19 Aralık...

Operasyonlarda yaşanılanların aydınlatılması ve hukuki sorumluluğu olan yetkililerin yargı önüne çıkarılması tam anlamıyla gerçekleşememiştir.

Google Haberlere Abone ol

Zafer Kıraç* kiraczafer@yandex.com

‘Hayata Dönüş’ adı verilen operasyonların 20. yılı.

Gittikçe unutuluyor, hafızalardan silinmeye başlıyor.

Bu korkutuyor beni, her unutuş yeni berbat şeylerin habercisi gibi hisler uyandırıyor.

Korkuyorum.

“Hayata Dönüş” operasyonlarının unutulmaması ve unutturulmaması için bir hatırlatma yapmak istedim.

O günlerin tanığı Muzaffer Kaya anlatıyor: “Asıl büyük saldırı 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan gece oldu. Gaz bombası ve kurşun yağmuru eşliğinde duvarları yıkarak ve koğuşları ateşe vererek ilerliyorlardı. Malta durulamayacak hale gelince yukarda belirttiğim üçlü ve sekizli gruplar olarak iki ayrı koğuşa çekildik. Sekizli grupta yer alan yüzden fazla tutsak bir koğuşun salonuna sığınmıştık. Yaklaşık 300 kişinin olduğu üçlü grupla bağlantımız koptu. Atılan gazların yanı sıra içeriye dolan yangın dumanı da havayı ağırlaştırıyordu. Bayrampaşa’da olanları biliyorduk. Sığındığımız salonda hepimizi yakacaklarını aklından geçiren tek kişi ben değildim sanırım. Aynı davadan yargılandığım yoldaşımla helalleştik. Barikatın başındaki nöbetçiler dışında, birbirimizi görecek şekilde sıkışık düzen oturmuştuk. Bir yandan yaralıların bakımı yapılıyordu. Duvarları yalayan alevler birbirimizin yüzünü görebilecek kadar içeriyi aydınlatıyordu.” (1)

Tam 20 yıl olmuş.

Türkiye hapishanelerinde 19 Aralık 2000 tarihinde başlayan 'Hayata Dönüş' operasyonları sonucu 30 mahpus ve iki asker ölmüştü ya da öldürülmüştü. Katliamdı diyenler için ortada inanılmaz büyüklükte bir dram vardı. Operasyondu diyenlerin ise ellerinde, yaptıkları vahşeti haklı çıkaracak hiçbir şeyleri yoktu.

19-22 Aralık 2000 tarihleri arasında aynı anda 20 ayrı hapishaneye operasyon düzenlenmişti. Bu, siyasi mahpusların koğuşlarının olduğu bloklara düzenlenen askeri bir operasyondu. 

Bir gün önce yaşananlar, olayların içinde olanlar ve takip edenlerde kafaları karıştırıyor, umutları azaltıyordu. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli gibi aydın ve sanatçılardan oluşan bir heyet İstanbul Barosu Başkanı Avukat Yücel Sayman arabuluculuğunda mahpuslar ile görüşmeleri sürdürüyorlardı. Mahpuslar görüşmelere devam etmek ve bir uzlaşmaya varmak istediklerini söylediler.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer “Yaşam hakkını sona erdirme tehdidiyle kimi koşulları sağlamaya çalışma kabul edilemez” diyordu televizyon ekranlarında. Başbakan Bülent Ecevit, Yardımcısı Hüsamettin Özkan, Adalet Bakanı H. Sami Türk ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan bir araya gelip toplantı yaptılar.

19 Aralık, saat 04:00 sıralarında 20 ayrı hapishaneye müdahale başladı. Akşam saatlerinde Adalet Bakanı Türk, “Asıl amaç ölüm oruçlarını bitirmek değil, devletin otoritesini sağlamaktır” diyordu. Operasyonlar gerçekleştiğinde iktidarda DSP-MHP-ANAP koalisyonu vardı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit operasyonu, “teröristleri kendi terörlerinden kurtarma” olarak tanımlamıştı.

Kapsamı ve büyüklüğü düşünüldüğünde ciddi bir hazırlık gerektirdiği ve 20 hapishanede aynı anda başlayan operasyonların başından sonuna kadar tek bir merkezden yönetildiği anlaşılıyordu. 10 bin güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen operasyonların Milli Güvenlik Kurulu eliyle Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından planlanıp uygulanmış olduğu kuşkuya yer bırakmıyordu.  

Böylece devletin hep hayata geçirmek istediği izolasyona dayalı infaz anlayışı 2000 yılı itibariyle uygulanabilir bir hale geldi. Bu bakımdan devletin hapishanelerde hayata geçirmek istediği her türlü uygulamanın temeli bu operasyonlarla atılmış oldu.

Operasyonlarda yaşanılanların aydınlatılması ve hukuki sorumluluğu olan yetkililerin yargı önüne çıkarılması tam anlamıyla gerçekleşememiştir. Operasyonu planlayanlar, kararları alanlar, uygulayanlar ve icra edenler kamu görevlisidirler. Kimler olduğu bilinmektedir ve 32 insanın ölümünden sorumlu olanlar aradan geçen 20 yıllık süre zarfında yargılanmamış, failler cezasızlık politikası çerçevesinde korunmaya devam etmiştir.

Katliamsa, bu katliamı planlayanlar ve düğmeye basanlar kimlerdi? Böyle bir gücü nereden almışlardı? Sonuçları aşağı yukarı tahmin edilmiş olmalıydı. Bu tahminler dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e ve Adalet Bakanı'na bildirilmiş olmalıydı. Buna rağmen neden göze alınmıştı bu katliam?

Yok eğer gerçekten “hapishanelerde bir düzenleme yapıyoruz” operasyonu ise bunca insanın öldürülmesiyle sonuçlandığına göre başarısız olunmamış mıdır? Bu başarısızlığın hesabının verilmesi gerekmez mi? “Ölümlerle sonuçlanmış da olsa operasyon başarılıydı” diyenler var bu memlekette. Hangi akıl, hangi vicdan böyle bakabilir?

Operasyon sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunan Ali Suat Ertosun'a 2004 yılında AK Parti hükûmeti kararıyla Devlet Bakanı Cemil Çiçek tarafından ‘Devlet Üstün Hizmet Madalyası' verilmişti.

Mahpuslarla görüşmeler yapan heyetin içinde bulunanlardan sanatçı Zülfü Livaneli yaptığı paylaşımlarda şunları söylüyor.

“19 Aralık Hayata dönüş adı altında bir katliam yapıldı. 1996 ölüm oruçlarında tutukluların isteklerini Refah Partisi hükümetine bile kabul ettirebilmiştik ama 2000’de Ecevit hükümeti kabul etmedi. Hikmet Sami Türk’le bizzat ben konuştum kan dökülmemesi için, Türk, 'başbakanla konuşayım' dedi yarım saat sonra red cevabı geldi çünkü operasyona karar verilmişti.” (2)

Bugün içinde bulunduğumuz şu günlerde en çok konuşulan ve gündeme gelen yerler yine hapishanelerdir. Bugün hapishanelerde 280 bine yakın mahpus var. Sürekli işkence ve kötü muamele şikayetleri geliyor, üstelik pandemi süreciyle birlikte mahpusların kazanılmış tüm hakları tamamen ellerinden alınmış durumda, aile görüşleri kısıtlanıyor, mektupları gönderilmiyor, avukatla görüşmelerde sorunlar yaşanıyor. 

İnsan Hakları Derneği yayınladığı bir bildiriyle katliamı andı ve bugün hapishanelerin içinde bulunduğu koşulları kamuoyuyla paylaştı: “19 Aralık Katliamının 20. Yılında Sesleniyoruz: Katliamın Faillerini Yargılayın, Cezasızlığa Son Verin!”

Türkiye Cezaevlerinde F Tipine geçiş ve tecrit koşullarını protesto etmek amacıyla açlık grevi yapan tutuklu ve hükümlülere karşı 19 Aralık 2000 tarihinde Türkiye genelinde 20 cezaevine eş zamanlı bir operasyon yürütüldü. Bu operasyonda 30 mahpus ve 2 güvenlik görevlisi yaşamını yitirdi, 300’e yakın mahpus yaralandı. Üstelik sonuçları itibarı ile insanlık suçunun işlendiği, insanların katledildiği operasyona “Hayata Dönüş” adı verilmişti. İnsan yaşamının önceliğinin gözetilmediği bu katliama dair, aradan geçen 20 yıllık süre zarfında sorumlular yargılanmamış, failler cezasızlık politikası çerçevesinde korunmaya devam edilmektedir.

Birey olarak kişiliği olan insan, aynı zamanda toplumsal bir varlıktır. Bu nedenle hem insani hem de hukuki açıdan yaşama hakkı en temel insan hakkıdır ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre “yaşama hakkı” dokunulmaz başat hak olarak kabul edilmektedir. Türkiye’nin uymakla yükümlü olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, yaşam hakkının korunması bağlamında devletlere hem pozitif hem de negatif yükümlülükler yüklemektedir. Bunlar; yaşam hakkının korunması noktasında tedbirleri alma ve hakları ihlal etmekten kaçınma yükümlülüğüdür. Ancak devlet pratiğinde bu iki yükümlülük yerine getirilmemekte; yaşam hakkı ihlal edilmektedir.

İnsan Hakları Derneği, 26-17 Kasım 2002 yılındaki Olağan Genel Kurulunda 19 Aralık Gününü “Cezaevlerinde İnsan Hakları İçin Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir. Cezaevleri; hak ihlallerinin en fazla yaşandığı kapalı mekanlardır. Mahpuslar bu kapalı mekanlarda sürekli olarak yeniden üretilen şiddet ve hak ihlalleri ile birlikte yaşamak zorunda bırakılmaktadırlar. Sağlığa erişim haklarının engellenmesi, insanlık onuruna aykırı olarak tek kişilik ring araçlarında kelepçeli olarak uzun saatler ve günler süren sevkler, çıplak arama, ayakta sayım, fiziksel ve psikolojik işkence, mahpusların başka mahpuslarca şiddet görmesine göz yumulması, ailelerinden çok uzakta yıllarca kalan mahpusların imkanlar olmasına rağmen ailelerine yakın cezaevlerine sevk taleplerinin kabul edilmemesi, sosyal hakların ortadan kaldırılması, iletişim, bilgi edinme ve kültürel hakların yok sayılması ve daha yüzlerce hak ihlali sayılabilir.

11 Mart 2020 tarihinde pandemi olarak ilan edilen Covid-19 salgınında kaynaklı olarak cezaevlerinde sağlık hakkı yeterince korunamamış, salgın hızla yayılmıştır. Virüsün dışarısı ile temas eden görevliler tarafından taşındığı düşünüldüğünde gerekli olan önlemlerin alınmasında eksik kalındığı ve gözetilmediği ortadadır. Zaten cezaevi koşullarından kaynaklı olarak pek çok kronik hastalığı olan mahpusların pandemi sürecinde tedavilerinin tam teşekküllü hastanelerde yapılmaması, infazlarının ertelenme taleplerinin karşılanmamasıyla büyük bir risk altındadırlar.

Cezaevlerinde hastalıklardan ve intihar vakalarından kaynaklı her yıl onlarca ölüm meydana gelmektedir. Tüm bu ölümler önlenebilir ölümlerdir. Devlet tarafından ruhsal ve bedensel bütünlüklerinin korunması gereken mahpusların ölümleri araştırılmamakta, sorumlular hakkında hiçbir işlem yapılmamakta ve bu da yaşam hakkının ihlal edilmesini sürekli hale getirmektedir.

2020 yılı içerisinde yalnızca tespit edebildiğimiz kadarıyla 50 mahpus yaşamını yitirmiştir. Yine tespit edebildiğimiz kadarıyla hapishanelerde 604’ü ağır olmak üzere 1605 hasta mahpus bulunmaktadır.

Dünden bugüne cezaevlerinde devam eden hak ihlalleri ve tecrit politikalarına karşı mahpuslar bugün de açlık grevi eylemi yapmaktadır. Mahpusların üzerindeki tecrit politikalarına son verilerek hak ihlalleri giderilerek sorun bir an önce çözülmelidir.

19 Aralık Katliamının yaşanmasında sorumluluğu olan failler yargılanmalı ve Zamanaşımı usulü ile uygulanan cezasızlık politikalarına son verilmelidir.

Mahpuslar üzerinde tüm sosyal haklarının ortadan kaldırılarak “özgürlüğünden mahrum bırakılması” cezasının üstüne sürekli olarak eklenen cezalandırmalar kaldırılmalı ve insan onuruna saygılı davranılmalıdır. Cezaevleri sivil denetim mekanizmalarına açılmalıdır. Tutuklu ve hükümlülere kötü muamele uygulayan görevliler hakkında etkin soruşturmalar yürütülmelidir.

Adil yargılanma, sağlık hizmetlerine erişim, yeterli beslenme, hijyen koşullarına, kültürel ve sosyal haklara, avukatları ve aileleriyle görüşebilme hakları sağlanmalıdır.

İnsan Hakları Savunucuları olarak yaşana katliamların peşini bırakmayacağımızı ve yaşanan tüm hak ihlaline karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi bir kez daha kamuoyunun bilgisine sunuyoruz. (3)

Yazımı operasyonlar sırasında Burdur Cezaevi’nde tutuklu olarak bulunan Sosyolog Veli Saçılık’ın cümleleriyle bitireyim: "19 Aralık gecesi cezaevlerine girdiler ve 30'un üzerinde insanı katlederek yaktılar, bu operasyonun adını da utanmazca hayata dönüş koydular. O sabah ranzamda otururken cezaevi koğuşumun içine dozer soktular, ses bombası attılar sonra dozerle kolumu kopardılar..."

32 kişi öldürülmüş ama televizyonlarda Adalet Bakanı ‘devletin şefkatli eli’ diyerek demeçler veriyordu.

Unutulmasın istedim... 

1- https://www.gazeteduvar.com.tr/19-aralik-bir-taniklik-haber-1507737 

2- https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/12/19/livaneliden-hayata-donus-paylasimi-ecevit-hukumeti-kabul-etmedi 

3- https://www.ihd.org.tr/19-aralik-katliaminin-20-yilinda-sesleniyoruz-katliamin-faillerini-yargilayin-cezasizliga-son-verin/

*İnsan Hakları Çalışanı