
Andrew Gardner: Türkiye böyle devam ederse geri dönüş çok zor olacak
5 Temmuz’da Büyükada’da insan hakları savunucuları tarafından düzenlenen çalıştaya yönelik operasyon, darbe girişiminin yıldönümü vesilesiyle gerçekleştirilen etkinliklerden daha fazla yankı uyandırdı. Operasyonda 10 insan hakları savunucusunun gözaltına alınması ve bunlardan 6’sının tutuklanması başta ABD ve AB olmak üzere tüm dünyada sert tepkiyle karşılandı. İktidar cephesi ise söz konusu toplantının yeni bir kalkışmanın gizli toplantısı olduğunda ısrarcı. Peki, gerçekte hak savunucuları Büyükada’da ne konuştular? Bu toplantı gizli bir ajanlık faaliyeti miydi, yoksa insan hakları savunucularının sıradan bir etkinliği miydi?
Savcılık iddianamesine bakılırsa, hak savunucularını hedef gösteren bu operasyonda delil olarak gösterilen “belgeler”, herhangi bir insan hakları savunucusunun sıradan gündeminden müteşekkil. Ancak buna rağmen altı insan hakları savunucusu, hangisi olduğu açıkça ortaya konmayan bir terör örgütüne üyelik veya yardımdan tutuklandı. Tutuklanan insan hakları savunucularından biri de dünyanın en saygın insan hakları kuruluşlarından Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye şubesi direktörü İdil Eser’di. AKP hükümetinin de Suriye, Filistin, Rojava gibi çeşitli raporlarını referans alarak siyasi değerlendirmeler yaptığı Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Taner Kılıç da geçtiğimiz aylarda Bylock kullandığı iddiasıyla tutuklanmıştı. Merkezi Londra’da bulunan Af Örgütü bu tutuklamalara sert tepki gösterirken, Büyükada operasyonunun Türkiye’deki insan hakları savunucularını nasıl etkileyeceği tartışma konusu oldu.
1999 yılından bu yana Türkiye’de sivil toplum faaliyetleri yürütün Uluslararası Af Örgütü Türkiye Araştırmacısı Andrew Gardner’la Büyükada operasyonunu, Af Örgütü’nün buna karşı takınacağı tutumu ve Türkiye’deki insan hakları ihlallerini konuştuk…

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Araştırmacısı Andrew Gardner.
5 Temmuz günü Büyükada’da ne oldu? Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’in de aralarında bulunduğu insan hakları savunucuları Büyükada’da ne için toplanmıştı?
Toplantıdan önce İdil’le böyle bir toplantı olacağını konuşmuştuk. Sessiz bir mekân olsun diye adaları düşünüyorlardı.
Gizli bir toplantı mıydı?
Hayır, kapalı bir toplantıydı.
Bu tür toplantıları çok sık yapıyor musunuz?
Evet, beş dakika bile konuşmadık İdil’le bu toplantıyı. İki-üç ayda bir bu tür eğitim toplantıları yapıyoruz. Diğer sivil toplum kuruluşlarıyla, İnsan Hakları Ortak Platformu’yla, Yurttaşlar Derneği’yle… Özlem Dalkıran, Nalan Erkem gibi sürekli birlikte çalıştığımız insanlar vardı. Çalıştayın konusu da zor koşullarda insan hakları savunucusu olmaktı. Toplantıda böylesi bir ortamda stresle baş etmek için farklı yöntemler, hatta yoga bile konuşuldu. Ama tabii dijital güvenlik de konuşuldu.
Dijital güvenlikten kastınız ne?
Bu çağda hacking herkes açısından çok önemli bir konu. Hükümetler, özel şirketler bu konularda çalışıyor, önlemler alıyorlar. Mesela Türkiye’de noterler VPN ile çalışıyorlar. Yani bu herkesin yaptığı bir şey.
‘ÇALIŞTAYDA KONUŞTUĞUMUZ ŞEYLERİN ÖNEMİ ORTAYA ÇIKTI’
İnsan hakları savunucuları gibi her şeyi şeffaf yürüten insanlar, neden veri güvenliği meselesi üzerinde çalışıyor peki?
Çünkü insan hakları ihlallerine maruz kalan insanların bilgileri çok hassas bir konu. İşkenceye maruz kalmış olan insanlarla sürekli temas halindeyiz. Bizim için veri gizliliği önemli değil ama onlar için önemli. Zor anlarda bizimle konuşuyorlar ve tabii ki bizimle paylaştıkları bilgilerin bir başkasıyla paylaşılmasını istemiyorlar, isim vermek istemiyorlar. Bu çok doğal bir şey. Onların kişisel bilgilerini saklamamız lazım. Zaten çalıştayda konuşulan şeylerin önemi, çalıştayın başına gelen olayla bir kez daha ortaya çıktı. İnsan hakları savunucuları olarak sıradan, sürekli yaptığımız bir olaydan dolayı insanlar neredeyse iki hafta gözaltında kaldılar. Altı arkadaşımız tutuklandı. Savcılıkta bizim Uluslararası Af Örgütü olarak yaptığımız kampanyalar, faaliyetlerimiz delil sayıldı. Mesela İdil Eser, Af Örgütü olarak Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için yaptığımız acil eylem çağrısından dolayı tutuklandı. Savcı bunu Af Örgütü ile DHKP-C ilişkisi olarak gördü. Facebook sayfamıza sahte bir hesaptan bize “PKK üyesiyim, Af Örgütü’ne üye olmak istiyorum. Bu sizin için sorun mu” diye sorulmuş. Bunun bir tuzak olduğu çok açık ve biz bu soruyu hiç muhatap almadık. Ama bu bile sanki PKK ile Af Örgütü arasında bir bağ varmış gibi gösterildi. Yine 2013 yılında yaptığımız, Güney Kore’nin bize biber gazı vermemesi çağrısı vardı. Çünkü Gezi olayları sırasında üç ay boyunca polis barışçıl protestoculara karşı orantısız biber gazı kullandı. O gaz kapsüllerinden çok sayıda insan yaralandı. Bu gizli değil kamusal bir kampanyaydı. Ama bu tür evraklar yüzünden İdil tutuklandı.
‘OHAL’DE HAK OLANLAR BİLE UYGULANMADI’
Peki, toplantı nasıl oldu da basıldı?
Toplantının üçüncü günü sabahleyin, 20 sivil polis silahlı olarak “ellerinizi havaya kaldırın” diyerek basmışlar. Özellikle Alman vatandaşı Peter Steudtner’ı sormuşlar. Herkesin telefonlarını aldıkları için biz gözaltıları akşam saatlerinde tesadüfen öğrendik. Yakınlarına haber verme hakkı bile vermemişler. Oysa OHAL yasalarına göre bile bu bir hak. Avukatlara erişim en fazla 24 saat kısıtlanabilirken, 28-29 saat bu erişim sağlanmadı. Türkiye yasalarına göre bu yasak bir gözaltı şekli. Gerçekten gizli bir toplantıysa bu, profesyonel bir polis önce istihbarat alır, sonra teknik takip, ondan sonra soruşturma yapar.

‘İNSAN HAKLARI KURULUŞLARI TAM HEDEFTE’
Belki de toplantının ilk günlerinde bu takip yapılmıştır…
Hayır, dosyada öyle bir şey yok. Savcının tutuklama talebinde bir çevirmen ve gizli tanığın ifadeleri var. O gizli tanık da başka bir çevirmen olabilir. Hükümete yakın medyaya göre burada bir gizli toplantı, ayaklanma planı yapılmıştı. Ama dosyada öyle bir şey yok. Sadece toplantı hakkında bir duyuru yapılmadığı ifade ediliyor savcılık dosyasında. “Gizli” kelimesi dosyada geçmiyor. Bir de “dijital güvenlik konuşuldu” deniyor. Sanki bu insan hakları savunucularının alanının dışındaymış gibi.
Daha önce de Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç tutuklanmıştı. Siz Af Örgütü’nün doğrudan hedef alındığını düşünüyor musunuz?
Bunu düşünmek istemiyoruz ama bence Türkiye’de faaliyet gösteren bütün insan hakları kuruluşları şu an tam hedefte. Kim insan hakları ihlalleri konusunda araştırma, raporlama yapıyorsa, bu konularla ilgili basın toplantısı düzenliyorsa, bence tam hedefte.
Af Örgütü’nün tarihçesi ne? Hangi ülkelerde şubesi var?
Uluslararası Af Örgütü dünyanın en büyük insan hakları kuruluşu. İlk kez Londra’da kuruldu ve 1961’den beri faaliyet gösteriyor. 70’ten fazla ülkede şubesi, dünya çapında 7 milyondan fazla üye ve destekçisi olan bir kuruluş. En önemlisi de biz bağımsız ve tarafsız bir kuruluşuz. Bizim üye tabanımız çok büyük olduğu için herhangi bir devlet veya hükümetten kampanya veya araştırma için fon almıyoruz. Tam bağımsız ve tarafsız olmak için sadece üyelerimizin bağışlarıyla faaliyet yürütüyoruz. Çok özel durumlarda, örneğin insan hakları eğitimleri için bazen devletlerden para alıyoruz; ama kendi kampanya ve araştırmalarımız için değil.
Türkiye hükümetinden hiç destek aldınız mı?
Hayır. Türkiye şubesinin yaptığı bazı insan hakları eğitim projeleri var ve onlar için daha önce Avrupa Birliği veya hükümetlerin fonlarından para almış olabilirler. Ama bizim asıl yaptığımız insan hakları raporları, araştırmaları veya kampanyaların kaynağı sadece bizim üyelerimizden geliyor.
Türkiye şubesi ne zaman kuruldu?
1995 yılında İstanbul’daki Uluslararası Af Örgütü gönüllülerinin başlattığı inisiyatife dayanıyor Türkiye şubesinin tarihi. Gönüllülerin çalışmaları sonucunda Türkiye şubesi resmi olarak 2002 yılında kuruldu.
Yani AKP’nin iktidara geldiği yılda.
Evet. Biz Türkiye’de çok ciddi bir destek görüyoruz. 2 bin küsur üyemiz ve 15 bin destekçimiz var. Af Örgütü’nün yaptığı çalışmalar hem dünya çapında hem de Türkiye’de ciddi bir saygınlık görüyor. Zor koşulları olan başka ülkelerde de şubelerimiz var. Sadece Avrupa’da değil örneğin Güney Amerika’da, Kolombiya’da, Meksika’da, yine Asya’nın çeşitli ülkelerinde, Ortadoğu’da mesela Tunus’ta, Lübnan’da ofislerimiz var.
‘TUTUKLANMALAR AF ÖRGÜTÜ TARİHİNDE BİR İLK’
Bu ülkelerin herhangi birinde tutuklu yöneticiniz var mı?
Daha önce bizim şube başkanımız veya direktörümüz gözaltına alınmış mıdır, evet alınmıştır. Ama bizim 50-55 senelik tarihimizde hem başkan, hem direktörün aynı anda gözaltına alındığı bir ülke olmadı. Şu an Türkiye’de sadece gözaltı değil, son derece ağır bir suçlamayla hem başkanımız hem de direktörümüz tutuklu. Taner Kılıç terör örgütüne üye olmaktan, İdil Eser de örgüte üye olmamakla birlikte bilerek yardım etmekten, aslında tamamen asılsız suçlamalarla tutuklu. Af Örgütü bunu daha önce hiç yaşamadı.

Burada neden yaşanıyor sizce?
Çünkü açık ve net bir şekilde Türkiye’de hükümeti veya devleti eleştirenlere uzun yıllardır tolerans, hoşgörü yok. AK Parti döneminden önce de bu böyleydi. AK Parti öncesinde askeri eleştirmek, şimdi ise hükümeti, devleti eleştirmek çok tehlikeli.
Türkiye şubesi hakkında açılmış herhangi bir dava var mı?
Şimdiye kadar olmadı.
‘TÜRKİYE BAŞKA ÜLKELERLE İLGİLİ RAPORLARIMIZI REFERANS ALIYOR’
Türkiye’de ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?
Birkaç tane ana başlık var. İfade özgürlüğü bizim açımızdan çok önemli. Af Örgütü’nün dünyanın her yerinde çalıştığı bir konu bu ama mesela bu yıl Dünya Basın Özgürlüğü gününde küresel olarak Türkiye üzerine çalıştık. Çünkü en fazla gazeteciyi hapse atan ülke Türkiye. ‘3’üncü Yargı Paketi’nden sonra TMK ve CMK’daki toplam on maddenin ifade özgürlüğünü tehdit ettiğine dair bir rapor çıkardık. Fakat bugünkü koşullarda böyle bir rapor çıkarmak imkânsız. Çünkü ifade özgürlüğünü sadece on madde tehdit etmiyor. Casusluk, terör örgütüne üye olmak, cumhurbaşkanına hakaret dahil sayısız gerekçe var. Dolayısıyla çalışma başlıklarımızdan bir tanesi ifade özgürlüğü. Bir başka başlık mülteci hakları; ama bu sadece Türkiye’deki mültecilerle sınırlı değil. Ayrıca mülteci hakları konusunda hazırladığımız raporlarda özellikle Türkiye’yle yapılan mülteci anlaşması dolayısıyla Avrupa Birliği’ni çok sert bir dille eleştirdik. Türkiye hükümeti de bizim yaptığımız bu eleştiriyi referans olarak kullandı. Başka konularda da, mesela Filistin’le, Suriye raporlarımız, YPG raporumuz AK Parti hükümeti tarafından referans olarak kullandı. Esad rejiminin hapishaneleriyle ilgili raporumuz da aynı şekilde hükümet tarafından referans olarak gösterildi. Yani Türkiye, Af Örgütü’nün başka ülkelerle ilgili raporlarını önemserken, Türkiye’yle ilgili raporlarımızı taraflı görüyor.
Çok sayıda devlet, Uluslararası Af Örgütü’nün eleştirilerine muhatap olmaktan sakınırken Türkiye’de iki yöneticinizin tutuklanması, uluslararası kamuoyunda nasıl algılandı?
Darbe girişimi çok korkunç ve kanlıydı. Bunu kınadık ve şiddet olaylarının tarafsız bir şekilde soruşturulması, darbe girişiminin arkasında olanların adalet karşısına çıkarılması gerektiğini söyledik. Ama darbe girişimiyle hiçbir alakası olmayan insanların sadece hükümeti eleştirdikleri için hedef seçildiğini de ifade ettik. Özellikle Kürt muhalefetine yönelik baskıların çok ağır olduğunu söyledik. Uluslararası camiada “çok sayıda gözaltı-tutuklama oldu ama Türkiye kısmen haklı” gibi bir imaj vardı. Bence Büyükada olayından sonra, sıradan bir insan hakları çalıştayına katıldığı için altı kişinin, Af Örgütü gibi saygın bir kuruluşun mensuplarının tutuklanması, Türkiye’ye ciddi bir itibar kaybettirecek.
Bu itibar kaybı riskine rağmen neden böyle bir operasyon yapıldı?
Türkiye makamlarıyla yaptığımız toplantılarda sürekli “bir darbe girişimi oldu ve bütün bunları soruşturmamız lazım. Bu bizim açımızdan hayati önemdedir. Ama biz Avrupa Konseyi kurucu üyesiyiz. Türkiye’de hukukun üstünlüğü var. İnsan haklarına saygılı bir biçimde terörle mücadele ediyoruz” diyorlar. Çünkü onlar açısından uluslararası itibar çok önemli. Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği hâlâ çok önemli. Her yerde bunu anlatıyorlar. Birleşmiş Milletler düzeyinde, insan hakları savunucularının nasıl korunması gerektiğine dair ilkesel maddeler var ve buna destek veren birkaç tane ülke içinde Türkiye de var.

‘TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARINI SAVUNMAK SUÇ’
Bununla ilgili yazılı bir taahhütname var mı?
Var tabii. Türkiye’nin uluslararası imajı, demokrasi, hukuk devleti, insan haklarına saygılı olmak hükümet açısından çok önemli. Ama bu on kişi hakkındaki soruşturma, altı kişinin tutuklanması, bu itibarı tamamen kaybettirdi.
Türkiye’deki insan hakları savunucuları Büyükada operasyonundan nasıl etkilendi?
Hepimiz tehlikedeyiz. Çünkü bu on kişi, insan hakları savunucusu oldukları için gözaltına alındı. İdil, Af Örgütü’nün yürüttüğü kampanyalar yüzünden tutuklandı. Aslında bu on kişinin yaptığı şeyi biz her gün yapıyoruz. Bu insanların yaptıkları suçsa, bizim Af Örgütü olarak yaptıklarımız tamamen suç. Çünkü İdil’in tutuklandığı dosyada bizim daha önce yaptığımız bir acil eylem çağrımız, biber gazı konusundaki kampanya var ve bunlar suç olarak görülüyor. Demek ki, Türkiye’de insan haklarını savunmak suç.
‘BU BİZİM AÇIMIZDAN HAYATİ BİR MESELE’
Yönetim Kurulu başkanınız ve Türkiye şubesi direktörünüz tutuklandıktan sonra Türkiye’deki faaliyetlerinizi sürdürecek misiniz?
Kesinlikle! Daha az değil, daha fazla sürdüreceğiz. Çünkü insan hakları savunucularının böylesi uydurma, asılsız bir soruşturma sonucunda tutuklanması zaten kabul edilemez. Onlar tutuklu kaldığı sürece biz bu konuyu bırakmayız. Kampanyamız çok büyük olacak. Af Örgütü’nün kurumsal hareket olarak, bütün şubeleriyle, uluslararası alanda önceliği başta iki yöneticimiz olmak üzere tutuklu insan hakları savunucuları olacak. Bu bizim açımızdan hayati bir mesele. Türkiye’de bu uygulamayı kabul edersek, yarın Rusya’da, Filipinler’de, Kolombiya’da, Venezuela’da ne olacak? İnsan hakları savunucularını tehdit eden hükümetler, “bakın Türkiye’de Af Örgütü’nün başkanı tutuklandı, demek ki böyle bir şey olabilir” diyecekler. Çünkü bu, dünyada bir ilk. Eğer biz bunu kabul edersek, Af Örgütü ve insan hakları savunucuları sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde tehlike altında kalacak. Bu konuda başarısız olma lüksümüz yok.
Türkiye, AB İlerleme Raporu’nu bile çöpe atıyorken, insan hakları örgütlerinin raporlarını önemsiyor mu sizce?
Bence bizim darbe girişimi sonrası yaptığımız işkence raporu çok önemli mesela.
Ne diyor raporda?
Darbe girişiminden sonra çok sayıda insanın gayriresmi yerlerde tutulduğu, ağır işkence iddialarının olduğu söyleniyor. Aslında bu bilgi her yerde vardı. Anadolu Ajansı’nın yayınladığı fotoğraflar vardı; insanlar kanlar içindeydi. Biz bunları açıkça yazdığımız, araştırma yaptığımız için çok büyük yankı oldu. Darbe girişiminden önce zaten işkence artmıştı. Daha önce çeşitli barış görüşmeleri olup bitti ama işkence hemen artmadı. Ama 2015’te çatışma sürecinden hemen sonra işkence arttı. Özellikle sokağa çıkma yasaklarının olduğu bölgelerde gözaltına alınan insanlardan maalesef çok sayıda işkence ve kötü muameleyle ilgili iddialar geldi. Darbe girişiminden sonra çok daha büyük bir artış oldu.

İşkence yasağı konusunda uluslararası sözleşmelere imza atan ülkeler bağımsız heyetler tarafından denetleniyor. Türkiye’de böyle bir denetim mekanizması var mı?
Evet, Avrupa Konseyi’nin İşkenceyi Önleme Komitesi, (CPT) Türkiye’yi ziyaret etti. Onlar işkence konusunda dünyanın en iyi uzmanlarıyla çalışıyor. Yaptıkları raporu Kasım 2016’da Türkiye makamlarına sundular ama hükümet bu raporu yayınlamadı.
Neden?
Çünkü sözleşmeye göre bu raporlar sadece devlet izniyle yayınlanabiliyor.
Daha önce CPT’nin raporlarını yayınlamayan taraf ülkeler oldu mu?
Tabii, mesela Rusya, Azerbaycan, 1990’larda Türkiye… 1990’larda işkence yaygın olarak devam ederken CPT raporları altı-yedi sene sonra yayınlanıyordu. Bu raporlar işkencenin ne kadar ağır, korkunç ve sistematik olduğunu ortaya koyuyordu ama yıllar sonra…
Şu anda CPT’nin yayınlanmayan kaç Türkiye raporu var?
Üç tane rapor var. İmralı raporu, mültecilerin geri gönderme merkezleriyle ilgili raporu ve darbe girişiminden sonraki rapor. Aslında Türkiye’de bir ilerleme olmuştu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar üzerinden tazminatlar verilmeye, CPT raporları zamanında yayınlanmaya başlanmıştı. Maalesef özellikle CPT raporları konusunda 1990’lardaki muameleye dönüldü.
Bu raporların yayınlanması neden hükümetlerin kararına tabi?
Sözleşme öyle yazılmış. Aslında CPT’nin yetkileri çok yüksek. İzin almadan, istedikleri yerleri haber vermeksizin ziyaret edebiliyorlar. Başka kimsenin böyle bir yetkisi yok. Türkiye’de milletvekilleri bile bunu yapamıyor. Aslında Uluslararası İşkenceyi Önleme Seçmeli Protokolü’ne göre gözaltı merkezleri ve hapishaneleri denetlemek için ulusal bir kurum olması lazım. Ama Türkiye bunu yapmıyor. Seçmeli Protokol’e imza atılıyor ama fiilen gerekleri yapılmıyor. Aynı zamanda uluslararası düzeyde bu işi yapabilecek tek kurum olan CPT’yi kabul ediyorlar, CPT rapor yazıyor ama bu raporlar yayınlanmıyor.
Dolayısıyla 2016’daki CPT raporunda işkencenin sabit olup olmadığını bilmiyoruz…
Evet ama biz Af Örgütü olarak mesela çok sayıda aileyle, avukatla, doktorla görüşmeler yaptık. Hapishanelere giremedik mesela ama biz bile, keza İnsan Hakları İzleme Örgütü de, işkencenin olduğunu açık bir biçimde ortaya koyduk. Türkiye’de işkence olduğu kesin. Ama ne kadar yaygın olduğu konusunda CPT raporu çok önemli.

‘SİYASİ DAVALARDA KİMSENİN ADİL YARGILANMA İMKÂNI YOK’
15 Temmuz’un yıldönümüyle birlikte FETÖ tutuklularına tek tip kıyafet uygulaması gündeme geldi. Hükümet bu tek tip kıyafet uygulamasını neden getirmek istiyor?
Bu uygulama Guantanamo’yla çok meşhur oldu. İşkence yasağının ihlali konusunda Guantanamo, dünyada insan haklarının kara lekesi olarak biliniyor. Tek renk tulum meselesine adil yargılama hakkı açısından bakılmalı. Elbette kanlı darbe girişimine katılanlarla ilgili dava açılmalı, ağır hapis cezası almalılar. Bu darbe girişimi mağdurları, şehitler ve tüm Türkiye açısından önemli. Fakat bunun için de bağımsız, tarafsız bir yargı olması lazım. Bence de hükümetin dediği gibi Gülen cemaati yargıya büyük zarar verdi. Ama sorunlar var diye yargı sistemini tamamen hükümetin kontrolüne almak meşru bir cevap olamaz. Hukuk devletinin en temel prensiplerinden biri olan bağımsız yargı Türkiye’de yok. Dolayısıyla siyasi davalarda kimsenin adil yargılanma imkânı yok. İşkence değil, işkence var diyenler soruşturuluyor. Büyükada’da da gördük ki, insanlar herhangi bir somut delil olmadan tutuklanıyor. Bizim şube başkanımız Taner Kılıç mesela, Bylock iddiasıyla tutuklu. Bylock indirdiğine, kullandığına dair bir iddia, istihbarat var ama bunu kanıtlayabilecek hiçbir şey yok. Taner Kılıç’ta Bylock yok, hiç indirmedi ve hiç kullanmadı. Ama Bylock kullanmak da tek başına delil olmamalı. Hangi amaçla, nasıl kullandığı önemli. Tek tip kıyafete gelince… Bu, haklarında soruşturma tamamlanmamış insanları peşinen suçlu göstermek anlamına geliyor. Bir hukuk devleti bunu yapmaz.
‘BASKILAR İKİ-ÜÇ YIL İÇİNDE SİVİL TOPLUMU BİTİRECEK’
Siz yıllardır Türkiye’yi yakından takip eden, insan hakları ihlalleri konusunda raporlar hazırlayan bir araştırmacı olarak geleceğe dair ne öngörüyorsunuz?
İşkence hep bir sorundu ama 2000’li yıllarda, AK Parti döneminde işkence çok azaldı. Bu çok önemli bir başarıydı. Ama işkence konusunda en az 15-20 sene geriye gittik. İfade özgürlüğü hep tehdit altındaydı ama şu an herhangi bir şey suç sayılabilir. Gidişat çok kötü. İfade özgürlüğü konusunda hiç kimsenin bir güvencesi yok. Sokak protestosu da yapsan, gazetede makale de yazsan veya sosyal medyadan bir şey de paylaşsan tehlike altındasın. Türkiye bir çok ülkeye göre çok canlı, farklı kesimlerin bulunduğu güçlü bir sivil topluma sahipti. Ama bu hiç görülmemiş baskılar, bu sivil toplumu yok edecek; hem de birkaç yıl içinde.
Bunun sonuçları ne olur?
Hem insan hakları açısından hem de genel olarak Türkiye açısından vahim sonuçları olur.
Sizce Avrupa, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini ne kadar önemsiyor?
Avrupa Birliği açısından Türkiye’deki insan hakları ve sivil toplum çok büyük bir anlam ifade etmiyor. Onlar da bu gelişmelerden rahatsızlar elbette. Çünkü Türkiye onlar açısından önemli; İran, Irak, Suriye’ye sınırları olan bir ülke. Fakat maalesef insan haklarının, sivil toplumun yok edilmesi onların önceliği değil. Onlar için kendi güvenlikleri, IŞİD’e karşı mücadele, göç ve Suriye politikası daha önemli. Oysa demokrasi ve insan haklarının olmadığı bir Türkiye, güvenli bir ortak da olmayacak. Türkiye’de insan hakların saygılı bir hükümet olmadığı için ilişkiler doğal olarak etkilenecek. İnsan hakları Avrupa Birliği’nin temel prensiplerinden biri. Dolayısıyla ihlaller hiç olmuyor gibi davranmamalılar. AB-Türkiye ilişkileri insan hakları temelli olmalı.
Geçtiğimiz günlerde Gazete Duvar’ın yazarı ve dış politika uzmanı Prof. Dr. İlhan Uzgel, Trump’tan sonra kapitalist dünyada insan hakları trendinin düşüşe geçtiğini, devletler arası ilişkilerde insan haklarının daha az önemsenme tehlikesinin olduğunu yazdı. Bu değerlendirmeyi nasıl yorumluyorsunuz?
Kesinlikle doğru. Biz de bunun farkındayız. En son Şubat ayında yayınladığımız yıllık raporda bunu söyledik. Dünya çapında insan haklarının gidişatı çok kötü. Hatta birkaç tane örnek seçtik. Avrupa’da Macaristan yönetimi, Filipinler ve Türk hükümeti gibi… Birçok hükümet mesela işkence yasağının önemli olduğunu söylüyor. Belki o ülkelerde işkence var ama işkencenin kötü bir şey olduğunu söylüyorlar. Ama mesela Trump yönetimi “bazı durumlarda işkence yapılabilir” diyor. Bu çok vahim bir şey. Bu sadece ABD’deki duruma değil, tüm dünyada işkenceye karşı verilecek mücadeleye zarar verecek. Filipinler’de devlet başkanının “Birkaç kişiyi öldürdüm” gibi sözleri oldu. Böyle devam ederse insan haklarına saygılı olmayan popülistler yarınlar için çok tehlikeli olacak.
Kaç yıldır Türkiye’de çalışıyorsunuz?
1999’da geldim, Af Örgütü’nde 10 senedir Türkiye araştırmacısı olarak çalışıyorum.
Peki, bütün bu tanıklıklarınızdan sonra karamsar mısınız?
Türkiye’de hiç bu kadar insan hakkı ihlali olan bir dönem yoktu. Keyfi tutukluluk, adil olmayan yargılamalar, işkence gibi çok ciddi sorunlara çok sayıda insan maruz kalıyor. Bu konuda biraz karamsarım. Tabii Türkiye’de sivil toplum hep güçlüydü. Hâlâ insan hakları konusunda önemli bir mücadele veriliyor. Anaakım medya insan hakları konularını artık yazmıyor ama bağımsız bir medya hâlâ var. Özellikle sosyal medya çok yaygın bir şekilde kullanılıyor. Sivil toplum olduğu sürece Türkiye’de umut vardır. Bir de Türkiye’de her şey çok çabuk değişiyor. Gündem kötü ya da iyi anlamda hızla değişebiliyor. Dolayısıyla AKP hükümeti çok daha farklı davranabilir insan hakları konusunda. Fakat bu gidişat birkaç sene daha böyle devam ederse, geri dönüş çok zor olacak.
Fotoğraflar: Murat Kodal
Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
AKP ve baş edilebilir düşmanları
Türkiye’de iktidarın haklı çıkmak için dayandığı son “hile” tam da bu: Toplumsal, siyasal, hukuksal, ekonomik, her türlü meseleyi kişiselleştirmek. Demirtaş’la, Kılıçdaroğlu’yla, onlarla izah edilemecek olanları da “üst akıl” denen “kişiyle” ilişkilendirmek ama “tartışmayı” haksız uygulamalara asla getirmemek.
Meral Danış Beştaş: Demirtaş, Erdoğan’dan daha özgür
Yargı içindeki FETÖ’cü tasfiyesinin Ergenekon ve Balyoz sanıkları açısından pozitif sonuçlar yarattığını ama Kürt siyasetçilerine yönelik yaklaşımın aynen devam ettiğini söyleyen Anayasa Komisyonu Üyesi Meral Danış Beştaş’a göre, zihniyet açısından yargıda FETÖ-AKP ittifakı devam ediyor. Öte yandan Beştaş’a göre iktidarın hedefindeki Selahattin Demirtaş’ı cezaevinde tutmaya devam etmek kolay olmayacak.
Böyle bir şey olabilirmiş!
Kılıçdaroğlu’nun Maltepe’de ilan ettiği 10 madde kendisi açısından da bir taahhütname olarak kabul edilmeli. Zaten gerek Kürt hareketi gerekse demokratik sol muhalefet ve Maltepe’de buluşan milyonlar, Kılıçdaroğlu’nun kendi ağzından telaffuz ettiği 10 maddenin izini sürüp sürmediğinin sıkı denetleyicisi olacak.
Cem Terzi: Tarihteki ilk hekim 'ah' diyene ilk koşandır
9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin en değerli cerrahlarından Prof. Dr. Cem Terzi, 11 akademisyenle birlikte geçtiğimiz hafta açığa alındı. 15 Temmuz gecesi darbecileri protesto etmek için de sokağa çıkmış olan insan hakları savunucusu Terzi, “insanlar ölüyorsa, risk almak görevdir” diyor.
Kalanın talanı
Kayyım uygulaması doğrudan Kemalistlerden devşirilmiş bir yöntem. Tek partili dönemde CHP Sinop Milletvekili olan Cevdet Kerim İncedayı’nın Şubat 1949 tarihli konuşmasını hatırlayalım: “Doğu vilayetlerinde millet cahildir. Okuyup yazma bilmemektedirler. Türkçe konuşamamaktadırlar. O ahaliyi gezerken mektep talebelerinin tercümanlığıyla zorlukla anlaşabildim. Seçim günlerinde buralarda jandarma vasıtası ile tedbir almazsak, o cahil halk reylerini Haso’ya veya Memo’ya verirler. Kimsenin buna vicdanı el vermez.”
Ahmet Türk: Kılıçdaroğlu Kürtlerin katılımından endişe etmemeli
Duayen Kürt siyasetçisi Ahmet Türk, AKP’nin Kılıçdaroğlu’nu Kürtlerle yürümemeye zorladığı görüşünde. Türk’e göre Kılıçdaroğlu eğer herkes için adalet istiyorsa, adalet isteyen herkesi bu yürüyüşün ev sahibi yapmalı. Türk, Temmuz ayı başında bir grup HDP’liyle birlikte Kılıçdaroğlu’nu ziyaret edeceğini ve sağlığı el verdiği ölçüde yürüyeceğini açıkladı.
Ne istiyoruz? Adalet! Vermeyecekler!
Gülmen ve Özakça’nın önündeki en büyük zorluk, adil bir düzenden yoksun olduğu için adil bireyler ortaya çıkaramamış olan bir coğrafyada, insanların böylesi bir sınavdan başarılı çıkıp çıkmayacağını çok dar bir zaman içinde sınıyor olmaları. Zaman sadece Gülmen ve Özakça için değil, asıl bizler için daralıyor!
Mithat Sancar: Kılıçdaroğlu etkisiz final yaparsa sonuçları ağır olur
HDP milletvekili Mithat Sancar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı Adalet Yürüyüşü’nün tutuklu HDP milletvekillerinin de adalet talebini kapsamaması halinde etkili olamayacağı görüşünde. Yürüyüşü büyük bir imkân olarak değerlendiren Sancar, HDP’nin önümüzdeki günlerde Kılıçdaroğlu’na destek ziyaretinde bulunabileceğini açıkladı.
Silsile yolu
Kılıçdaroğlu, dokunulmazlıklar konusundaki tutumu dolayısıyla borçlandığı HDP’ye de yeni bir yol açmış durumda. Maltepe Cezaevi’nin kapısına vardığında HDP milletvekilleri Kılıçdaroğlu’ndan bayrağı devralıp Selahattin Demirtaş’ın tutulduğu Edirne’ye doğru yürüyüşe geçerse, işte o zaman yeni bir siyaset yolu açılmış olacak.
Yaşar Yakış: Gelecekte Kürdistan’ın kurulacağı hesap edilmeli
Eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış’a göre Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin Ortadoğu’daki tüm çıkmazlarını açabilecek esas yol. Dolayısıyla ona göre Suriyeli Kürtlerle anlaşılmalı ve Dolmabahçe masasına geri dönülmeli. Ayrıca Ortadoğu’da en uzun süre görev yapmış Türk diplomatı olan Yakış, kurucusu olduğu AKP’yi Arap politikası konusunda uyarıyor: “Arap’ın Arap’a yaptığı unutulur ama Türk’ün Arap’a yaptığı unutulmaz.”
Adam ve madam
“Felaket”, “kaos” zamanları, erkeklerin erkekliklerini kanıtlamaları için zorlu birer sınav/fırsat. Korkağın cesareti, onu erkeklik, adamlık mertebesine taşımanın, “ayakta tutmanın” tek yolu. O yola girildikten sonra da “eğilmek” veya Arda Turan’ın tabiriyle “pişman olmak”, “dönmek”, “kıvırmak” olmaz! Hem de, yine Arda Turan’ın tabiriyle, “bedeli ne olursa olsun!”
Veli Ağbaba: Yetmez ama evetçilerle helalleşmek lazım
CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’ya göre AKP, Türkiye’ye “İhvan kültürünü” yerleştirmeye çalışıyor. “Hayır” diyen kesimlerin 2019’daki başkanlık seçimleri öncesinde ortaklaşarak tek bir aday çıkarabileceğini söyleyen Ağbaba, 15 Temmuz darbe girişimine giden yolun 12 Eylül 2010 referandumuyla açıldığını ileri sürdü.
Demirtaş’ı hapisten çıkarmak
Göründüğü kadarıyla Demirtaş’ı fiziken hapisten çıkarmak devletin elindeyse, siyaseten “hapisten çıkarmak” da hareketinin elinde. HDP, son iki yıldaki tüm baskılara rağmen herhangi bir kopuş yaşamamayı başardığı gibi eş başkanının iktidarı korkutan liderliğini dört duvarın arasından çıkarmayı başarabilirse, milliyetçilik yarıştıranların karşısına kendi “öyküsünü” çok daha etkili bir biçimde koyabilir.
Özakça: Elinde idam ipi olan öğretmenler değildik
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “terör örgütü mensubu” ilan ettiği Nuriye Gülmen ve Semih Özakça 11 gündür cezaevinde. Kendisi de KHK’yla ihraç edilmiş olan öğretmen Esra Özakça’nın Soylu’ya yanıtı şöyle: “Biz gerçekten olduğumuz yerlerde memnuniyetle çalıştık. Dayak atan öğretmen olmadık. Elinde idam ipi olan, taciz-tecavüz eden öğretmenler değildik. Bizim nasıl insanlar, öğretmenler olduğumuzu öğrencilerimize ve velilerine sorsunlar.”
'Kürdistan' dışında her şey
Ezilenler lehine kurulan dil, ezenler lehine kurulan dile göre çok daha zorludur. Bu dili kurmak iki uçurum arasına gerilmiş ip üzerinde yürümek gibidir. En ufak bir “hata” sizin gerçekten de ezilen veya ezilenden yana olup olmadığınızı ele verir.
İhsan Eliaçık: Erdoğan’ın yeni asabiyet çabası tutmayacak
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başlattığı İbn Haldun-Auguste Comte tartışması, İbn Haldun’un devletin yaratıcı motivasyonu olarak kabul ettiği “asabiyet” kavramını ve yine İbn Haldun’un devlete biçtiği ömrü, o ömrün sonlandırıcısı olan alametleri tartışma fırsatı verdi. Anti-Kapitalist Müslüman İhsan Eliaçık’a göre Erdoğan eski asabiyeti tekrarlıyor ve yeni bir asabiyet kurulmaması halinde bu devletin varlığını daha fazla sürdürmesi mümkün görünmüyor.
Dilenmek serbest direnmek yasak
Başkasından ekmek dilenmekle, kendi ekmeğini talep etmek arasında çok radikal bir fark var. Bu ülkede ekmek için dilenmek serbest ama ekmek için direnmek yasak.
Yüksel Taşkın: 'AKP Mübarek'in partisine dönüştü'
Prof. Dr. Yüksel Taşkın, Erdoğan’ın tekrar genel başkanı olacağı AKP kongresinin, parti açısından sonun başlangıcı olduğu görüşünde. Yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığı rejimlerin yolsuzluk ve hataya meyilli olduğunu söyleyen Taşkın’a göre bu sistem muhaliflerini tasfiye ederken yeni muhalifler yaratmaktan kurtulamayacak.
Güneş Murat Tezcür: Erdoğan'ın ABD ziyareti dipnottan öteye gitmedi
Tezcür'e göre AKP'nin Amerika ile tekrar müttefik olmasının tek yolu, IŞİD'den sonra sıranın İran'a gelmesi. Türkiye'nin radikal bir anti İran politikası benimsemesi halinde Amerika ile ilişkilerin tekrar düzelebileceğini ifade eden Tezcür, kısa vadede yeni bir çözüm sürecini ise muhtemel görmüyor.
Evlilik programlarının gerçek yüzü
Evlilik programlarının kaldırılmak istenmesinin esas sebebi, burada kadınların seçilen değil seçen olması. Eğer bu programların “gerçek hayatla” alâkasının olmayan bir yanı varsa, o da budur.
Ayşen Uysal: Erdoğan ve Kılıçdaroğlu'nun sokağa bakışı aynı
Prof. Dr. Ayşen Uysal’a göre polis göstericiye düşman gözüyle bakarken göstericinin de polis algısı benzer bir biçimde dönüşüyor. Bunun çok ciddi sonuçlar yaratabileceğini söyleyen Uysal, AKP’nin sokak siyasetini de muhalefetin elinden almak için sistematik bir çalışma içinde olduğu görüşünde. Uysal’a göre “mahalle bekçisi” projesi de bu çalışmanın bir ürünü…
Durum acil ve hayati!
Gülmen ve Özakça hızla kilo kaybediyor, sağlık sorunları derinleşiyor. Belki de bir daha telafisi olmayacak sağlık sorunlarının baş göstermesi an meselesi.
Katil panzer
Serzeniş, yakarış ve ağıtla sınırlı kalan tepki zalimden yana olanın kendisine daha fazla güç vehmetmesini sağlarken, olağanlaştırılmış şiddetin mağdurda yarattığı değersizlik hissini derinleştirir. Oysa yaşam hakkımızı, kendi değerimizin farkına vardığımızda daha fazla talep etmeye başlar ve hakkımızı ancak o şekilde kazanırız.
İlhan Cihaner: Gezi’deki dinamizmi bir kez daha küstürdük
16 Nisan referandum sonuçlarıyla ilgili tartışmalar sonlanmamışken Deniz Baykal ve Fikri Sağlar’ın çıkışıyla bu sefer CHP içi sorunlar ana gündem haline geldi. Parti yönetiminin 16 Nisan sonrası tutumuna dair CHP içinde birbirinden farklı tepkiler gelse de, sürecin iyi yönetilemediğine dair genel bir kanaat var. İstanbul Milletvekili İlhan Cihaner de bu kanaati taşıyanlardan biri. Ona göre CHP ne Gezi ne de 16 Nisan sonrasını iyi değerlendirebildi.
Türkiye’den kaçma duygusu
İktidarın baskıcı uygulamalarından rahatsız olan milyonlarca insan ülkeyi terk etmek üzere henüz Avrupa kapılarına dayanmamış olsa da buradaki yerleşiklik duygusunu hızla yitiriyor ve tıpkı Kreuzberg’deki solcu bakkal gibi kendini “askıda” hissediyor.
Elifcan Karacan: Almanya'da Türkiye, Suriye'den farklı görünmüyor
Türkiye’den farklı zamanlarda ve farklı nedenlerle Almanya’ya göç etmiş gruplar arasındaki ilişkiyi araştıran Dr. Elifcan Karacan’ın Berlin’de kapısını çaldık. Doktora tezi “Remembering the 1980 Turkish Military Coup d’Etat” (Türkiye’deki 1980 Askeri Darbesini Hatırlamak) ismiyle kitaplaştırılan Karacan, "Ahmet Şık’ın son duruşması sırasında havaya kaldırdığı yumruğun temsil ettiği öfke, milyonlarca insanda gizli. Ama o yumruğu havaya kaldıracak ortam henüz yok. O yumruklar bir gün havaya kalkacak" diye konuştu.
Kürt payı
İktidar oy çalıyor, hak çalıyor, hukuk çalıyor. Buna mukabil habis bir ur gibi demokratik muhalefetin içine sızmaya çalışan, Türkçü-İslamcı iktidarla dildaş, ama onun elindeki iktidarı ele geçirme gayesinde olan güruh da hakikat hırsızlığına yelteniyor.
Murat Belge: Sonuç Hayır cephesi açısından müthiştir!
Murat Belge 16 Nisan’ın ardından iktidar cephesinde oluşan yarıkları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bundan sonra nasıl bir yol seçeceğini ve Erdoğan hakkındaki geçmiş yanılgılarını anlattı. Belge’ye göre 16 Nisan, Hayır cephesi açısından yeni bir siyaset alanı açarken, yer çekimi artık Erdoğan’ın aleyhine işleyecek.
Eren Erdem: Üsküdar’ı Kürt oylarını manipüle ederek geçtiler
CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem, 16 Nisan’ın sonucunu belirleyen mühürsüz pusulalarla ilgili çok çarpıcı bir iddia dillendiriyor. Erdem’e göre eğer ezici bir Hayır çıksaydı, AKP, mühürsüz pusulaları referandumun iptal edilmesinin gerekçesi olarak kullanacaktı!
Üsküdar’dan sonra
16 Nisan’ı dışarıya karşı cengin başlangıcı olarak tasarlayanlar hezimeti yaşadılar. Peki bu cengi şimdi içeriye karşı mı yapacaklar? Erdoğan’ın daha ilk açıklamasında idam vaadinde bulunması, iktidarın genel yaklaşımı bunu gösteriyor da. O halde Hayır cephesinin Hayır cephesinin varlığını sürdürmesinin birinci yolu başta Kürtler ve CHP tabanının yan yana gelmesinden geçiyor. Ama bu iş Kılıçdaroğlu gibi aktörlere bırakılırsa, sayfanın esas kapanışı 2019 olacağa benziyor.
Osman Baydemir: 'Hayır' demek onuruna sahip çıkmaktır
Kürtler referandumda nasıl bir pozisyon alacak? HDP, 7 Haziran’dan bu yana devam eden baskılardan nasıl etkilendi? Evet veya Hayır çıkması halinde iktidarın Kürt sorununa yaklaşımı nasıl olacak? HDP, “Evet” ihtimaline hazırlıklı mı? Referandum sath-ı mailinde hapishanelerde neler oluyor? Yanıtlar için HDP sözcüsü ve Şanlıurfa milletvekili Osman Baydemir’in kapısını çaldık…
Evetçi Kürtler
Şu an iktidarın, başta Demirtaş olmak üzere suskunluk sarmalını büyük bir cesaretle yaranları derdest etmesinin sebebi, ezilenleri sahipsizlik ve yalnızlık duygusuna hapsetmektir. Yalnızlar sessiz, kahir ekseriyeti de “uyumludur"... Peki Nate Shaw gibi yaşamak isteyenleri “Tercihleriyle” baş başa mı bırakmalı?
Ali Bayramoğlu: Narsistik bir otoriter popülizmin tarifi
Uzun bir süre AKP’yle yakın temas kurmuş olan Ali Bayramoğlu’yla AKP’nin yıllara dayanan dönüşümünü, muhafazakâr kesim içindeki çatışmanın temellerini, “AKP öyküsünü”, İslam ile demokrasi arasındaki ilişkiyi ve 15 Temmuz sonrası TSK’yı konuştuk…
Hükümet bisküvisi
Ülker, yayınladığı reklamdan, siyasi iktidardan gelen tepkiler üzerine geri adım atmış ve reklamındaki başarı bu yüzden aleyhine dönmüş olsa da, aslında ilk başta hedeflemiş olabileceği kitleye erişmiş de olabilir... Ne de olsa Ülker her zaman olduğu gibi şimdi de 'Hükümet Bisküvisi' üretmeye devam ediyor.
Murat Gezici: ‘Hayır’ın kaderi oy kullanmayanların elinde
Gezici Araştırma Şirketi Başkanı Murat Gezici, son dönemde yaptıkları 14 araştırmaya dayanarak, referandumdan “Hayır” çıkacağını söylüyor. Tabii bir şartla; sandığa katılım oranı artarsa! Gazete Duvar'a röportaj veren Gezici'ye göre, bu referandumda kilit rolü, sandığa gitmeyecek yüzde 17’lik seçmen kitlesi oluşturuyor. Gezici'nin yaptığı bir diğer çarpıcı tespitse, bu yüzde 17’lik seçmenin yüzde 75’ini 'Hayırcı' ve çoğunlukla CHP’li kitle oluşturuyor.
Kemal Kurkut kimdir?
Her Kürdün devletle davası birbiriyle kesişir. 33 Kurşun’un hikâyesi Ahmed Arif’le, Arif’inki Ejder Demir’le, Ejder’inki Evrim Alataş’la, Evrim’inki Fidel’le, Kemal’le, Kemal’inki 10 Ekim katliamıyla kesişiyor.
Selin Sayek Böke: Yeni bir hikâye yazmamız lazım
CHP Sözcüsü Selin Sayek Böke’den Kürt sorunundan Suriyeli mültecilere, TSK’nın Suriye’deki varlığından Irak Kürtlerinin bağımsızlık ilanı ihtimaline, CHP’nin sağa kaydığına dair eleştirilerden ekonomideki gidişata kadar akıllardaki tüm soruların yanıtlarını almaya çalıştık…
'Dünya gördü, bizi boğazladılar'
Ahmed Arif’in büstünü yıkan zihniyet, Gülmen’i Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı’nın önünden alıp karakola tıktığında bu hafızayı yok edebileceğini zannediyorsa, on yıllardır toprağa kökünü salmış kelâma baksınlar.
İlhan Uzgel: AKP, AB’den alabileceğini aldı
KHK ile ihraç edilen Prof. Dr. İlhan Uzgel'le Türkiye'nin dış politikasını konuştuk. Uzgel, "AKP, AB’den alabileceğini almış durumda. AKP, askeri vesayetten kurtulmak için tıpkı Gülen cemaatini kullandığı gibi AB’yi de kullandı" dedi.
Seçilmiş düşman
Almanya ve Hollanda’yla gerçekleştirilen krizin “öngörülmüş” olduğu çok açık. Keza önümüzdeki günlerde Avusturya’yla sırf “Viyana kapıları” söylemini diriltmek için benzer bir krizin yaşanması şaşırtıcı olmaz.
'AKP’nin 'millet' dediği, halkın yarıdan bir fazlasıdır!'
KHK ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Murat Sevinç, "Türkiye’nin Anayasa İmtihanı/ Cumhurbaşkanlığı-Başkanlık Tartışması" isimli yeni kitabında, Türk sağının 1950’lerden itibaren başlayan “kayıtsız-şartsız” yönetme hülyasının arkaplanını, AKP’nin önerisiyle mukayese ederek analiz ediyor.
Şu 'paçavra' meselesi
Tarihin cilvesine bakın ki, Kürt karşıtı söylem üzerinden bazı İslamcı-Türkçü kesimlerde hem “evet” hem de “hayır” blokçukları oluşmuş vaziyette.
HDP’nin sol yanı
7 Haziran’ın hemen ardından HDP’nin başarı öyküsünü yere göğe sığdıramayanların bir kısmının 1 Kasım’daki “yenilgiden” sonra tüm faturayı HDP’ye ve onun “sol yanına” çıkarması dostane bir eleştiri değil, iktidarın 7 Haziran sonrası büyük planını görünmez kılma çabasıdır da.
Kürt sorununun çözümü evette mi hayırda mı?
Referandumun sonucu ne olursa olsun Türkiye Nisan ayından sonra çok daha derinleşmiş bir Kürt sorunuyla karşı karşıya kalacak. Anti-Kürtlük üzerinden oluşmuş İslamcı-milliyetçi iktidar koalisyonunun referandumdan başarılı çıkması halinde Nisan’dan sonra Kürt sorununu yeni ve belki de çok daha derin bir savaş dalgasıyla “kapatmaya” girişmesi şaşırtıcı olmaz.
Kuyu
Yavru köpeğe “Kuyu” ismi verilmesi, hepimizin ortak itirafı aslında. O köpek artık bu ülkenin vaziyetini adında taşıyor. Fakat onun kuyudan çıkması için günler ve geceler boyu dilek tutanlar aynı dileği kendileri ve “başkaları” için de tutmalı, hepimizi kör kuyulara mahkum edenlere karşı ses çıkarmalı. Ses çıkaran olmazsa, kuyudan çıkış da yok. Kuyu kurtuldu. Sıra bizde.
Akademisyenlerin tarihe geçen 'hikâyesi'
Sevilay Çelenk, “Hikâyelerle Direnmek” konulu dersine Robert Fulford’un “Anlatının Gücü” kitabından söz ederek başlıyor ve şu an hepimizin içinde bulunduğu karanlığa göndermelerle sürdürüyor konuşmasını: “İnsan hikâye yapan bir varlık. Herhalde en ayırt edici karakteri bu."
Cübbe, postal ve İbiş
Cübbelerin ayaklar altına alındığı, Korkut Boratav gibi bir hocanın bile engellendiği, Baskın Oran gibi bir hocanın iteklendiği o günü ve Ankara Üniversitesi’ne yönelik bu saldırganlığı aynı okuldan mezun olan vali yardımcıları, başbakan yardımcıları nasıl izledi, hangi vali yardımcısı kendi okuluna ve hocalarına bu operasyonun yöneticiliğini yaptı, bilmiyoruz. Ama görüştüğüm tüm hocaların en büyük tepkisi, “meslektaşları” olan rektör Erkan İbiş’ti.
Yüzüncü maymun
‘Hayır’ı büyütmenin tek yolu şu an ‘evet’ diyenleri yollarından döndürmek. O halde ‘evetçileri’ karşıdaki mutlak cephe olarak görmek değil, siyasetin yapılacağı bir alan olarak değerlendirmek ve aslında ‘dur’ deme cesaretini oraya da bulaştırmak gerekiyor. Unutmayalım ki ‘100. Maymun’ kumlu patatesleri yiyenlerin içinden çıktı.
İradenin idaresi, idarenin iradesi
Şu sıralar HDP milletvekillerine yönelik artan gözaltı operasyonlarının esas muhatabının bu siyasetçilerden cesaret alarak siyasi bir pozisyon belirleyen milyonlarca seçmenin iradesi olduğu söylenebilir. İktidar, HDP tabanının iradesini kırarak referandum sürecini kendisi lehine idare edebilecek mi, bunu kestirmek zor. Ama bu yolu epey zorlayacağı da açık.
Althusser’in baltası, Derrida’nın intiharı, Nietzche’nin kırbacı
Türkiye’de hakikati dillendirenlere (kim olursa olsun) sürgün, hapis, ölüm tehditleri reva görülüyor. Fakat hakikati dillendirmenin bedelini göze alamayıp bunca yalanın içinde yaşamaya rıza gösterenler Derrida’nın intihar ettiğine, Althusser’in karısını baltayla öldürdüğüne, Nietzche’nin ömrünü tımarhanede geçirip orada öldüğüne inanmakla da yakayı kurtaramayacaktır.
‘İtinayla vururum’ siyaseti
Sözümona ezilmişliklerinin acısını büyük bir hasetle çıkarmak için 'devletleri' kimi düşman belliyorsa o düşmanlığa kılıf uydurmaya dünden hevesli İslâmcı yazar-çizer kesimi, örneğin küçük bir kız çocuğuna yapılan alçaltıcı davranışa ses etmeyip 'terör', 'iç düşman', 'Batının maşası', 'Haçlı ittifakı' teorilerine kuvvet verdikçe, bu günahta pay sahibi oldukları gerçeğini mi gizleyebilecekler?
Şiddet ve düşman bolluğu
Daha önce de yazdığımız gibi, Türkiye zor günlerden geçmiyor, zor günlere giriyor. Ve bu zorlu günlerden bir daha asla çıkmayacağımız hissine kapılmaya zorlanıyoruz.
2016’ya asılı kalmak
Şu sıralar Türkçü-İslamcı hegemonya CHP’yi kendi tabanının talep ve beklentilerini bile sahiplenmeyecek kadar teslim almış durumda. Günlerdir yılbaşını kutlayacak olanlara yönelik tehditlere karşı CHP’nin parti olarak gerçekleştirdiği hiçbir etkinlik olmadı. Bu açıdan CHP’nin laik-demokrat tabanının epeydir partisiz, örgütsüz ve dolayısıyla sahipsiz olduğu söylenebilir.
Vahşeti 'fav'lamak
Arkaik gibi görünen vahşet uygulamalarını, 500 yıl sonra, yanıbaşımızda, seyrediyoruz. Vahşetin yıldırıcı gücü bizi artık evimizde, bilgisayar veya telefon ekranımıza yansıyan videolar veya fotoğraflar üzerinden teslim alıyor.
Daha fazla öldüren mi kazanacak bu savaşı?
80 milyonun 1 milyonu, her türlü organize güçle (devlet, örgüt, parti, STK vs.) organik bir ilişkiyi baştan reddedip iradesinden ödün vermeyecek bir barış gücü oluştursa, belki de vaat edilen ama eninde sonunda duvara çarpacağı aşikar olan 'hızlı tren' durdurulabilir. Durdurulamasa da yavaşlatılabilir.
İntikamın intikamının intikamı
Savaş dışındaki her seçeneği elinin tersiyle itenler istiyorlar ki, intikamların intikamı alınsın diye daha fazla beden düşsün yere. Barış isteyenlere yüksek perdeden yapılan tehditler, herkesi bu tuzağa düşürme gayesinin ötesi değil.
Yangın merdiveninin kilidi
Sadece cemaatlere bağlı okul veya yurtlardaki çocuk ölümleri değil, eğitim sistemine bağlı bütün kurumlarda müfredatından kıyafetine, yemek saatlerinden “disiplinine”, yangınından kazasına ve hatta binanın yapısına, bulunduğu bölgeye kadar her şey ideolojiktir. Süleymancılara ait yurttaki yangın merdiveninin kilidi bu ideolojinin billurlaşmış sembolüdür sadece.
Kürt Ahmet Türk
İşte Ahmet Türk’ün bavulunda devletin ezberine, gazabının hudutlarına, dilinin kodlarına dair ziyadesiyle malumat var ama tüm bu gazapla baş etmenin sabır bilgisi de var.
Evlilik, tecavüz ve rıza
AKP ve destekçilerinin zihniyetine göre 'küçüğün rızası' varsa, 'evlenmesinde' herhangi bir beis olmamalı. Üstelik evlilik varsa, tecavüz zaten yoktur! Bu savunmanın İslam literatüründeki bazı yaklaşımlarla ne kadar örtüştüğü bizi ilgilendirmez. Çünkü henüz şeriat düzenine geçmiş değiliz.
Millet ve cellat
Bu topraklarda herkes şunu biliyor ki, idam cezası, dönemin 'ruhuna' göre uygulanan bir ceza. Bugünün idamlığı yarının kahramanı, dünün kahramanı bugünün idamlığı olabiliyor.
Demirtaş’ın uzun yolu
Şahsi olarak da çok az insanın kaldırabileceği bir basınçla karşı karşıya olduğu halde cesaretinden taviz vermeyen, Türkiye’nin sürüklendiği korkunç geleceği öngörüp tek çıkış yolu olarak cesareti ve demokrasi mücadelesini gören ve gösteren Demirtaş’ın tavrının sahiplenme oranı Türkiye’nin geleceğine yön verecek.
İki karede Cumhuriyet tarihi
Direnenlerin mirası selden sonra yeni bir hayatı kurmaya yetecek düzeyde cevheri barındıracak mı, şimdilik meçhul. Fakat geleceğe sadece direnenlerin kalacağına kuşku yok. Geleceğe dair umut, geçmişin yarattığı karamsarlık kadar uzun sürebilirse, bu ülke için hâlâ ufuk var demektir.
Ben bürodayım sevgili okuyucu, peki sen neredesin?
İçinden geçtiğimiz günlerde Oğuz Atay’ın sorusu yazar açısından belki de hiç olmadığı kadar anlam kazanıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucu, peki ya sen neredesin?” Okurun yanıtını duyar gibiyim: “Ben eylemdeyim ey yazar, peki sen niye bürodasın?”
Bir fotoğraf, bir video, iki anne ve kabarık bir arşiv
Utanıyorum ama gazeteciyim
Anaakım medyanın istisnasız tümü doğrudan iktidarın kontrolü altındayken neden 'kısmî' bir kitleye hakikatleri eriştirebilen televizyon kanalları kapatılıyor? Büyük olasılıkla bunun tek bir nedeni var: Soru.
OHAL sürsün, Türkiye büyüsün!
Dikkaten kaçmıyordur, pek çok insan işler çığrından çıkınca 'siyasete' ara verdi! Çoğu 'başka alanlara' 'kaydı.' Bu tür bireysel 'kayışlar' için hâlâ zaman var zaten. Fakat bir süre sonra kayış koptuğunda, 'yeni ilgi alanınız' sizi 'siyasetten' kurtaramayacak. Yani cezaevinde olmayan, kendini özgür sanmasın.
Metin Çulhaoğlu’nun 'bağımsız aydını' nerede?
“Şu Nuray Mert hadisesi” başlıklı yazımızda işaret ettiğimiz “Türk aydınıyla” alakası olmayan bir zümre bu. Yine, zannediyorum Çulhaoğlu’nun “aydın” dediğini biz “entelektüel” olarak okursak, belki bir yere varabiliriz.
Allah yolunda, millet adına, saldır kadına
Şu Nuray Mert hadisesi
Eğer arzuladığınız bir demokratik ülke varsa, o zaman devletin anti-Kürt siyasetinden türettiği otoriter rejime itiraz etmek kişisel meselenizdir. Dolayısıyla bir mücadeleyi kendiniz için verirsiniz, Kürtler için değil.
Biz bir aileyiz!
Ulvi havalimanı projesinin “aile içindeki” bir vahşetin üzerinden yükseldiği bilgisi hâlâ “tatsızlık” yaratabilir. Fakat gidişat böyle devam ederse, ortada vahşet ve onun bilgisinin “içeride” tutulmaya çalışıldığı bir kötülükler ittifakı olan “aile” bile kalmayacak.
Yeni bir lider doğuyor: Kemal Kılıçdaroğlu!
İniş için alçalmaya başlıyoruz
Devlet ve onun zor aygıtları ancak karşı-hegemonyayı mutlak bir biçimde bertaraf ettiğinde durabilir. Fakat bunun için daha çok acıya tanıklık etmemiz kuvvetle muhtemel.
Yenikapı: CHP için sonun başlangıcı
AKP, Türkçü-İslamcı motivasyonla, kendisine oy vermeyen yüzde 50’nin bir kısmını daha yavaş yavaş arkasına alıp hegemonyasını tesis edebildiğinde mevcut haliyle CHP diye bir aktör kalmamış olacak.