YAZARLAR

'Suriyelileri' nasıl bilirsiniz?

Hamile bir genç kadın tecavüz edilerek bebeğiyle beraber öldürüldüğünde ah ne kadar da şaşırıyoruz; basınımız ne kadar da duyarlı tepkiler veriyor. Sanki savaşın şiddetinden kaçan bu kadınlar yıllarca bir “seks kölesi” olarak kullanılmamış, alınıp satılmamış, kuma gittikleri evlerde yaşlı erkeklerin tecavüzüne uğramamış gibi.

Geçtiğimiz haftaya Ankara’da “Suriyeliler” ile “mahalle sakinleri” arasındaki gerginlik haberleriyle başladık. Bugünlerde sık sık medyanın Suriyelilerin sebep olduğunu aktardığı “laf atma” kavgalarıyla ilgili haberlere rastlıyoruz. Haftanın sonuna doğru ise Suriyeli hamile bir kadının gece yarısı evine girilerek kaçırıldığı ve tecavüz edilerek çocuğuyla birlikte öldürüldüğü haberi geldi. Bu iki olayın birbirinden bağımsız olduğunu, ikincisinin münferit, mahalle kavgalarının ise “Suriyelilerden” kaynaklanan ve sık rastlanan olaylar olduğunu düşünebilirsiniz.

Ben aksini iddia edeceğim. Her ikisinin de ortak noktası, milliyetçi ve ırkçı ideolojilerin ortaklaştığı bir nefret duygusundan, ötekini değersiz görme halinden kaynaklanıyor olması: Milliyetçiliğin gerektirdiği olumlu “biz”in inşası her koşulda bir “öteki”ni gerektiriyor; bu öteki, “biz”e atfedilen değerler her ne ise onun tersini ifade ediyor. Örneğin biz “temiz” isek, ötekinin “kirli” olduğunu kabul ediyoruz; biz ne kadar “çalışkan” isek öteki o kadar “tembel”, biz ne kadar “ahlaklı” isek öteki o kadar “ahlaksız” oluyor. En kolayı, bu “öteki”nin dışarıda aranması. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmamıza rağmen dış düşman bulma konusunda pek zorluk yaşadığımız söylenemez. Ancak yine milliyetçiliğin açmazlarından birisi, fiziki uzaklığı ve gündelik karşılaşmaların pek mümkün olmaması nedeniyle bu dış düşmanın “olumlu biz” imgesini pekiştirmede her zaman yeterli olmaması. Bu noktada içerideki “ötekiler”e ihtiyaç duyuluyor. Şartlara, duruma göre ötekinin kim olduğu değişebilir ama her koşulda yeterince “biz” olmayan birilerini bulmak mümkün. Buradaki çelişki, içerideki ötekinin ulusun bütünlüğü adına aynı zamanda bizin bir parçası kalması gerekliliği. İşte bu noktada imdada basının, siyasetçilerin ve kamuoyunun fütursuzca “Suriyeli” diye adlandırdığı mülteciler yetişiyor. Gündelik karşılaşmalara olanak tanıyacak kadar yakın ama tümüyle “biz”in dışında tutulacak kadar da ulusun bir parçası olmayan…

2011 yılından bu yana mültecilerin giderek artan varlığı ve görünürlüğü, her milliyetçilikten kendiliğinden ırkçılık doğmasa bile her ırkçılığın milliyetçilik zemininde büyüdüğünü ileri süren Balibar’ı (1) haklı çıkaracak bir yabancı düşmanlığı ve ırkçı nefret duygusunun, herhangi bir ahlaki engelle karşılaşmadan rahatça dolaşıma girmesine imkân tanıdı. Böylelikle, siyasal yelpazenin en sağından en soluna, “biz”e yüklenen bütün olumlu değerlerin antitezi olan ve yine popülist milliyetçilik kurgularının sıklıkla başvurduğu “mağduriyet” söyleminden beslenen, bizi mağdur eden, bizim işimizi, aşımızı, haklarımızı elimizden alan öteki olarak “mülteci”, şartların da yardımıyla elverişli bir malzeme olarak basının ve kamuoyunun gündemine oturdu.

MEDYANIN ROLÜ

Mülteci düşmanı bu tutum ve kanaatlerin üretilmesinde ve yayılmasında medyanın önemli bir rolü var. Bilerek ya da bilmeyerek, medya ırkçı ve yabancı düşmanı söylemlerin başlıca stratejilerini, her tekil olayda dolaşıma sokuyor. Bunu, öncelikle adını koymayarak, mülteciye basitçe “Suriyeli” diyerek yapıyor. Onu kimliksizleşmiş, burada bulunma nedeni belirsizleşmiş, haklarından soyutlanmış genel bir kategorinin üyesi haline getiriyor. Yalnızca olumsuz olaylarda, bir cinayete karıştığında ya da kurban gittiğinde, suç işlediğinde, huzuru-düzeni bozan bir olaya sebep olduğunda mülteciye haber değeri veriyor. Bu türden haberlerde karşı tarafın, yani “olumlu biz”in sorumluluğunu neredeyse tümüyle görünmez kılarak yapıyor bunu.

Son haftanın mülteci haberlerine ve bu haberlerin altlarına yazılan sosyal medya yorumlarına şöyle bir göz atmak, ne demek istediğime açıklık kazandırmak açısından yeterli olacaktır. Anaakım medyadaki haberleri, atılan başlıkları, kullanılan fotoğrafları, köşe yazılarını, haber altı yorumları dikkatle incelerseniz göreceğiniz tablo şu:

Bir kere adına “Suriyeliler” denilen bu insan kalabalığının yapmadığı rezillik yok. Bunlar kendi ülkelerinde kalıp çoluk çocuk, genç yaşlı demeden kıyasıya savaşacaklarına, bırakıp kaçmışlar. Neden? Hep bu bizim güzel ülkemize hasetlerinden. Gelip buraları kalabalığa, çöpe boğmak, kızlarımıza laf atmak, sahillerimizi işgal edip gün boyu denize girmek, yan gelip yatmak için. Bir-iki odalı köhne bodrum katlarına binlerce lira kira ödemek, asgari ücretin yarısı kadar paraya kayıt dışı çalışmak, böylece bizlerin ödediği kiraları artırmak, bizlerin çalışamadığı işleri kapmak için. Devlet onlara sınır bölgelerinde beş yıldızlı otel kalitesinde kamplar yapmış, ama gidip oralarda kalmıyorlar. İlla bizim büyük şehirlerimizde gözleri. Bu arada mültecilerin neden kamplarda kalmak istemediklerini ya da kalamadıklarını kimse bir mülteciye sormuyor.

Üstelik bununla da yetinmiyorlar; mesela bu “Suriyeliler”, sevişiyorlar. Sevişmekle de kalmıyor çocuk yapıyorlar. Çocuk yapmakla da kalmıyor, çocuklarını okula göndermek istiyorlar. Hem de bizim pür-ü pak, has Türk çocuklarımızla aynı okullara. Sonra ne oluyor, bu çocuklar hastalanıyor ve bizim al yanaklı, damarlarından sağlık fışkıran çocuklarımızı hasta ediyor.

Sadece çocuklar mı? Kudreti dillere destan Türk erkeklerimiz de hastalanıyor. Maazallah, AIDS filan hep bunların yüzünden yayılıyor. Açın bakın bi zahmet, koskoca CHP milletvekili söyledi, gazeteler de çarşaf çarşaf yazdı. Mersin’de son yıllarda AIDS vakalarında ne biçim artış olmuş. Neden? O da bu “Suriyeliler”in yüzünden. Daha doğrusu Suriyeli kadınların yüzünden. Bu kadınlar, daha çocuk yaştayken Türk erkekleriyle evlenmeye can atıyorlar. Hem de üçüncü-dördüncü eş, yani kuma olarak evlenmeye. Böylece rahata erecekler, refah içinde bir yaşama kavuşacaklar. Nihayetinde buralar onlar için cennet ülke. Bir tür Paris. Evlilik, varsın yaşlı ve eşli erkeklerle olsun, bu cennetin kapılarını açacak anahtar. Elbette aileleri de bu işten kârlı çıkacak, üç beş kuruş para kazanacaklar.

Gazetelerdeki haberlere bakarsanız, Suriyeliyle evlenmek isteyen beylerin kaç yaşındaki Suriyeli kadını kaça alabileceğinin bilgisini bulabilirsiniz. Yandaşlık ile candaşlık arasına sıkışmış basınımızın bu sıkışmışlığı aşabilmek adına sunduğu bir tür kamu hizmeti olarak kabul edebilirsiniz bunu. Tabii bu haberlerde Suriyeli kadın ve çocukların aleni bir şekilde satıldığı köle pazarlarına dair bir bilgiye ulaşamazsınız. Sonuçta kamu hizmetinin de bir sınırı var, öyle değil mi? Bir zahmet, nereden alacağınızı da kendiniz bulunuz. “Böyle pazarların varlığından hiç haberim yoktu, nereden çıkardın?” diyorsanız Hale Gönültaş’ın Gazete Duvar’daki şahane haberini okumanızı tavsiye ederim (2).

Tamam, evleniyorlar evlenmesine de mutlu yuvalarında rahat duruyorlar mı “Suriyeliler”? Basınımıza göre durmuyorlar. Duramazlar. Rahat batıyor bunlara. Tam İngiliz turist kadınların bile hayallerini süsleyen o Türk erkeğini bul, -biraz yaşlıca olmasının bir mahsuru yok, sonuçta 17’lik Türk barmenleri İngilizler kapıyor- üstelik de adamı seninle evlenmeye razı et, tut nikâh gecesi, hem de gerdeğe girmeden altınları da al kaç. İşte yine tipik bir “Suriyeli” davranışı. Zaten bu kadınların hepsi yuva yıkıcı. Fuhuş sektörünü de ele geçirmiş durumdalar. Bunların yüzünden kaç Türk kadının yuvası yıkıldı, kocası kaçtı… Bize düşen hep mağduriyet, hep mağduriyet… Bu arada mülteci kadınların fuhuş tuzağına nasıl düşürüldüklerine, nasıl bu sektörün kölesi haline getirildiklerine dair haberlere de, para karşılığı evlenerek ya da seks yaparak onları sömüren erkeklere dair haberlere de rastlamak pek mümkün değil, şimdiden söyleyeyim.

Şimdi bu haberler yıllardır böyle dolaşımdayken, hamile bir genç kadın tecavüz edilerek bebeğiyle beraber öldürüldüğünde ah ne kadar da şaşırıyoruz; basınımız ne kadar da duyarlı tepkiler veriyor. Sanki savaşın şiddetinden kaçan bu kadınlar yıllarca bir “seks kölesi” olarak kullanılmamış, alınıp satılmamış, kuma gittikleri evlerde yaşlı erkeklerin tecavüzüne uğramamış gibi. Sanki bundan sonra böyle “münferit” olaylar hiç yaşanmayacakmış gibi. Oysaki geriye dönük bir tarama yapacak olsanız, bugün timsah gözyaşları döken aynı basının, bu tür tecavüz haberlerinde hep kurbanı suçlayacak bir sebep arayışında olduğunu kendi gözlerinizle görebilirsiniz. Bu son örnekte Doğan Haber Ajansı tepkiler üzerine düzelttiği haberinde kadının güzel olması nedeniyle başına bunun gelmiş olabileceğini açıkça belirtmekten kaçınmadı. Bu olağan bir refleks zira kadının dul olması, güzel olması, fuhuş yapması ve bazen sadece mülteci olması bile tecavüzü açıklamak için başvurulan bir sebep olarak karşımıza çıktı şimdiye kadar basında. Aynı basın, failin/faillerin isimlerini sadece baş harfleriyle vererek masumiyet karinesine saygı gösterirken tecavüze uğrayan kadın eğer bir mülteci ise, ailesinin bunun herkes tarafından bilinmesinden dolayı ayrı bir mağduriyet ya da üzüntü yaşayabileceğini dikkate almadan ismini açıkçı vermekten kaçınmadı. Öldürülen kadının eşinin açıkça belirtmesine rağmen, bu son örnekte de böyle oldu ne yazık ki.

Yazmakla, gazetelerde okumakla bitmiyor bir türlü. Hırsızlık desen bunlarda, dilencilik desen bunlarda… Öyle İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı suç oranlarının düşüklüğüne filan bakmayın. Tamamına maaş bağlayan, vatandaşlık veren, sınavsız üniversiteye alan devlet onları sizden daha mı iyi bilecek? Bunlar suç işlemese mahalleli durduk yere niye galeyana gelsin? Suriyelilerin çadırlarını yıkıp yaksın, dükkânlarını yağmalasın, linç etsin? Tarihimize bakın, hiç olmuş şey mi?

Çok mu abartıyorum sizce? Google’a “Suriyeli” yazarak bir tarama yapmanız yeterli. Bu türden haber ve yorumlara misliyle rastlayacaksınız. Neye hiç rastlamayacağınızı, ya da çok az bulacağınızı da söyleyeyim:

Bu insanların işlerini, evlerini-barklarını bırakıp neden yollara düştüklerini, çadırlarda, sokaklarda, kamplarda yaşamaya bu kadar “istekli” olduklarını; kendi ülkelerindeyken mesela ne işle meşgul olduklarını, nasıl bir hayatlarının olduğunu, hayallerinin, dertlerinin neler olduğunu göremeyeceksiniz gazete sayfalarında. Küçücük kızların nasıl pazarlandıklarını, kuma olarak evlendirilen Suriyeli kadınların yaşadıkları istismarı, yok pahasına çalıştırılan çocukların dilini bilmediği bir ülkede okul yüzü görmeden, çocukluğunu yaşayamadan bir anda nasıl büyümek zorunda kaldığını da yazmayacak anaakım basın. Çoğu işsiz ya da geçici işlerde çalışan, bir gelecek hayali bile olmayan gençlerin vakitlerini nasıl geçirdiklerini, maruz kaldıkları dışlanmayla, hakaretle nasıl baş etmeye çalıştıklarını; mahallenin gençleri tarafından taciz edilip edilmediklerini, kız arkadaşlarına laf atılıp atılmadığını… Evleri, işyerleri kundaklanan, çadırları yakılan mültecilerin nereye gidip geceyi nerede geçirdiklerini… Gidecek bir yerleri, dönecek bir evleri olmayan bu insanların çarşıda pazarda nefret dolu bakışlarla karşılaştıklarında, “gidin buradan, sizi istemiyoruz” dendiğinde yaşadıkları çaresizliği, bu çaresizlikle baş etmek için neler yaptıklarını… Google taramasında bunları da göremeyeceksiniz.

Elbette, mülteci hakları alanında çalışan çok sayıda sivil toplum örgütü ve aktivist var Türkiye’de. Mültecileri hedef alan ırkçılıkla ve yabancı düşmanlığıyla mücadele etmeye çalışan pek çok güzel insan. Geçenlerde teyit.org internette dolaşan mülteci yalanlarını deşifre etti mesela (3). Mültecilerin sesini duyurmaya istekli olan haberciler de var. Bu türden haberler, bazen az da olsa sayfalarda yer bulabiliyor. Ancak anaakım medya bu konudaki habercilik reflekslerini değiştirmeden zihinlerin değişmesi pek mümkün görünmüyor. Bu dönüşümün ilk adımını atabilmek için milliyetçiliğin nefret üreten kutuplaştırıcı dilinden, mültecileri hep “biz”in karşısındaki “onlar” olarak görmekten kurtulması gerekiyor. Eril gazetecilik alışkanlıklarından vazgeçmesi gerekiyor. Tecavüze uğrayarak vahşice öldürülen kadının hikâyesini, kadının güzelliğinden ve uğradığı şiddetin detaylarından dem vurarak pornografikleştirmekten vazgeçmesi gerekiyor. Hak odaklı gazetecilik yapamıyorsa bile, en azından bir motto olarak benimsediği ve bu sırada da kolayca içini boşalttığı “tarafsız gazetecilik” anlayışının gereğini yerine getirerek mikrofonu biraz da “mültecilere” uzatması gerekiyor.


(1) E. Balibar, “Irkçılık ve Milliyetçilik”, I. Wallerstein ve E. Balibar, Irk, Ulus Sınıf, çev. Nazlı Ökten, 2000, İstanbul, Metis yayınları, ss. 50-87.

(2) https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/05/29/suriyenin-kayip-cocuklari-veri-bile-yok-ki-cozum-olsun/

(3) https://teyit.org/turkiyede-yasayan-suriyelilerle-ilgili-internette-yayilan-6-yanlis-bilgi/


Ülkü Doğanay Kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.