YAZARLAR

1 Mayıs bilmecesi: Madenci işçi de algoritmacı işçi değil mi?

Karl Marx, bir balıkçı, bir çoban ya da bir eleştirmen olmak zorunda kalmadan, kişinin aklına estikçe bu mesleklerin her birini icra ettiği bir toplumu resmetmişti. Bu 1 Mayıs’ta soralım: Yapay zekâ uzmanının emeği ile forklift operatörünün emeği birbiriyle kardeş değil mi?

1 Mayıs günü Hollanda’da pek bir şey yaşanmaz.

Bir iki sol parti bir iki anıta çiçek bırakır, mesaj yayınlar. O kadar. Bir avuç kişi de toplanıp yürür; onların dışında sokaklar, meydanlar boştur. Herkes zaten birkaç gün önce ülkenin bütün şehirlerinde, meydanlarında, sokaklarında yapılmış o büyük partiden, sebebi bakımından Ortaçağ’dan fırlamış gibi duran Kral’ın doğum günü kutlamalarından dolayı yorgundur.

1 Mayıs günü çoğunluk ya evindedir ya da işinde. Ne bir coşkulu parti ne bir kitlesel kutlama…

***

Hollanda biraz özel bir örnek ama dünyanın gidişatına dair yine de çok şey anlatıyor.

Bankacıların, avukatların, muhasebecilerin, bilimum ticaret ehlinin söz sahibi olduğu bu toplumun parayla ilişkisi emekle ilişkisine göre daha baskın. Neticede kapitalizmin mucidi sayılabilecek bir ülke burası. 1602’de kurulan “Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası” dünyanın ilk küresel çokuluslu şirketi kabul ediliyor. Kapitalizme dair bildiğimiz birçok kavramın temellerini atan şirket. Hissedarlar, kurumsal kimlikler, tüzel kişilikler… Bugünün dünyası.

Demek ki Google’lar, Facebook’lar, BP’ler, Shell’ler, Samsung’lar, Apple’lar ve nihayet Tesla’lar ve onların büyük hissedarları bugün dünyayı yönetmede birçok ülkeden daha fazla söz sahibiyse, en başta bir küçük ülkenin, Hollanda’nın okyanus ötelerinde kurduğu bu hırslı ve amansız yapı sayesinde. Az şey değil.

***

Bunca ticaret, bunca üretim… Dört yüz küsur yıldır, dünyanın bir ucundan diğer ucuna bunca alışveriş… İyi de kimin elinden çıkmış bu ürünler? Baharatları kim toplamış, kim işlemiş? Gemilerde kürekleri kim çekmiş? Yüksek fırınları kim harlatmış, kazanları kim kaynatmış, çeliğe kim su vermiş, çarkları kim çevirmiş?

Hollanda’nın hikâyesinde bunlar, o da çok dikkatli dinlerseniz, satır aralarında anlatılır. Hızlı hızlı geçilen ve ancak yüzlerce yıl sonra, güvenli bir mesafeye geldikten sonra hakkında özür dilenen köle emeği ve köle ticareti bahsinin yanı başında.

Emek bahsi atlanır atlanmasına da bir başka bahsin yeri ziyadesiyle geniştir Hollanda’da. Bu ülkenin adını anınca, herkesin aklına evvela haklar ve özgürlükler gelir. Söz söyleme özgürlüğü, inanma özgürlüğü, hareket etme özgürlüğü… Hepsi zaman içinde rafineleşmiş, keskinleşmiş kavramlar. Maddi zenginliğin rahatlığıyla serpilmiş kavramlar…

Bu hoş fikirler, Flaman göklerinden hiç ayrılmayan bulutlar gibi toplumun, insanların üstünde bir o yana bir bu yana dolaşırlar. Siyaset de evvela bu kavramların üzerinden yapılır. Özellikle 2000’li yıllarda bu böyle. Seçmenlere verilen sözler, gönderilen mesajlar emekten ziyade ya ticaret ekonomisinin ya da hak ve özgürlüklerin üzerinden verilir. Ama icap ettiğinde ticaret güdüsü, özgürlüğün, eşitliğin önüne geçer. Nitekim merkezin liberal siyasetçisi Mark Rutte’nin, Hollanda’da üst üste kurduğu üçüncü hükümet Müslümanlara ve Surinam kökenlilere yönelik bir ayrımcılık skandalı yüzünden çökmüş ama aynı Rutte akabindeki seçimden muzaffer çıkarak dördüncü hükümetini kurmuştur. Şöyle düşünebiliriz: Bu Rutte, aynı mantık ve hissiyatla 400 yıl önce Doğu Hindistan Kumpanyası’nı da yönetiyor olabilirdi.

Demek ki bir devamlılık var.

***

Ama emek politikaları açısından bir devamlılık yok.

Üretimden gelen gücü, emeği konuşan yok. Siyasette de yok, sokakta da yok.

Bu sadece Hollanda’nın meselesi değil. Almanya, Fransa, diğerleri… 1 Mayıs’ı kutlama geleneği olan ülkelerde de emeğin bayramı gitgide sönük geçiyor. Gündemden düşüyor. Karnaval zaten yok da planlanan, düzenlenen tüm anmalar, kutlamalar medyada dönüp dolaşıp evvela bir ‘gösteri’, sonra bir ‘protesto’, nihayet bir ‘çatışma’ olarak işleniyor. Festival, karnaval, bayram sözcükleri başka kutlamalar için ayrılıyor.

Türkiye’de farklı mı? Sadece kutlamalar açısından değil, emeğe yaklaşım, emek siyaseti ve hadi literatürün o en isabetli ifadesini kullanalım, insanın ‘emeğine yabancılaşması’, dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de bambaşka bir seviyeye varmadı mı?

Sebepleri var. Hepsi birbiriyle bağlantılı. İlkin, Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle beraber, emeğe dair fikirlerin de kademe kademe solması, Sovyetler yenildi diye emeğe dair her şeyin de yenilmiş sayılması…

Bir diğeri, kitlelerin kendini üretiminden çok tüketimiyle ifade etmeye başlaması. Ne kadar iyi niyetli olsalar da mesela bakınız boykot kampanyaları… “Param var, oraya harcamam” kampanyaları çok güçlü. Hele sosyal medyayla beraber hızla da güçleniyor. Bazen sonuç da alıyor. Ya herkesin kendi işyerlerinde uğradıkları haksızlıklara örgütlü tepkisi?

Bir büyük sebep de milyonlarca insanın kendini işçi, emekçi olarak görmemesi. Önce plazaların, şimdi algoritmaların dünyasında işçilik yok. Emek yok. Kodlar kendi kendine yazılıyor, toplantılar kendiliğinden yapılıyor. Mesailer birdenbire tamamlanıyor. Hele şimdi birçokları evine de gidince… Ama emek bunun neresinde kalıyor?

***

Emek hakkında çok şey söyleyebilirsiniz. Emek insanı güzelleştirir. Emek insanı yaşatır. Emek insanı yorar.

Ama şu muhakkak hep vardır: Emek bir derttir.

Emek, hep dertleriyle gelir. İşyeri dertleri, sağlık dertleri, diğer insanların çıkardığı dertler. Emeğe bu yüzden hep kulak vermek, onu hep dikkatle dinlemek gerekir.

Ama…

“Ama”yı anlatmak için Avrupa’nın Türkiye’ye de yansıyan hikâyesiyle devam edelim. Kitlelerin emeğe yabancılaşması yüzünden bu derdi anlatanlar da dinleyenler de giderek marjinalleşiyor Avrupa’da. İşçi, emekçi grupları, bu hakları savunanlar radikalleşiyor ya da radikal olarak niteleniyor. Siyasi yelpazedeki yeri gereği emekle on yıllardır haşır neşir olanlar dahi başka dertlere daha çok kulak kabartıyor: Globalizmle, ekolojiyle, hür düşünceyle ilgili meselelere çözüm üretmeye çalışıyorlar. Kendilerini bu alanda sınırlıyorlar.

Şüphesiz bunlar da çok önemli ama neden koca koca partiler, hareketler emeği artık ikinci plana atıyor? Neden hâkim siyasi görüşlerin hem emekle hem ekolojiyle ilgili derdi yok?

***

İngiliz itfaiyeci, sendikacı ve yazar Paul Embery’nin “Despised - Why the Modern Left Loathes the Working Class” (Horlananlar - Modern Sol Neden İşçi Sınıfından Nefret Ediyor) isimli tartışmacı bir kitabı var. Meseleye İngiliz İşçi Partisi’nin üzerinden bakan Embery, tipik bir partiliyi, üniversite eğitimli, kozmopolitan ve Londra’nın dışını pek tasavvur edemeyen biri olarak çiziyor. Bu milletvekilinin İngiliz işçi sınıfını tanımadığını söylüyor Embery.

Fransa. Almanya. Türkiye… Birçok yer için aynısını söyleyemez miyiz?

Eğitimli olmak, kozmopolitanizme inanmak şüphesiz yanlış şeyler değil ama İşçi Partisi’nin işçiler için de bir şeyler yapmasını beklersiniz. Kimlikle, küresellikle, iklimle uğraşırken, çalışan sınıfın özlük hakları için de siyaset yapmak gerekmez mi?

Embery, kitabında sol siyasetin, aidiyeti, coğrafyayı, mekânın ruhunu bilmediğini anlatıyor.

Çözülen bir yapıyı fark etmediğini…

***

Ama fark edenler var. Ne olup bittiğini anlamak için bu defa Fransa’ya gidelim. 

Derin Fransa’da, 3800 nüfuslu minik bir kasaba… Aubin. Decazeville Havzası’ndaki diğer tüm kasabalar gibi tipik bir madenci kasabası. Kömür madenleriyle, yüksek fırınlarıyla, fabrikalarıyla neredeyse 200 yıl boyunca işlemiş bir körük. Ama artık sönüyor. Fransa taşrasındaki daha yüzlerce kasaba gibi yitip gidiyor. İşsizlik, umutsuzluk diz boyu. Geçen hafta Fransa seçimlerinin ikinci turunda, aşırı sağcı aday Marine Le Pen’e yüzde 41.5’luk oy oranını sağlayan birçok unutulmuş, yıkık kasabadan sadece biri.

Liberation gazetesi seçim sonrası Le Pen’e rağbet eden ‘sürpriz’ yerleri dolaşırken Aubin’e de uğramış. Kasabanın solcu belediye başkanı Laurent Alexandre yorgun bir sesle anlatıyor:

“Bu madencilik ve endüstri yoğun işçi sınıfı havzasının eski günlerinde hepimiz komünisttik. Sonra sosyalist olduk. Derken işler değişti, üç dört yıl evvel burada bir eşik aşıldı.”

Aşılan eşiğin adı aşırı sağ.

Le Pen’in oralarda 2017’de yüzde 33 alması bile bir konuyken, aynı siyasetçi ve partisi 2022’de 53.6’lık oy oranına ulaşmış. Alexander devam ediyor:

“İnsanlar bıktı. İşin olacağına varmasını istiyorlar. Bir patlama istiyorlar. Kamu hizmeti eridi, doğumevi kapandı, insanlar yoksullaştı; bunlar da oylara yansıyor.”

Liberation’un haberi ilk turda solcu aday Jean-Luc Mélenchon’a oy veren birçok kişinin ikinci turda nasıl aşırı sağa oy verdiğini kasaba kasaba anlatıyor. Bir eşik aşılmış, evet. İşçinin, köylünün hakkını savunur görünen aşırı sağcı Le Pen’e oylar akmış. Yerel politikacılar da ardı ardına şunları söylüyor: “Bakın bizler faşist değiliz ama…”

Ama hiç kimsenin dinlemediği işçileri dinler görünen bir aşırı sağ var. Bunun karşılığında da habire patronları kayıran, burnunun ucunu büyükşehirlerden dışarı uzatmayan bir sistemin çökmesini isteyen işçiler var. Eskinin sosyalistleri, komünistleri var. Onlar artık Le Pen’in faşist ajandasını umursamıyor. Sol hassasiyeti de olduğunu söyleyen, kendini ‘herkes için’ merkezde konumlandıran Macron, çalışan üreten kesimin hakkını budarken, kitleler, Avrupa’nın felaketi olacak, Avrupa fikrinin köküne kibrit suyu ekecek, bu arada emek, özgürlük, eşitlik, ekoloji bilinci, hür düşünce, solun inandığı ne varsa hepsini berhava edecek bir siyasi düşünceye kayıyor.

***

Bu bir Macron-Le Pen meselesi değil. Hiçbir zaman olmadı. Bu bir ‘özlük’ meselesi. Plazalarda toplantı üstüne toplantı yapanların, sistemleri kodlayanların, algoritmacıların, yapay zekâ uzmanlarının ve gazetecilerin; madenciyle, forklift operatörüyle, demiryolcuyla arasında bir mesafe olmadığını anlamasına dair bir mesele.

Bu hepimizin meselesi.

1 Mayıs da bunu düşünmek için güzel bir gün.


Yenal Bilgici Kimdir?

Yenal Bilgici, gazeteci. 1979 İskenderun doğumlu. Siyaset bilimi eğitimi aldı. 2000 yılında gazeteciliğe başladı. Nokta, Aktüel, Newsweek, GQ Türkiye, Habertürk ve Hürriyet’te çalıştı; yazılı ve görsel birçok başka mecrada yazdı çizdi anlattı. Siyaset, kültür, tarih üzerine röportajlar yaptı, yapmaya devam ediyor. 2022 Ocak’ında Türkiye’de son dönemde yaşananları hakikat-sonrası çerçevesinde ele aldığı “Memlekette Tuhaf Zamanlar - Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız” isimli eseri Doğan Kitap’tan yayımlandı. 2019’da tarihçi İlber Ortaylı ile “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” isimli, büyük ilgi gören bir nehir röportaj kitabı yayımladı, bu kitabı 2022 Şubat’ında yine Ortaylı ile söyleştiği “İnsan Geleceğini Nasıl Kurar” takip etti. Özellikle Avrupa gündemini takip etmeyi, toplum ve teknolojinin kesişiminden türeyen yeni dünya üzerine düşünmeyi, edebiyatı ve bir de bloglarında ‘Eski Usul’ ve 'Tuhaf Zamanlar’ yazmayı seviyor.