Eren Keskin: Yurtdışına gitmek yerine hapse gireceğim

Cuma, 8 Eylül, 2017
1990’lı yıllarda iki defa silahlı saldırıya maruz kalan, sırf Kürdistan sözcüğünü kullandı diye hapse atılan, çok sayıda arkadaşını faili meçhul cinayetlere kurban veren, işkence, taciz, tecavüz davalarına giren bir insan hakları savunucusunun, o yılları şimdiye tercih edeceği kimin aklına gelirdi? Akla gelmeyen başa geliyor. Avukat Eren Keskin, 1990’ların tüm karanlığına rağmen şu an yaşananlardan daha iyi olduğunu söylüyor ve bu söylediğine kendisi de şaşırıyor!

İnsan hakları savunuldukça birikir ve insanlık onuru denen şey de bu birikim oranında varlık kazanır. Ancak bu birikim de bazı cesur insanların ölüm, hapis ve sürgün tehditlerine rağmen sürdürdükleri mücadele sayesinde oluşur. Nitekim Türkiye’de yaşamlarını insanlık onurunu yüceltmeye vakfeden insan hakları savunucuları hiç olmadığı kadar yoğun bir baskı ve tehdit altında.

Türkiye’deki insan hakları mücadelesinin sembollerinden biri olan Av. Eren Keskin, hakkında açılan 143 ayrı davayla büyük bir kuşatılmışlık içinde. Çözüm sürecinin sonlanmasıyla birlikte açılan davalardan hakkında onlarca yıl hapis ve 800 bin TL’yi bulan para cezası isteniyor. Kesinleşen bazı para cezalarını taksitle ödemeye başlayan Keskin’in yakın zamanda hapse girme tehlikesi söz konusu. Sembolik olarak üç yıl Özgür Gündem gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yaptığı için çözüm sürecinin bitmesiyle gazeteye açılan tüm davaların muhatabı olan Keskin, düşünce ve ifade hürriyetine dair savunuculuğundan geri adım atmamakta kararlı.

1990’lardan bu yana silahlı saldırılara, hapis cezalarına, ölüm tehditlerine büyük bir cesaret ve sebatla göğüs gererek ısrarla insan haklarını savunmayı sürdüren Keskin, çok sayıda cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri ve adalet bakanlarını “emekli” etti ama kendisi aynı yerde durmaya devam ediyor. Şimdi, hayatını ezilen tüm kesimlerin insan haklarını savunmaya, insanlık onurunu yüceltmeye adayan bu cesur avukata kulak kesilelim…

 

.

FOTOĞRAFLAR: SADIK GÜLEÇ

 

1990’lardan itibaren Türkiye’nin önde gelen insan hakları savunucularından biri olduğunuz için, kişisel olarak karşılaştığınız baskılar, farklı dönemlere ilişkin değerlendirme yapmayı daha mümkün hale getiriyor. Dolayısıyla şu an karşı karşıya bulunduğunuz yargı kıskacıyla başlayalım mı?

Benim hakkımda şu an 143 dava var. Bunlardan sadece bir tanesi yaptığım konuşmadan dolayı açılmış ve 10 ay hapis cezası verilmiş bir dava ve şu an Yargıtay aşamasında. Diğer tüm davalar üç yıl genel yayın yönetmeni olduğum Özgür Gündem’den açıldı.

Yani üç yıl boyunca gazeteye açılan tüm davalardan siz mi yargılanıyorsunuz?

Evet. 1990’ların başında Özgür Gündem ilk çıktığı günden itibaren avukatlığını yaptığım bir gazete. O dönem öldürülen gazetecilerin hepsiyle, Musa (Anter) Amca’yla, keza Burhan Karadeniz’le tanışıklığım vardı. Benim yaşımdaki insanlar açısından Özgür Gündem’in hayatımızda çok değerli bir yeri var. 2013 yılında gazete yine Özgür Gündem ismiyle çıkacaktı ve bana “isminizi gazeteye genel yayın yönetmeni olarak koyabilir miyiz” diye sordular. Ben de gönül bağım olduğu için “tabii ki” dedim. Aktif olarak yayın yönetmenliği yapmadım ama ismim orada oldu. Barış süreci denen dönemde hiç açılmayan davalar, süreç bitince bombardıman gibi açılmaya başlandı.

Çözüm sürecindeki haber veya yazılardan dolayı da geriye dönük davalar açıldı mı hiç?

Yok, geriye dönük dava açılmadı. Süreç bitip de davalar açılınca ifade vermek için adliyeye gidip gelmeye başladık. İlk zamanlarda savcılara “düşünce ifade etmenin suç olmadığına inanıyorum” demekle yetiniyorduk. Ama bir süre sonra savcılar bizi adli kontrol talebiyle mahkemeye sevk etmeye başladılar. Baktık artık davalar bombardıman gibi yağıyor; arkadaşlarla konuştuk ve üçüncü yılın sonunda genel yayın yönetmenliğinden ayrıldım. O arada, 17 Ağustos 2016’da gazeteye bir operasyon yapıldı, hepimiz gözaltına alındık. Ben denetimli serbestlikle bırakıldım, Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay tutuklandı, Murat Çelikkan yakın zamanda hapse girdi. Bu davada hepimiz müebbet hapis talebiyle yargılanıyoruz.

Örgüt üyeliği suçlamasıyla mı?

Devletin topraklarının bir bölümünü ayırmaya teşebbüsten.

Bunun dayanağı, yayınlanmış haberler mi?

Yayınlanmış haberler ve onlara göre bizim bölücü örgüt üyesi olmamız. Suçlamanın dayanağı yok ama gerekçe bu.

Hakkınızdaki diğer davaların da gerekçesi bu mu?

Örgüt propagandası, cumhurbaşkanına hakaret filan… 18 dosya şu an Yargıtay’da. Bunlardan toplam altı yıl hapis ve çok yüksek para cezaları var. Bu arada yasada değişiklik yapıldı ve ara mahkeme olarak İstinaf Mahkemeleri kuruldu. Böylece beş yıla kadar olan cezalarda artık Yargıtay’a değil, İstinaf Mahkemeleri’ne gidiliyor. Burada davalar Yargıtay’a nazaran çok çabuk sonuçlanıyor. Zaten bu mahkemelerin kurulma sebebi de sözüm ona yargının iş yükünü hafifletmek.

İstinaf Mahkemeleri’nde kesinleşen davalarınız var mı?

Evet, oldukça yüksek para cezaları verilen ve kesinleşen davalarım var. Daha da gelecek cezalar var. Şu ana kadar 57 bin lira kesinleşmiş cezam var. Fakat hepsini topladığımızda 800 bin lira gibi bir ceza söz konusu. Ödemediğiniz takdirde hapse giriyorsunuz. Taksitle ödemeye başladık. İHD ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı bunun için bir kampanya başlattı. Ama hapis cezalarıyla ilgili yapacak bir şey yok. Bunlardan henüz kesinleşen dava yok ama İstinaf Mahkemesi’ne gittiğinde, üç-dört ay içinde hapis cezaları da kesinleşecek.

Sonra da hapse mi gireceksiniz?

Gireceğim, evet. Gitmeyeceğim.

YURTDIŞINA GİTMEYECEĞİM, ÇÜNKÜ ÇOK HAKLIYIZ

Nereye?

Yurtdışına değil, hapse gireceğim. 1995’te de Kürdistan sözcüğü nedeniyle yargılanıp ceza almış ve gidip yatmıştım. Bizler çok uzun yıllardır insan hakları hareketinde olduğumuz için uluslararası kamuoyunca tanınıyoruz. İnsanlar, Eren Keskin’in silahlı bir örgüt üyesi olmadığını çok iyi biliyor. Ama bu devlet beni silahlı örgüt üyesi olarak yargılıyor, cezalandırıyor ve hapse koyuyorsa, bunun mücadelesini vermem gerekiyor. Ben onları rahatsız etmek istiyorum. Yurtdışına gitmeyeceğim, çünkü çok haklıyız. Burada devletin geri adım atması gerektiğini düşünüyorum. 1995’te de aynı şey olmuştu. O yıllarda da çok sayıda insan yurtdışına, az sayıda insan da cezaevine gitti. O dönem hapse giren Fikret Başkaya, Haluk Gerger gibi isimleri hatırlıyorum. Cezaevine giren insanlar sayesinde Türkiye’de düşünce ve ifade hürriyetinin tehdit altında olduğu tartışıldı. Yine aynı şey yaşanacak.

Sizce artık Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün tehdit altına alındığına dair tartışmanın bir hükmü kaldı mı?

Tabii ki bu tartışmanın 1990’lardaki kadar etkili olacağını düşünmüyorum ama yine de ve hâlâ bir etkisi olacak.

AKP DERİN DEVLETLE BÜYÜK BİR UZLAŞMAYA GİTTİ

 

.

.

 

1990’lardaki kısıtlı iletişim imkânlarına rağmen maruz kaldığınız baskılardan haberdar olunuyor, kamuoyu oluşuyordu. Şimdi ise ne Avrupa nazarında insan hakları savunucularının maruz kaldığı baskılar, gözaltı ve tutuklamalar 90’lar kadar büyük etki yaratıyor ne de devlet uluslararası tepkileri dikkate alıyor. Oysa 1990’lardaki uluslararası tepkilerin devlet üzerinde belli bir etki yarattığını hatırlıyoruz. 90’ların devletinin şimdikinden farkı neydi?

Bu devletin kuruluşundan itibaren, görünürdeki devletle gerçek devlet hep farklıydı. Hükümetler değişiyordu ama sabit kalan bir derin devlet hep vardı. 24 Eylül 1996’da Diyarbakır Cezaevi’nde 11 kişinin kafalarının ezilerek öldürüldüğü bir katliam yaşanmıştı. O zaman Fazilet Partili olan Adalet Bakanı Şevket Kazan’ı aradığımızda “inanın benim de haberim yok” demişti. Ses tonundan bunun doğru olduğunu anlıyorduk. Gerçekten de bakanın o anda olanlardan haberi yoktu. AKP, özellikle Fethullah Gülen teşkilatıyla ilişkilerinin bozulmasından sonra derin devletle büyük bir uzlaşmaya gitti. Bu uzlaşma belki sonuna kadar gitmeyecek ama şu andaki büyük uzlaşmanın 1990’lardan farklı olduğunu düşünüyorum.

Ama o zaman da derin devlet ne istiyorsa Çiller onu yapmıyor muydu?

Çiller isteneni yapıyordu ama şimdiki hükümet gibi bir halk gücü yoktu. Şu an hükümetin arkasında yüzde 50 halk gücü var ki, bu az bir oran değil. Eskiden hükümetlerin pazarlığında derin devletin eli her zaman daha güçlüydü, şu an ise hükümetin eli daha güçlü. Belki birbirlerinden nefret ediyorlar ama birbirlerine çok ihtiyaçları var. Bu da çok korkutucu. Gazeteciler bize diyor ki, konuşturacak insan, akademisyen bulamıyoruz. Hiç kimse basına konuşmak istemiyor. Buna da çok hak veriyorum. 1990’larda hiç olmayan ve insanların hayatlarını çok etkileyen ekonomik baskı var artık. İşinden atılıyor, ailece beş parasız bırakılıyor insanlar. Bu belki hapse girmekten daha korkutucu oluyor. 1990’larda tutuklanma korkusu da yoktu. O zaman hakkımda 200’e yakın dava vardı. Osman Baydemir’le birlikte İHD’nin genel başkan yardımcısıydık. Her konuşmamıza dava açılırdı ve aramızda “hangimizin davası daha fazla?” diye şakalaşırdık. Savcılığa gittiğimizde de ifade verip çıkacağınızı bilirdiniz. Ancak ceza alırsanız ve Yargıtay’dan onaylanırsa hapse giriyordunuz. Ama şimdi ifadeye bile tutuklanma endişesiyle gidiyorsunuz. Bu çok büyük bir fark.

Tutuklanma bu açıdan sıradanlaştı…

Tabii ki. Geçen gün sosyal medya paylaşımlarımdan dolayı gidip savcılığa ifade verdikten sonra da kendisine “şimdi serbest miyim?” diye sordum! Sanırım iyi bir savcıydı ki, ifademi almaktan çok rahatsız olduğu belliydi. Demek ki hâlâ böyleleri var ki, “tabii ki serbestsiniz” dedi. Buna rağmen serbest olduğunuza inanamıyorsunuz. Tutuklamanın bu kadar fütursuzca yapıldığı başka bir süreç hatırlamıyorum.

AKP iktidara geldiğinde 50 bin civarında olan mahpus sayısı 200 bini geçti galiba…

Geçti tabii.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI 1990’LARDA DAHA ÖZGÜRDÜ

Çok değil, üç yıl önce her şey çok rahat tartışılıyordu. Fakat devletin bu git-gelli aklı belli aralıklarla tekrarlanıyor. Belli bir dönem çok şey konuşulup tartışılıyor sonra yine düşünce ve ifade özgürlüğü radikal bir kesintiye uğratılıyor. Şu anki kesintinin ne kadar süreceğine dair ise bir öngörüde bulunulamıyor. 1990’larda, o dönemin biteceğine dair bir öngörüde bulunabiliyor muydunuz?

Türkiye’de yargının bağımsız olduğu hiçbir dönem olduğuna inanmıyorum ama hukuka erişim yollarımız hiç bu kadar tıkalı olmadı. 1990’larda insan hakları ihlalleri daha ziyade Kürdistan’da yaşandığı için Batı’dakiler şimdiki kadar baskıları hissetmiyordu. Açıkçası Kürdistan’da olanlar buradaki insanların çok da umurunda değildi. Gözaltında kayıplar, işkence, köy yakmalar konusunda insan hakları savunucuları olarak raporlamalar yapıyor, yapılanları not ediyorduk. O dönem İHD dışında bölgeye giden sivil toplum örgütü veya akademisyen de yoktu. Uluslararası kamuoyu da ihlallerle çok ilgiliydi. Heyetler geliyordu sürekli, suç duyuruları yapıyorduk. Evet, iç hukuktan sonuç almıyorduk ama devletin AİHM’de bu davaları kaybedeceğine dair bir inancımız vardı. Ayrıca tutuklama baskısı olmadığı için de çok rahattık. Şu anda bölgede birçok savaş suçu işleniyor. Mesela gerillalar yaralı yakalanmasına rağmen öldürülüyor ve JİTEM bunları kendi hesaplarından açık açık yayınlıyor. Bu savaş suçu aslında! Ama siz bunun için suç duyurusunda bulunduğunuzda, hakkınızda terör örgütü üyesi olmaktan soruşturma açılıyor. 1990’larda üzerimizde en azından böyle bir baskı yoktu. İnsan hakları savunucuları biraz daha özgürdü. Gerçi bunu demek de saçma, çünkü mesela ben iki kere silahlı saldırıya uğradım, birçok arkadaşımızı kontrgerilla cinayetlerinde kaybettik. Buna rağmen böyle düşünüyor olmam çok garip. Fakat tekrar ediyorum, o dönem bir infazla ilgili suç duyurusunda bulunduğumda, örgüt üyeliğiyle suçlanmayacağımı biliyordum.

TOPLUM, İŞKENCEYİ MEŞRU GÖRME EĞİLİMİNDE

 

.

.

 

1990’larda devlet hak ihlallerini gizlemeye çalışırken şimdi ihlaller bizzat kolluk güçlerince sosyal medyadan ilan ediliyor. Sizce devlet nasıl bir dönüşüm yaşadı?

Mutlaka istisnalar var ama Türkiye toplumunun sağcısı-solcusuyla İttihatçı zihniyetle biçimlendiğine inanıyorum. 6-7 Eylül’ün yıl dönümündeyiz ve o işleri yapanlar sadece faşistler değildi. İnsanlar en yakınındaki komşusunun evini yaktılar, yağmaladılar. İnsanlar Türkçü, ırkçı ideolojiyle o kadar biçimlenmiş ki, bugün yüzde 50’nin kafası sadece buna işliyor. Şiddet toplumun gözünde çok meşrulaştı. Fethullah Gülen teşkilatından gözaltına alınan herkese istisnasız işkence yapıldı. Bize tecavüz başvuruları geldi. İşkence edilenlerin fotoğrafları yayınlandı ve buna kimse ses çıkarmadı. “Darbeciyse, tabii ki işkence yapılır” dendi. Oysa insan hakları savunucularının diskurlarından biri işkenceciye bile işkence yapılamayacağı yönündedir. Ama özellikle darbe sürecinden itibaren toplum şiddeti tamamen normal görüyor. Bu sadece devletle ilgili bir sorun değil. Demek ki halk, şiddeti, işkenceyi meşru görme eğiliminde.

Peki nasıl oluyor da toplumun kahir ekseriyeti çözüm sürecine destek veriyor, barış yanlısı görünüyordu da şimdi tam tersi istikamette pozisyon alınıyor?

Bence bir günde yine değişebilir. Habur’daki görüntüler bugün yaşansa on binler sokağa çıkar, linçler olur diye düşünüyoruz. Ama hükümet ve devlet istemedikçe hiçbir şey olmaz. Toplumun mevcut halinin kalıcı olduğuna dair bir korkum yok.

Ama toplumun barış yanlılığı da sabit değil…

Değil tabii. Orhan Pamuk’un Nobel’i almasından sonra “bunlar milliyetçi olsa, bu ödüle sevinirler. Bunlar milliyetçi bile değiller, asapları bozuk bunların” demişti Murat Belge. Müslümanlık ve Türk milliyetçiliğiyle harmanlanmış, yönetilmeye çok alışmış bir toplumumuz var.

ÜLKENİN DEMOKRATİKLEŞECEĞİNİ GÖRECEĞİME İNANMIYORUM

Bu, bir insan hakları savunucusu olarak sizi umutsuzluğa sevk etmiyor mu?

Zaman zaman umutsuzluğa düştüğümüz oluyor. Ama ben Türkiye’nin demokratikleşeceğine dair bir beklenti içinde değilim. Bir kere 1915 Soykırımı’nı tanımadan, bununla yüzleşmeden, gerçek bir demokratikleşme olacağını düşünmüyorum. Küçük kırıntılar dışında, bu ülkenin gerçekten demokratikleşeceğini göreceğime inanmıyorum. Barış sürecinde hepimiz umutlanmıştık ama ne oldu? Bitti. Yarın yine böyle bir süreç olabilir ama yine bitebilir. Kalıcı bir demokratikleşmenin olması için İttihatçı zihniyetle hesaplaşılması lazım.

İktidarın arkasında duran yüzde 50’lik bir kesimden söz ediyorsunuz ama karşı tarafta da yüzde 50 var. O yüzde 50’ye niye vurgu yapmıyorsunuz?

Çünkü her iki yüzde 50’nin birbirinden çok farkı yok. Bence Türkiye’de gerçek anlamda demokratikleşme isteyen en fazla yüzde 10’dur. Bakın, Vatan Partisi’nin başkanı… Adı neydi?

Doğu Perinçek…

Evet, Doğu Perinçek, soykırımın inkârı suçuyla ilgili İsviçre’de yargılandı. Biz İHD Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon olarak AİHM’de bu davaya taraf olduk. Soykırım inkârının suç olduğunu, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini savunduk. Çünkü bu inkârla, zaten soykırım yaşamış bir halkın kendisini hâlâ tehdit altında hissettiğini söyledik. Perinçek o davada kendince kazandı. Peki yanında kim vardı? CHP, MHP, AKP, Vatan Partisi… Ve “kazanan Türkiye oldu” diye ortak açıklama yaptılar. Dolayısıyla bana göre Türkiye’de demokratikleşme isteyen kesimler Türkiye’nin kırmızı çizgileriyle hesaplaşmak isteyenlerdir. Yani Kürt ve Kürdistan sorunu, Ermeni Soykırımı, Kıbrıs meselesi, anti-demokratik laiklik ya da anti-demokratik İslamcılık. Tüm bu konuların tartışmaya açılmasını isteyen kesimlerdir yan yana olabileceklerimiz. İttihatçı resmi ideolojinin İslamcı ve Türkçü kanadının düşman kardeşler olduklarına inanıyorum. Onlar birbirleriyle kavga ederler ama sorun resmi ideoloji olunca yan yana gelirler. Kemalistlerle İslamcıların kavgasının gerçek bir kavga olduğunu düşünmüyorum.

Yani şu anda CHP’nin iktidara karşı yürüttüğü muhalefeti, gösterdiği tepkileri anlamlı bulmuyor musunuz?

Tabii ki anlamlı ve önemli buluyorum. Kısa vadede AKP iktidarının ve cumhurbaşkanının yarattığı otoriterleşmeye karşı kısmi demokratikleşme taleplerinde herkesin yan yana gelebileceğine inanıyorum. Elbette bu otoriterleşmeye karşı insanlar birlikte iş yapacak. Ama bu sonsuza dek sürecek bir birliktelik değil.

CESARET İNSANI KORUR

Türkiye’de gerçek bir demokratikleşme olacağına inanmadığınız halde, hangi inançla on yıllardır insan hakları mücadelesi yürütüyorsunuz?

Bir kişiye bile yardımcı oluyorsan, yaptığın işi seviyorsan yeterli. Biz 1997’de Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu kurana kadar bu mesele çok konuşulmuyordu. Cezaevindeyken Kürt kadınlarla birlikte kaldım. Kadınların cinsel işkenceye maruz kaldığını ve bunun üstünün hep örtüldüğünü bilirdik. Bir gün volta atarken, dışarıdayken avukatlığını yaptığım kızlardan biri geldi ve bana tecavüze uğradığını anlattı, kriz geçirdi. Sonra biz istisnasız her kadının tacize uğradığını öğrenmeye başladık. Hapisten çıktıktan sonra bu konuda çalışmaya karar verdim. Ve şimdi artık herkes cinsel işkencenin bir işkence yöntemi olduğunu biliyor. Bu benim için çok önemli. Yaptığınız şeyler büyük olmasa da mutlaka bir dönüşüme neden oluyor. Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünü olmadığını anlatmak da bir şey. Bir süre sonra bu bir yaşam biçimine dönüşüyor. Benim gibi birçok insan böyle yaşıyor. Biz hiç değişmedik, hep baştan beri söylediğimizi söylüyoruz. Devlet zaman zaman görüşlerimize yaklaştı, zaman zaman uzaklaştı. Değişen onlar oluyor, biz değil. Biz hep diyoruz, sorun PKK sorunu değil, Kürdistan sorunu. Seyid Rıza katledildiği zaman PKK mi vardı? Demek ki bir sorun var ve bu sorun da devletten kaynaklanıyor. Devlet bu sorunu çözme iradesi gösterirse, bunun çözülme ihtimali var. Ermeni Soykırımı konusunda, bir vakit geldi AKP soykırım sözcüğünün önüne “sözde”yi koymamaya başladı, yeri geldi koydu. Ama biz hep aynı yerde durduk. Cesaret insanı korur. Karşı taraf sizi düşman olarak bile görse, size saygı duymak zorunda hissediyor. Bu güç veriyor insana.

Bazı muhalifler özellikle son zamanlarda “bu toplum da bu devlet de değişmez” diyerek başka ülkelere gidiyor. Sizi bu bakıştan ayıran etki ne?

Ben bu coğrafyayı çok seviyorum. Hiçbir zaman yurtdışına gitmeyi düşünmedim. Gerçi şimdi çıkış yasağım olduğu için zaten gidemiyorum ama toplantılara çağrıldığımda da üç günden fazla kalınca daralıyorum. Yönetenleri sevmiyoruz, ayrı mesele ama bu coğrafyayı kendime ait görüyorum.

Şu an cezaevlerinde neler oluyor?

Solcular ve Kürtler cezaevlerinde her zaman sorunlar yaşadılar ve bugün de yaşıyorlar. Cumhurbaşkanı savunarak “Guantanamo” dedi, hakikaten OHAL’le birlikte Guantanamo uygulamaları var cezaevlerinde. Hastanelere götürülmeyen çok sayıda hasta mahpus var, zaman zaman işkence var. Özellikle kadın mahpusları çok rahatsız eden, yaşam alanlarına kamera konma uygulaması var. Kendilerini banyoda bile güvende hissetmiyorlar. Bu korkunç bir şey. Özel ihtiyaçlarını giderirken gözlemlenmek açık bir cinsel tacizdir. Görüşlerde sıkıntılar var. En ufak bir şeyden hücre cezası veriliyor. FETÖ’den yargılanan mahpusların avukat ve aileleriyle görüşmeleri çok sıkıntılı. Savunma hakkını temelden etkileyerek, görüşmeleri tümüyle kameraya alıyorlar. Türkiye’nin altına imza attığı uluslararası sözleşmeleri hiçe sayan bir devletle karşı karşıyayız. Ben hayatımda bu kadar öngörüsüz kaldığım bir süreç hatırlamıyorum.

BAZI KONSOLOSLUKLARDAN “BİZE SIĞINABİLİRSİN” TEKLİFİ GELDİ, REDDETTİM

eren3

.

Cezaevlerindeki uygulamaların incelenmesi için herhangi bir uluslararası veya Türkiyeli kuruluş faaliyet gösterebiliyor mu?

Genel olarak hiçbir talebi kabul etmiyorlar. Uluslararası kamuoyunun da 1990’lardaki gibi bir ilgisi olmadığını net olarak görüyoruz.

Neden?

Özellikle Suriyeli göçünün çok etkili olduğunu düşünüyorum. Sonuçta devletler arası ilişkiler çıkar ilişkileridir ve hiçbir devlet de bir insan hakları örgütü değildir. Ayrıca cezaevleri de, AFAD kampları da hiçbir biçimde sivil toplum denetimine açık değil. Hiçbir denetim yapılamıyor. Ancak avukatların mahpuslarla yaptığı görüşmelerle raporlar hazırlanabiliyor. Yoksa yönetimle görüşmek veya yönetimle mahpusların itiraz ve şikâyetlerini bir arada dinlemek sivil toplum örgütleri ve uluslararası heyetler açısından hiçbir şekilde mümkün değil.

Önümüzdeki günlerde hapis cezalarınızın kesinleşmesi ihtimali var. Ne kadar yatacağınızı tahmin edebiliyor musunuz?

Murat Çelikkan’ın yurtdışına gitmeyip hapse girmesinden çok büyük gurur duydum. Eğer denetimli serbestlik uygulanırsa, sanıyorum 40 küsur gün yatmış olacak. Olması gereken uygulama bu ve bana da uygulanırsa toplam birkaç yıl yatarım. Hesabımıza göre cezalarım on yıldan fazla olacak ama dediğim gibi bu denetimli serbestlik uygulaması söz konusu olursa daha az yatarım.

Cezaevine gireceğini bilmek nasıl bir duygu?

Bana bazı konsolosluklardan bile “bize sığınabilirsiniz, ilticanızı kabul ederiz” gibi öneriler geldi. İstemedim. Gidersem içim hiçbir zaman rahat olmayacak. Ben içim rahat olsun istiyorum. Cezaevine girmek çok zor, bu kesin. Bir kere benim okuttuğum gençler var, yanımda çalışan insanlar var, bakmak zorunda olduğum 85 yaşındaki annem var, evimin kirası var. Bütün bunlar önemli şeyler ama yine de yurtdışına girdiğimde yaşayacağım iç sıkıntısını hapiste yaşamayacağım.

ERDOĞAN DÜŞMANLIĞI ÜZERİNDEN DEVLET UNUTULDU

1990’lı yıllarda da çok hedefteydiniz. Şu anda tehditler alıyor musunuz?

Sosyal medya yoluyla çok fazla tehdit alıyorum ama takmıyorum kafama. 1990’lı yıllarda çok tehdit alıyorduk, silahlı saldırı da yaşadık. Hatta o dönem devlet Osman Baydemir’le bana koruma vermek istedi, reddettik. Onu kafana takmadan yaşayacaksın. Çünkü çok fazla düşünürsen, evden bile çıkamazsın.

İnsan haklarını savunmak büyük bedelleri göze almayı gerektirirken, yeni kuşaklar içinden hak savunucuları çıkıyor mu?

Yeterli olmasa da genç savunucular yetişiyor. İHD olarak bunun için İnsan Hakları Akademisi kurduk. Çünkü sadece koşturmak, basın açıklaması yapmak yetmiyor. Bu coğrafyanın sorunlarını, devletin kırmızı çizgilerini bilmek gerekiyor. Son derece istekli, genç insanlar var.

İnsan hakları savunuculuğundan emekli olmayı düşünüyor musunuz?

Hayır, asla düşünmüyorum. Sağlığım el verdiğince bırakamam.

Büyükada’da insan hakları savunucularına yönelik operasyonu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorguya da katıldığım için yakından biliyorum. Meslek hayatımda gördüğüm en trajikomik savunma. Neresinden tutsanız elinizde kalacak, saçma sapan, inanılmaz bir soruşturma. Hükümete yakın bazı gazeteciler de bunun saçmalığını yazmaya başladı. Bence Türkiye’nin Avrupa’yla bozulan ilişkilerinin bir rehini durumundalar ve ilk celsede çıkacaklarına inanıyorum. Ama yazık, insanların hayatlarından gidiyor.

İHD’NİN AFİŞİNDE ERDOĞAN’LA FOTOĞRAFIMIZ YAN YANA DURUYOR

Sosyal medya paylaşımlarınızdan dolayı ifadenizi alan savcı için “demek ki hâlâ böyle savcılar var” dediniz. Yargıda nasıl bir dönüşüm yaşanıyor? Bunu 1990’larla mukayese ettiğinizde nasıl bir tablo çıkıyor karşınıza?

Üniversite bitirmiş kesim içinde en okumayanların hakimler olduğunu düşünüyorum. Dosyalara o kadar gömülmüşler ki, ne doğru dürüst gündemi takip ederler ne uluslararası hukuku bilirler, istisnalar hariç. Örneğin kadına yönelik şiddet davasına girersiniz, İstanbul Sözleşmesi dersiniz, suratınıza boş boş bakarlar. 1990’larda da öncesinde de hep militarizme bağımlı bir yargı vardı. Bence Erdoğan düşmanlığı üzerinden devlet unutuldu. Bunun çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Sanki Türkiye’de devlet çok iyiydi de, Erdoğan gelince her şey kötü oldu. Oysa yargı her zaman bağımlıydı. Yargıtay Başkanı’nın Erdoğan’ın karşısında boynunu bükmesi konuşuluyor ama 1990’larda Genelkurmay’a çağrılıp “hazır ol”da bekletilen savcıları da biliyoruz. Yargı her zaman bağımlıydı, sadece bağımlı olduğu merkezler değişiyor. Hakimler şu an kendilerini özgür hissetmediği için tamamen cumhurbaşkanının istediği kararları veriyorlar. Örneğin, FETÖ davasında hakim doğru bir karar alarak 23 kişiyi tahliye etti. Atilla Taş, ne yapmış bu adam! 23 kişiyi tahliye etti diye ertesi gün hakimler görevden alındı. Şimdi hangi hakim bağımsız davranabilir? Sosyal paylaşımlarım nedeniyle beni sorgulayan savcının, gözlerimin içine bakarken nasıl üzgün olduğunu anladım. Bir savcıyı öyle görmek gerçekten acı bir andı.

İslamcı cenahtan, insan hakları konusunda herhangi bir tepki gelmemesini nasıl yorumluyorsunuz?

Tayyip Erdoğan yargılandığında, İHD Düşünceye Özgürlük afişinde benim resmimle Erdoğan’ınki yan yana duruyor. Biz Erdoğan’ın özgürlüğünü savunduk, afişler bastırdık. 28 Şubat’a da, İslamcılara yönelik baskılara da karşıydık. Başörtülü kadınlarla yan yana eylemler yaptık. Ama şimdi kendilerince özgürleştiler ve hiçbir şeye karışmıyorlar. Çünkü sadece kendileriyle ilgili bir dertleri var. Oysa insan hakları mücadelesi evrenseldir. Baskı gören herkesin yanında olursunuz. Ama İslamcılarda bu yok. Bunu gördük. Yaşadıklarımıza bazen inanamıyorum. Kötü bir rüya gibi.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI