YAZARLAR

6+2, ölüm, sıtma

Seçilecek aday dediğimiz şeyin Türkçesinin, seçilmemesi gereken aday olduğunu ve bunun da siyasetin sağında solundaki mahfillerde ziftlenen havuz canlıları, çürümüş siyasetçiler, insan etiyle beslenen güvenlik bürokrasisi ve kentleri pafta pafta yutan rantiyecilerin arzusundan başka bir şey olmadığını gördük. Ama bu arzunun artık, dizginsiz olmadığını, özellikle gençlerde ve kent yoksullarında vücuda gelen değişim arzusunun gölgesi altında kaldığını da gördük.

3 Mart 2023 Cuma günü The Masa’nın Meral Hanım tarafından tekmelendiği günden 6 Mart 2023 gecesi, Bay Kemal’in cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinde ‘mutabakat’ sağlandığı akşam saatlerine kadar, ömre bedel bir 3-4 gün yaşadık.

Sıtmalı, noterli ağır sözleri, Paçaçı ve Ağıralioğlu gibi ağır toplara iade-i itibar takip etti. Kılıçdaroğlu, “taşların yerine oturmasını” beklerken, Oda TV’nin deyimiyle ‘aşırı sol’a ziyaretlerde bulundu ve Kürtlerle yakınlaşma mesajları verdi.

Bu süreçte, Meral Hanım, The Masa’yı dağıtmaktan ne murat ettiyse, bulamadı.

Dahası, sürecin en büyük kaybedeni olacağı kısa sürede anlaşıldı. Bu noktadan itibaren mekik diplomasisi sonuç vermeye başladı, İYİ Parti tarafından cumhurbaşkanı seçilebilme yeteneklerini haiz olarak görülen/gösterilen iki belediye başkanının aday edilmemesi, ama 6’lı Masa'nın yedek kulübesine Cumhurbaşkanı yardımcıları olarak oturtulması seçeneği ile kriz aşıldı ve Meral Hanım’a ‘onurlu geri dönüş’ için bir yol yapılmış oldu.

Peki tüm bunlar neden yaşandı?

Aslında Masa'dakiler dahil herhalde bu soruyu tam olarak yanıtlayabilecek kimse yok ama olayların bu şekilde yaşanmasına neden olan temel dinamikler hakkında bir şeyler söyleyebiliriz.

Bütün bu süreci kilitleyen en büyük mesele, hatırlanacağı üzere ‘kazanacak aday’ argümanı, genel eğilimi sağ-muhafazakar-milliyetçi olan ‘Türk’ seçmenin Kılıçdaroğlu’na oy vermeyeceği üzerine inşa edilmişti. Ve bu argümanı doğrulamak için de The Masa mutabakatı yerine, kamuoyu araştırması önerilmişti.

Aslında, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, Kürtlerden oy alınması (Bkz, son yerel seçimler), Kürtlerin yönetici olması (Bkz. Turgut Özal ve kardeşleri, İsmet İnönü, Hikmet Çetin, Mehdi Eker vb…) ya da Alevilerin devlet kademelerinde yükselmeleri çok olmadık, bilinmedik işler değil. Burada bahsettiğimiz Kürtlük ve Alevilik tahayyülünün elbette resmi söylemin kabul edilebilirlik parantezi içinde yaşandığını unutmamak gerekiyor. Başka türlü söylersek, bu kimlikler bizim de komşularımız olan Kürt-Aleviler çerçevesinde yaşandığında kabul edilebilir oluyor. Aslına bakarsanız, Kılıçdaroğlu’nun bu kimliklerini yaşama biçimi, resmi söylemi ve kabul edilebilirlik sınırlarını herhangi bir şekilde zorlamıyor.

Sağ muhafazakar ve Sosyal Demokrat dünya için, Kılıçdaroğlu’nu ‘seçilemeyecek aday’ haline getiren şeyin Türkçesi, seçilmemesi gereken aday olması. Bunu geçen yazımda ayrıntılı olarak anlatmaya çalıştım. Kılıçdaroğlu'nun yıllara dayanan siyaset ve bürokrasi geçmişinde isminin herhangi bir akçeli işe bulaşmamış olması, pek çok insan için olumsuz bir özellik. Saray rejimi sonrası ikbal bekleyen bürokratlar, siyasiler, ihale bekleyen müteahhitler ve hepsinden önemlisi tek bir adamı değiştirerek tek adam rejiminin sürmesini isteyen çevreler için kendisinin netameli bir isim olmasının sebebi bu.

Özellikle son 1 yılda, SADAT’ın, TÜİK’in, Merkez Bankası’nın önüne gitmesi, SPK’ya ve bürokratlara mesuliyetlerinin cezai tarafını sürekli hatırlatması onun seçilmemesi gereken aday olmasında önemli oldu.

Daha da önemlisi ise bence, Kılıçdaroğlu’nun kaybolan 128 milyar Dolar, 5’li çetenin öncülüğünde gasp edilen 420 milyar Dolar başta olmak üzere, bütün usulsüz işleri müsadere edeceği, kamulaştıracağı yönündeki sert açıklamaları oldu.

Bence, 3 Mart Cuma günü yaşanan neredeyse kopmanın temelinde, Kılıçdaroğlu’nun bu kamucu siyaset vurgusunun önemi büyük. Ki, bu Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamalarının birinin hemen ardından İYİ Parti’nin Ekonomi Politikaları Başkanı Prof. Dr. Bilge Yılmaz, devlette devamlılık esastır diyerek, piyasa denilen 5’li çete tezgahını rahatlatmaya çalıştı.

Dahası, Cuma günü yaşanan gerilimde, piyasacılığa karşı kamu işlerinin en azından dışarıdan bakılınca son derece merkezi göründüğü öylesine belliydi ki, İYİ Parti’nin Cumhurbaşkanı aday adayı olmaya gönüllü Hukuk Profesörü Ersan Şen, ilk seçim vaadi olarak “gençlik hesap soran geçmişe bakan değil, geleceğe bakan aday istiyor” diye tweetleyerek, NATO ve CENTO’ya bağlılık bildirisine bir tür saygı duruşunda bulunmuş oldu.

Tabii bu piyasacılara eşlik eden, depremde millet can derdindeyken gaz bombası ihalesi derdine düşmüş olan oldukça önemli bir güvenlikçi ekip var. Bu ekip de piyasa ile işbirliği içinde, bir yandan yıkarak, bir yandan yaparak, ama kendi kurdukları mafyalı, pezevenkli, gazetecili, havuz medyalı ve havuzlu villalı düzenlerinin herhangi bir şekilde kesintiye uğramadan devam etmesini istiyorlar. İyi kötü istikrar isteyen, güvenliği kendi sınırlarında arzulayan, Mavi Vatan'dı, Emevi Camisi’ydi işlerinde pek de gönlü olmayan birisi, saray rejiminde kurulmuş olan müesses nizam için pek hayırlı olmazdı.

Seçilecek aday ya da saray rejiminin seçtirmemesi gereken aday tartışmasının arkasındaki temel dinamikler bunlar. Sağ muhafazakar siyaset içerisinde ve İYİ Parti’nin içerisinde, tek adamın değiştiği ama tek bir şeyin değişmediği bir sistem arzulayan ve eski parlak siyasi günlerinden dişlerinin kovuğunda kalmış bir şeyleri kovalayan tonla koca kurt var. Herhalde bu, seçilecek adam mukallitliği için bunları ikna etmek çok da zor olmamıştır. Ki 5'li çete ile bunların buluşup konuştuklarına ilişkin pek çok şayia ortalıkta dolaşıyor.

Elbette tek mesele, midesi guruldayan koca kurtlar değil. Akçeli işlerle motive olmayanlar için Kürt kartı harika bir aparat. Özellikle Akşener’in konuşmasındaki eski İçişleri Bakanı tonuna baktığımızda, bu aparatın ne kadar işlevsel kılındığını net bir şekilde görüyoruz.

Dolayısıyla, Kılıçdaroğlu’nun adaylığından ve seçilme ihtimalinden rahatsız olan dinamiklerin, İYİ Parti’nin içerisinde kendilerine müttefik bulmalarının çok da zor olmadığını ve tüm bunların Kürtlük-Alevilik sosuyla köpürtülüp tatlandırıldığını da tahmin etmek güç değil.

Buraya kadar bence hâlâ siyasetin ve ticaretin sınırları içerisindeyiz. Buradan sonrası biraz karanlıklaşıyor. Zira bunlar, The Masa’nın bileşenleri tarafından tartışılıp bir yere bağlanması gereken konular. Örneğin Ali Babacan’ın piyasa dinamikleri üzerinden, Davutoğlu’nun yerli-milli hassasiyetler üzerinden, Karamollaoğlu’nun Alevi-Sünni gerilimi üzerinden ortamı germesi daha anlaşılır olurdu. Ama, ticaret ve siyasetin karanlık tarafına geçtiğimizde, piyasanın ya da siyasanın görünmez eli artık devreye girmiş oluyor.

Yani, tek bir adamın değiştiği tek adam rejiminin hayalini kuranlar, kendi müesses nizamlarının devamı için Meral Hanım’ı masanın kayyımı olarak görmeyi istemiş, bunun mümkün olabileceğine Meral Hanım’ı ikna etmiş görünüyorlar.

Bunu, hezimetsiz bir yenilgi ve kısa bir mola sonrasında kaldığı yerden devam etme hayali kuran, ya da buradaki patlaktan kendisi için tanrının lütfu bir başka zafer gören Tayyip Erdoğan tasarlamış olabilir; Tayyip Erdoğan’dan yorulmuş devlet kurumları, piyasa güçleri ağrısız sancısız bir operasyon olarak bu geçiş sürecini tasarlamış olabilir; belki birkaç tesadüf ya da hiç tahmin edemediğimiz, olaylar ya da kurumlar bu gelişmeleri tetiklemiş olabilir.

Tüm bu yaşananlar artık her ne idiyse, bunların sebeplerindeki muğlaklığa ve müphemliğe tezat oluşturacak şekilde, son derece net sonuçları oldu.

Bu sonuçların en kesini, aslında Gezi sürecinden beri yönetme yeteneğini yitirmiş ama alternatif güç odaklarını manipüle ederek, tasfiye ederek kendisini alternatifsizleştiren tek adam rejiminin, yalnızca kendi cephesini kuramadığının değil, karşı cepheyi manipüle etme, orada operasyon yapma, yapılan operasyonu tamamına erdirme yeteneğini büyük oranda kaybettiğinin görülmesi oldu.  

İkincisi, seçilecek aday dediğimiz şeyin Türkçesinin, seçilmemesi gereken aday olduğunu ve bunun da siyasetin sağında solundaki mahfillerde ziftlenen havuz canlıları, çürümüş siyasetçiler, insan etiyle beslenen güvenlik bürokrasisi ve kentleri pafta pafta yutan rantiyecilerin arzusundan başka bir şey olmadığını gördük. Ama bu arzunun artık, dizginsiz olmadığını, özellikle gençlerde ve kent yoksullarında vücuda gelen değişim arzusunun gölgesi altında kaldığını da gördük.

Piyasacılık, güvenlikçilik ya da Türkçe söylersek vatan-millet edebiyatında kendisini ifade eden sağ muhafazakâr siyasetin insanları artık heyecanlandırmadığını, yüzde 15'lik muhayyel bir oy ile yüzde 60’ı tasallut etmeye çalışanların, gene bu mülksüzleştirilmiş, geleceksizleştirilmiş yoksul insanlar tarafından bir gecede baraj altına itildiğini ve kayyım olmaya çalışanların siyasi sahalarının bu mülksüz gruplar tarafından müsadere edildiğini gördük.

Hepsinden önemlisi, Muharrem İnce, Yılmaz Özdil, Ersan Şen gibi güya muhaliflerin ne kadar muhteris insanlar olduklarını, Tayyip Erdoğan ile aynı takımda değillerse bile aynı oyunda olduklarını bir kez daha gördük.

Ve elbette, muhalefet cephesi belki Gezi sürecinden bu yana ilk kez bu kadar yüksek bir moral motivasyona erişmiş durumda.


Osman Özarslan Kimdir?

1977 yılında, Burdur’un Çavdır ilçesinde doğdu. 2005 yılında, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nü kazanıncaya kadar öğrencilikten başka pek çok iş ile iştigal etti. 2010 yılında aynı okulun Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisansa başladı. Nisan 2015’te, Masculinities at Night in the Provinces başlıklı tezini savunarak, yüksek lisansını tamamladı. Bu tez, Hovarda Alemi, Taşrada Eğlence ve Erkeklik ismiyle 2016 yılında yayınlandı. 2015 yılında Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde doktoraya başladı ve 2019 yılında Organ Bağışı ve Kaçakçılığı, Yeni Tıbbi İmkanlar, Yeni Sosyolojik Meseleler adlı tezini savunarak doktorasını hak etti. Değişik dönemlerde, gazete-dergilerde, fanzinlerde, bloglarda ve internet sitelerinde, ideoloji, politika, kültür yapıları, ve filmler üzerine yayınlanmış pek çok inceleme, deneme ve eleştiri yazısı vardır. Bundan başka, üç bireysel (Kemalizm Sovyetler Sosyalizm; Dekalog-Kemalist İlahiyat İçin Bir İlmihal; Hovarda Alemi-Taşrada Eğlence ve Erkeklik) kitabı yayınlanmış, dört de editörlü (Resmi İdeoloji ve Kemalizm; Öncesi ve Sonrası ile 1915 İnkar ve Yüzleşme; Emile Durkheim'ı Yeniden Okumak; Sıkıntı Var-Sıkıntı Kavramı Üzerine Denemeler) kitaba katkı sunmuştur. Halen, merkezin dışında kalmış taşra coğrafyalar ve toplumsal normlar tarafından içerilemeyen berduşlar, piizciler, defineciler, kumarbazlar, muskacılar, gibi değişik gruplar arasında, çalışmalarını sürdürmektedir. Osmanlıca ve İngilizce bilir.