YAZARLAR

Sana niçin güveneyim sayın komisyon?

Şimdi bir komisyon çalışmaya başlayacak ve herkesin hakkını teslim edecek öyle mi? Kendi adıma salaklığa varan bir “idealizm”le yıllar yılı akademisyenlik yapmış biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: "Hiçbir terör örgütüyle, yapı ya da oluşumla en ufak bir bağımın olmadığı ve olamayacağı kolaylıkla anlaşılabilecek ve kanıtlanabilecek bir konu iken, hakkımda bu yönde açılmış herhangi bir soruşturma da yokken, yanlış ve yanlı bilgi ve bilgilendirmeler ile mesleğimden son derece haksız ve hukuka aykırı bir biçimde çıkarıldım ve kamu görevinden men edildim" cümlelerini, bir itiraz dilekçesine yazmam gereken her yerde, sadece ve sadece midem bulanıyor artık…

Bizim kuşağın bebeleri henüz daha fırfırlı kısa donlarıyla gezmekte iken kurulmuş olan ve uzun yıllar çiçek böcek gibi çalışan ÖSYM’nin içinden duble paça yol geçiyor şimdi. İlhan Cihaner’in suhuletle temas ettiği gibi, gün geçmiyor ki ÖSYM yeni bir skandal pörtletmiş olmasın.

Fakat inanılır gibi gelmese de ÖSYM başkanı bu hafta görevinden istifa etti! Haberi duyunca yanlış mı anladık acaba diye birbirimizi aradık, duyduğumuzdan iyicene emin olabilmek için şehir adlarının en değişik olanlarını seçerek o tekinsiz kelimeyi kodladık filan; İskilip, Silvan, Trilye, İvrindi, Feke, Ağın. Ayol, İSTİFA diyor vallahi!

Konumuz ÖSYM değil tabii ki, ama yüzlerce çalışanıyla yılların kocaman merkezi BUHAL’e getirildiyse, ben üç günlük OHAL Komisyonu'na niye güveneyim? Orada duble yolla yetineceklerini kim söylüyor? Maazallah dördüncü havaalanını da kurarlar. Hepimizi de uçururlar.

Konumuza dönelim şimdi.

ANAFARTALAR'DA BİR ÖĞLE VAKTİ

Ağustos sıcağında Ulus’ta heykelin oralarda bir yerde otobüsten inerek Anafartalar Caddesi üzerinden kıvrıla kıvrıla kaleye doğru tırmanışa geçiyorum. O kaleye çıkılacak! Pehhh... Yani bir trafiğe çıkma işini bile kıvıramamışın, araba bile kullanamıyorsun ne yapacaklardı senin gibi bir öğretim üyesini? Pek tabii ki kapının önüne koyacaklardı. İhraç edilmemin arkasındaki gerçek nedenin bu olduğuna kuvvetle kaniyim artık.

Cebime harita uygulamasını indirmişim hiç değilse. O Haller Hal değil komisyonunu, 45 derece (bence) Ankara sıcağında, harita yardımıyla yayan olarak arıyorum. Tam da o sırada Gazete Duvar’dan köşedaş bir arkadaşım da beni arıyor. "Bak şimdi bu hafta o da yazar aynı konuyu... Ben en iyisi mi makara yapayım yine bu hafta" diyorum içimden. O da yazarsa arada bir fark olsun. Sıkmasın aynı konu. Yoksa bu mevzuyu ben ciddi ciddi de anlatırdım, ne var ki bunda?

Telefonu yanıtlamak için kendimi insan kalabalığından çekip çıkararak bir saçak altına park ediyorum, ortak mevzumuz olan bir İbibikle ilişkili bir şeyler soruyor arkaaş. O da an itibarıyla (o an yani) komisyonun kapısındaymış. "Birimiz çıkarken birimiz gireceğiz demek ki" diyorum. Hadi yine hayırlısı. Bu sene başımıza gelenlerden sonra ağzımı hayırsız, şükürsüz açıp kapatamıyorum görüyorsunuz. Bir işe yaramıyor gerçi. Amaaan... Yaramayıversin. Bunun için ölecek değilim.

Yahu yoksa, “zaman her şey aynı anda olmasın, mekan da her şey bizim başımıza gelmesin diye var” değil miydi? Ne oldu bu zaman-mekan mefhumuna? Niçin her şeyi aynı anda yapıp, her şeyi bizim başımıza getiriyor? Nur içinde yat ama felsefe yapmak kolaydı tabii Susan Sontag Hanım, açıklayabilir miydin şimdi bu realiteyi?

Telefonu kapattıktan sonra, sıcağın alnında yürümem gereken mesafeyi kontrol ediyorum. Birden bu “sıcağın alnı” lafına da mim koyuyorum. Alnın sıcağı olur da, sıcağın alnı ne? Ayyy neyse ne ya. Birinci Anafartalar Muharebesi’ni henüz tamamlamamışım, bir de şu düşündüğüm şeylere bakarak olun. Size emanet bundan sonra.

Kendimi saçağın altından spatulayla kazır gibi güç bela ayırıyorum. İbibik’ten söz etmişken, sabah sabah bilgisayar-printer ikilisinin de muhbir gibi çalışarak beni delirttiğini hatırlıyorum. Ne yaptıysam komisyona sunacağım evrakı basmamış, “sahte ya da doldurulmuş kartuş kullanıyorsunuz” deyip durmuştu. “Güzelim yok öyle bir şey, ben bunu daha yeni aldım” filan dinlememişti sahtekarın önde gidenleri. Kartuşumu da alıp gelmiştim ben de, yol üstünde bir malzemeciye filan rastlarsam baktırayım diye. İşte Anafartalar Caddesi üzerinde bilgisayar malzemesi satan bir dükkan görünce, hem komisyon adresini teyit edeyim hem de kartuşun derdini sorayım dedim. Önce verdim kartuşu karizmatik bilgisayar ustasına, sonra da yüzümdeki muhtemelen hafif mahcup ama çokça mağrur ifadeyle, komisyonun yerini sordum...

VALLAHİ BU SAHNELER ANCAK BİR DİSTOPYAYA YAKIŞIR

Kendime şöyle bir dışarıdan bakmaya çalıştım. Aboowww, sonuç şöyle bir şey: O gün komisyonla temas edilecek ya, inadına bir de şık giyinilmiş. Güneş gözlüğü, hiç kullanma adeti yokken süslü bir yaz şapkası, yeni saç modeli filan... Çevreyle uyum sıfırın altında eksi yirmi beş. Bu haliyle, Anafartalar Caddesi’ndeki varlığını Kürk Mantolu Madonna’ya armağan edebilir. O derece. Rastgele dalıyor bir tükkana, elindeki kartuşu uzatıyor, sonra da “Komisyonun yerini biliyor musunuz?” diye, başını hafifçe yukarı kaldırarak gizemli biçimde soruyor. Tükkan sahibi de “ne komisyonu bacım” filan demeden tarifi çıkartıp önüne koyuyor. Durumun Kafkaeskliğine kaptırıp, “peki Şato, Şato’nun yerini de biliyor musunuz?” diye fısıltıyla soracak ki adam kendisiyle flört filan ettiğini zanneder diye vazgeçiyor. Saatine bakıyor ustacık ve “15 dakikanız var, acele edin öğlen tatiline kalmayın” diyor. Tarifini de veriyor organik kompostonun. Pardon ya, OHAL Komisyonu'nun diyecektim.

Dedim ki işte budur. Daha “barış akademisyeniyim” dememe bile gerek kalmadan olanca kibarlığıyla davranıyor... ve kaptım tarifi. İşte esnaf vatandaşın gözünde komisyon kapılarına döktüğünüz 145 bin şüphelinin büyük bir kısmıyla ilişkili mesele böyle. Birçoğumuzun yüzüne baktıkları an ne meczup FETÖ’yle ne de medyum Keto’yla hiiiiçbiiiiiir işimizin olamayacağını, başımıza gelen şeyin, fırsat bu fırsattır diyerek sevmedikleri otları ayıklayan İbibiklerin işi olduğunu ve zaten bu konuda bu İbibiklerin elinin (şimdilik) Sedat Peker’in de yüce desteğiyle serbest bırakıldığını şapadanak anlıyorlar. Bu da size dert olsun. İtibarımızı da çizemediniz, imajımızı da...

Neyse ya, işte 15 dakikam var... Seğirtiyorum. Kalenin dibindeki distopik Karakuş Sokağı'nın başındaki binaya giriyorum. Evrakımı 15 dakikayı az biraz geçirmiş olduğum halde teslim edebiliyorum.

Bu da bitti.

KOMİSYONA GELİNCE

Verdim dilekçemi çıktım. Güneş değil de hayat başıma geçmiş gibiydi. Şaka bir yana, bu komisyonların bu dilekçe ve eklerindeki belgeler çerçevesinde çalışarak, mesleklerinden ve kamu görevinden ihraç edilmiş yüzbinlerce insan için adaletin “a”sını bile sağlayacağını umut edemiyorum.

Şimdi bir komisyon çalışmaya başlayacak ve herkesin hakkını teslim edecek öyle mi? Kendi adıma salaklığa varan bir “idealizm”le yıllar yılı akademisyenlik yapmış biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: "Hiçbir terör örgütüyle, yapı ya da oluşumla en ufak bir bağımın olmadığı ve olamayacağı kolaylıkla anlaşılabilecek ve kanıtlanabilecek bir konu iken, hakkımda bu yönde açılmış herhangi bir soruşturma da yokken, yanlış ve yanlı bilgi ve bilgilendirmeler ile mesleğimden son derece haksız ve hukuka aykırı bir biçimde çıkarıldım ve kamu görevinden men edildim" cümlelerini, bir itiraz dilekçesine yazmam gereken her yerde, sadece ve sadece midem bulanıyor artık…

Bizim hayatlarımızın karşılığı, kendi ikballerini siyasi iktidar nezdinde garantilemek isteyen şebeklerin hazırladığı listelerde yer almak değildi. Ömürleri boyunca, bizlerin hayatlarımızın bir gününe sığdırdığımız akademik ahlak, dürüstlük ve doğruluğun yüzde birini bile göstermemiş ağır birer yalancı, riyakar ve cahil olan bu kişilere bütün bunları bizlere yapma izni verildi. Bu zalimliği yapmanın ortamı sağlandı. Biz bir pilot adaletsizlik bölgesi olarak kendi habitatımızda aynen bunu böyle gördük. Geçen hafta da yazdım herkes gördü, kör kayıkçı da gördü…

Şimdi biz vasati 40 bin karakterde ifade özgürlüğü, hukuk ve adalet hatırlattık diye, OHAL Komisyonu'nun haklarımızı iade edeceğine mi inanmalıyız? I gerçekten tried my best fakat olmadı işte şekerim, inanmadım, inanmıyorum buna. Şarkının dediği gibi, “sanırım benim en iyim yeterince iyi değildi.”

Dilekçelerimiz dağ gibi yığılmış, üstelik de bizim davşanlar o dağa küs zaten… Bizleri hallaç pamuğu gibi atarken, bilgi belge, kanıt sormayan, savunma istemeyenler şimdi bir komisyon kurdular diye adalet istediklerine mi inanacağız?

Bir cevabı varsa kendisi söylesin o zaman.

Sana niçin güveneyim sayın komisyon?

İşim bitince merdivenlerden kaleye tırmanıyorum. Üç tane kale bebesi, anadan üryan bir biçimde kaleye çıkan merdivenlerin dibindeki havuzlu çeşmede yıkanıyor. Acayip hareketlerine bakılırsa su buz gibi. “Çocuklar bu merdiven buradan göründüğü kadar mı?” diye soruyorum yukarıya bakarak. “Göründüğü kadar olur mu hiç apla, buradan göremezsin. Çıktıktan sonra tekrar çıkacaksın. Apla dur apla, biz de çıkacağız.”

Çocukları bekliyorum, donlarını filan giyiyorlar zırıl zırıl titreyerek. Önce merdivenleri görünür sonuna kadar çıkıyoruz. Sonra yeni bir görünür son görünüyor. Onu ve üçüncü etabı da tırmanacağız. Buz gibi bir serinlik Kürk Mantolu Madonna’yı, sıcağı, İbibik'i, çalışmayan printer'ı, komisyonu filan unutturuyor.

Çıkacağız bakalım, maksat biraz manzara olsun…


Sevilay Çelenk Kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.