özgürlük, demokrasi söylemine karşı “kara ütopya” olarak kaleme almıştı 1984’ü. Roman, dünyayı özgürlüklerin değil totalitarizmin beklediği üzerine kurulmuştu. Herkesin her anının Big Brother tarafından gözlenip denetlendiği ve zihinlerin, yüreklerin, dillerin yeniden yeniden kurgulanıp formatlandığı bir dünya, düzen:

Savaş barıştır.

Kölelik özgürlüktür.

Bilgisizlik kuvvettir.

Büyük Birader’in inşa ettiği çiftdüşün düzeni ve çağının, 2016’da sözlüklere giren post-truth / hakikat sonrası çağıyla, ona eşlik eden alt-right / alternatif sağ meselesiyle ilişkisini size bırakıyorum. (Alt-right, yerine göre “alternatif hakkı” – “alternatif gerçekler” olabiliyor!)

Orwell’in ilan ettiği kölelik, itaat düzeni neyse ki gerçekleşmemişti 1984’de… Neden?

Appel, Machintosh’u üretmişti çünkü.

Bilgi Çağı ve dolayısıyla devrimler, özgürlükler çağı başlıyordu.

Bu çağın kahramanı elbette gençler olacaktı. Gelsin, Dünya Gençlik Günü ve de bayramı…

Buradan başlatabiliriz bugün uçuruma yuvarlanan çiçeklerin serüvenini. O tarihten beri gençler, ekranlardaki “özgürlükler”le var olmaya, kendilerini var etmeye çalışıyorlar.

Şenlik düzeni esaret ve korku anlatısını; 1984’ü oyuna, gösteriye, eğlenceye dönüştürüyor her şeyden önce. Big Brother mı demiştiniz? Bir televizyon programının adıdır o. Buradaki adı, Biri Bizi Gözetliyor: Gönüllü olarak bir eve kapatılıyorsunuz. Bu kapatılmaya kabul için diğer adaylarla çekişiyor, yarışıyorsunuz. Seçildikten sonra başlıyor asıl yarış. Gün yirmi dört saat kameralar altında, diğer gözetlenenlerle birlikte eğleşerek, ötekine karşı ittifaklar, tuzaklar kurarak oyunun kuralındaki periyodik “eleme”den kurtulup zafere, ödüle ulaşmaya çabalıyorsunuz.

Piyasa düzeninin temelini oluşturan rekabet ilkesi, “yarış, ele, yanındakini yok et, kazan” vahşeti, Big Brother -Biri Bizi Gözetliyor- ve türevi oyunlarla eğlence halinde yaşanıyor bilişim, bilgi, teknoloji ve bilcümle cafcaflı adlarla anılan gösteride.

Küçük bir kentte, vaaz edilen her şeyi harfiyen yaparak kendini var etmeye çabalayan on sekiz yaşındaki kargo işçisi, seçilemeyeceğini, kazanamayacağını her gün deneyimleyerek görüyor. Oyundan düşüyor. Kalan diğerleri gibi.

KİM DAHA YALNIZ, KİM DAHA YANLIŞ

21. yüzyıl gösteri düzeninde televizyonlar çaptan düştü. İçine kapanacağımız ekranlar daima elimizde, cebimizde. Büyük Birader, hep bizimle. On sekiz yaşındaki kargo işçisi, kendisinden dört yıl önce uçuruma yuvarlanan bir başkasının sözcüklerini, söylemini yineliyor sosyal medyada hesabındaki veda mektubunda. Yine kendinden önce aynı yok oluş yolculuğunu yaşayan biriyle, onun hayatta olmadığını bilse de iki yıl boyunca yazışıyor yine sanal ortam üzerinden.

1984’lü gösteri-ekran düzeni, onları birbirine bağlıyor. Öte yandan aynı gösteri-ekran düzeni, kendilerinden yüzyıllarca önce, adına “modern” denen bu çağın başlarında, aynı yolculuğu yaşayanların kılavuzluğundan yoksun bırakıyor onları.

2020 Türkiyesi’nin bir kentindeki on sekiz yaşındaki kargo işçisi dünyaya veda ederken yüreği burkularak haykırıyor: Neyi sevdiğimi bilmiyorum, ne olmak istediğimi bilmiyorum, ne okumak istiyorum, bunu dahi bilmiyorum. Benim yaşımdaki insanlarla aramda uçurum var, her konuda benden üstünler.

1860’da taşradan Paris’e savrulan genç yiğidin (Saint Preux) sevgilisine mektubunu yalnız ve yanlış olmadığını görürdü belki:

İnsanı içine çeken bu heyecanlı, çalkantılı hayat karşısında sarhoş olduğumu hissediyorum. Gözlerimin önünden geçip duran böylesine çok sayıda nesne başımı döndürüyor. Beni etkileyen tüm bu şeyler arasında yüreğimi saran bir tek şey bile yok. Yine de hepsi birden hislerimi sarsıyor; öyle ki ne olduğumu, neye ait olduğumu unutuyorum… Her gün, ertesi gün kimi seveceğimi bilemiyorum… gözüme batan heyulalar görüyorum yalnızca, ama tutmaya çalıştığım anda yokoluveriyorlar.*

Bu bağı kurmak, o deneyimden geçmiş yetişkinlere, hatta kendileri de düzenin dışına itilen yaşlılara düşüyor. Uçurum kardeşliği bunu zorunlu kılıyor. Birlikte yok oluyor, yok ediliyor, tükeniyoruz çünkü.

 Yazı başlığı Birhan Keskin’in Kargo şiirinden:

"Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.
Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok
burada dursun.

Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!

Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri
eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun"

  • Uçurumda açan çiçek, Cemal Süreya’nın şiiri.
  • Saint Preux, Jean Jacques Rousseau’nun Julie romanının kahramanı (1761).

Zeki Coşkun Kimdir?

Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar yayın ve iletişim sektöründe çalıştı. Cumhuriyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. Kültür, sanat, edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Radyo programları hazırladı, sergiler düzenledi. MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi’nde ve özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Uluslararası Pen Yazarlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) üyesidir. Yayınlanmış kitapları: Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), Ay Olsun Aynam (2004).

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR