2025, yeni anayasa ve eski kaygılar
2025’te küresel siyaset, sağ popülizmin liderlik anlatıları, ön yargıları ve değer yargılarıyla şekillenecek. Türkiye’nin de bu iklimden etkileneceğine kuşku yok. Gündemin kilit kavramı ise anayasa.
Büyük gerileme devam ediyor. Neo-liberal anlayış ulusal egemenliğini ciddi ölçüde aşındırdı. Sosyal devlet sınıflar arası mücadeleye müdahale edip toplumsal krizi soğutamıyor. Sosyal devletle ilgili tartışmalar çöken bir sistemin arkasından yakılan ağıt gibi. Yükselen emeklilik yaşı ve mali iflasın eşiğindeki sosyal güvenlik sistemleri sosyal mutabakat çağının hemen tüm kazanımlarının tehlikede olduğunu gösteriyor. Sadece sosyal devlet değil ulus devlet de krizde. Hiçbir ülke sınırlarını tam anlamıyla kontrol edemiyor; göçmenler, mülteciler ve etnik milliyetçi talepler ulus devletin egemenliğini ve ulusal demokrasilerini tehdit etmekte.
Tehdit, tehlike, kriz, gerileme ve çözülüş küresel siyasetin siyasal sosyolojik arka planını özetleyen kelimelere dönüştü. Bu derin yarılma anında demagog liderler ve sağ popülizm demokrasinin bir diğer sorunu. Sağ popülizm bir yanıyla krizin sonucu. Dünya aşırılığa doğru kaydıkça halklar güven ve basit çözümler vaat eden liderlere sarılıyor. Ama sağ popülist liderlerin varlığı aynı zamanda yeni krizlerin tetiklenmesine de yol açıyor. Çünkü popülizm sahte bir çözüm. Güçlü ulus devlete dönüş kapitalizmin küresel gerçekliği içinde imkansız. Dahası popülist yol otoriterliği artırarak siyaseti yenilemeye çalışıyor. Bir kez bu yola girildiğinde özgürlüğün istisna güvenliğin kural olduğu bir yarı demokrasi pratiği demokrasinin normali haline gelmekte. 2024’ü kapatırken Trump ABD’de yeniden seçilmiş, Almanya’da ise sol hükümet düşmüştü. Demek ki 2025’in siyaset dili yine sağ popülizmin dili tarafından belirlenecek.
TÜRKİYE'NİN GÜNDEMİ ANAYASA
Bu genel çerçeve içinde ise Türkiye yeni anayasayı eski kaygılarla birlikte düşünen belirsiz bir siyasal iklime gebe. İktidar bloğu çok şanslı. Özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeler nedeniyle. Muhalefet ise savrulmaya ve içe doğru bükülüp küçülmeye devam ediyor. İktidar-muhalefet ilişkileri bakımından ise yeni anayasa iki bakımından tartışılmakta: Öncelikle Erdoğan’ın adaylığı, ardından da Bahçeli’nin Öcalan çağrısıyla başlayan devlet inisiyatifine değinmek yerine olacaktır.
Erdoğan tekrar aday olmak istiyor. Cumhur İttifakı'nın her iki bileşeni, yani hem AKP hem de MHP Erdoğan’ın adaylığını mümkün kılacak koşulların yaratılması noktasında hemfikir. Erdoğan’a adaylık yolunu açacak süreç bakımından kalıcı çözüm anayasanın kısmen veya tamamen değişmesi. 50 + 1 kuralının kaldırılması ve dönem sınırlamasından vazgeçilmesi iktidarın öncelikli hedefleri arasında. Bir kez bu yola girilmişken başkanlık sisteminde bazı revizyonlar da gündeme gelebilir. Mesela cumhurbaşkanı yardımcılığı sayısının açıklığa kavuşması ve milletvekilliğinden bakanlığa geçen siyasetçilerin tekrar vekilliğe dönebilmesi yasama ile yürütme arasındaki ilişkilerin daha düzenli ve akışkan hale gelmesini sağlayacaktır. Tabii sadece iktidarın taleplerinden oluşan bir anayasa değişikliğine muhalefetin neden ve nasıl evet diyeceği meselesi hala büyük bir sorun. Çünkü muhalefetin temel iddiası başkanlık sisteminin keyfiliğe yol açtığı şeklinde. Dolayısıyla ya bu sistemin tümüyle ortadan kaldırılması ya da cumhurbaşkanı yetkilerinin ciddi ölçüde sınırlanması onlar için tek seçenek. Böylesi bir çıkmaza, yani iktidar ile muhalefet arasında anlaşma sağlanamaması ihtimaline karşı Cumhur İttifakı'nın ikinci seçeneği ülkeyi erken seçime götürmek. Erken seçim kararı anayasa değiştirmeye göre daha kolay. Ama yine de belli sayıda muhalif vekilin erken seçime olur vermesi gerek. Bu noktada sağ siyasetin durumu belirgin hale geliyor: Meclisteki sağ muhalefet AKP karşısında bütünlüğünü koruyabilecek mi? Yoksa İYİ Parti, Gelecek, DEVA, Saadet ve Yeniden Refah gibi partilerden iktidar partisine katılımlar artarak devam mı edecek?
ÇÖZÜM SÜRECİ
Devlet inisiyatifini anayasa tartışmalarına bağlama noktasında liberal-demokrat çevrelerden yoğun bir talep geldiği açıkça ortada. Ama Bahçeli’nin ilk çağrısından bugüne 2 ay geçti. AKP iktidarı MHP’nin baskısına rağmen bu meseleyi soğutmaya ve muhtemel kararı askıda tutmaya devam ediyor. Bu tavır da gösteriyor ki anayasa tartışmaları veya erken seçim kararı bakımından DEM’le müzakere etmeye henüz hazır değil AKP liderliği. Suriye jeopolitiğinde Türkiye’nin etkisini artıran gelişmelerin Erdoğan’ın elini güçlendirdiği söylenebilir. Dış siyasetten alınan enerjiyle iç siyasette de sorunların çözülebileceğine yönelik inanç bu aralar iktidar çevrelerinde çok yüksek. Bu durum Öcalan’la DEM görüşmeyecek, ürkek adımlarla da olsa yeni bir çözüm süreci başlamayacak anlamına gelmiyor tabii ki. Ama adaylığı mevzu bahis olsa dahi Erdoğan liderliği için ilk seçenek yeni bir Kürt açılımı süreci başlatmak değil. Belki de doğru hamle için henüz çok erken olduğunu düşünüyor iktidar bloğu. Ekonomi düzelmeden erken seçimden bahsetmek rasyonel değil.
Tüm bu tartışmaların özetinde iki hususun altı çizilebilir. 2025’te güçlü bir sağ popülist dalgayla karşı karşıya kalacağız. Küresel siyaset, sağ popülizmin liderlik anlatıları, ön yargıları ve değer yargılarıyla şekillenecek. Türkiye’nin de bu iklimden etkileneceğine hiç kuşku yok. Güçlü olan sağ daha da güçlenecek. Kendi iç politik gündemimizin kilit kavramı ise anayasa. Erdoğan’ın ekonomik kriz nedeniyle ara vermek zorunda kaldığı yeni rejim inşa sürecine anayasa değişikliği için toplumu konsolide ederek tekrar dönmesi yeni yılın en büyük siyasal projesi olarak önümüzde duruyor.
*Prof. Dr. Ankara Hacı Bayram Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü.