Amerika’nın Orta Doğu politikası var mı?

Pazartesi, 3 Temmuz, 2017
ABD 2011’de Asia Pivot adını verdiği bir strateji ile ağırlığını Uzak Doğu’ya kaydıracağını açıklamıştı. Bu stratejiyi ilan eden dönemin Savunma Bakanı Leon Panetta’ya gazeteciler, bu durumda ABD’nin Orta Doğu bölgesinden çekilip çekilmeyeceklerini sorduklarında verdiği cevap manidardı: “Hem yürüyüp hem sakız çiğneyebiliyoruz.”

Günümüz Orta Doğu ve ABD siyasetine ilişkin en sık dile getirilen söylemlerden biri ABD’nin Obama dönemindeki Orta Doğu politikasının yetersiz, tutarsız, gereğinden fazla çekingen, küresel liderliğiyle paralellik göstermeyen bir nitelik taşıdığı, yerine gelen Trump yönetiminin ise herhangi bir politikasının dahi olmadığıdır.

Bilindiği gibi genellikle ABD yönetimlerinin bir bölgeye yönelik izlediği politika, bir konuşma ya da yayınlanan bir belge, karar vs ile duyurulur, ana hatları üzerine tartışmalar yapılır ve bunlar da Amerikan başkanlarının adıyla anılan doktrinler olurdu. Truman, Eisenhower doktrinleri gibi. Tam bir doktrin olarak tanımlanmasa da Obama yönetiminin çerçevesi çizilmiş, belli bir mantığa dayalı Orta Doğu politikası vardı ve Trump yönetimi şimdi bu politikanın ana hatlarını devam ettiriyor.

Aslında gayet etkili olan bu politika, iç çatışmayla boğuşan bu bölgeye doğrudan işgal gibi yüksek maliyetli askeri operasyonlar yerine sınırlı müdahaleler ama daha çok bölgesel müttefiklere ve yerel unsurlara dayalı bir stratejiye dayanıyordu.

ABD’NİN KISMİ GERİ ÇEKİLİŞLERİ

Aslında Obama yönetimi Amerikan dış politikasındaki bir geleneği devam ettirdi. Eğer bir yönetim bölgesel savaşlara fazlasıyla angaje olursa, onu takip eden yönetim hem geri çekilir hem de bölgesel müttefiklerine daha fazla sorumluluk yüklemeye çalışır. Bu politikayı örneğin Vietnam’dan ağzı yanan Nixon yönetimi Orta Doğu’da hayata geçirmişti ve Nixon Doktrini adı verilen bu stratejiyle ABD İran ve Suudi Arabistan’ı Körfez bölgesinde daha fazla sorumluluk almaya itmişti. “Çifte sütun” adı da verilen bu stratejiyle İran, yükselen petrol fiyatlarından elde ettiği gelirin büyük bir kısmını bölgesel güvenlik adına ABD’den silah satın almak için harcadı ve ekonomisini zora soktu, toplumsal rahatsızlıklar İran İslam Devrimiyle sonuçlandı.

Obama yönetimi, Bush’un korkunç insani trajedi yaratan, son derece pahalı, Amerika’nın bölgedeki ve dünyadaki imajını yerle bir eden Afganistan ve Irak işgalinden sonra, hem imajı düzeltmek, hem de maliyetleri azaltmak amacıyla daha düşük profilli bir politika çizgisine kayarak Afganistan ve Irak’tan çekilme kararı aldı ve 2011’de bunu gerçekleştirdi. Ama buradaki çekilmeler Vietnam’daki gibi kesin bir yenilgi anlamına gelmedi çünkü her iki ülkede de asker bıraktı, zaten Irak ile 2008’de bir askeri antlaşma imzalayarak hukuksal güvence de elde etti.

OBAMA VE ‘ARKADAN LİDERLİK’ POLİTİKASI

Sekiz yıllık yönetimi boyunca Orta Doğu konusu, özellikle Suriye ve İran politikası Obama yönetiminin dış politikada en çok eleştirildiği alan oldu. Öyle ki, bu eleştiri bazen muhafazakar, İsrail yanlısı Neocon’lardan bazen liberal kesim ve demokratlardan geldi. En büyük eleştiri de, Obama’nın, Esad yönetimine, kimyasal silah kullanmasının kırmızı çizgi olduğunu söyleyip, 2013’te Şam yakınlarında Guta’da kimyasal silah kullanıldığında harekete geçmemesiydi.

Dönem sonuna doğru ise Obama İran’la, nükleer kapasitesini 10 yıl boyunca geliştirmeme karşılığında yaptırımları hafifletme ve kaldırmayı içeren anlaşmayı imzalayarak bu kez daha çok Neocon ve muhafazakar kesimlerin eleştirisine maruz kaldı.

Obama yönetimi, Arap Baharının Libya, Suriye ve Yemen’de çatışmalı bir sürece girmesi karşısında temelinde sınırlı bir müdahalecilik olan yeni bir stratejiye geçti. Buna da “Leading from Behind” yani Arkadan Liderlik dedi. “Risk transferi savaşı” da denen bu yeni stratejiyi ABD ilk önce Libya’da denedi. Kaddafi yönetimine yönelik olarak 2011’de yürütülen hava operasyonunda Fransa ön planda görünürken, aslında bombardımanların yüzde 70’ini ABD gerçekleştirdi. Ayrıca, karada da özel kuvvetlere bağlı askerler eğitim, lojistik ve diğer desteklerle yerel grupları öne sürerek Kaddafi’nin devrilmesini sağladılar.

Bu stratejinin sağladığı bir çok avantaj vardı ve bunların bir kısmı Libya’da test edildi. Bir defa maliyet çok düşük kalıyor, asker kaybı ya olmuyor ya da minimumda oluyor, dolayısıyla yönetimler kamuoyu baskısı hissetmiyor, insan hakları ve savaş suçları gibi sorunlarla karşılaşmıyor, imaj sorunu yaşamıyor ve doğrudan işgal söz konusu olmadığı için son derece esnek hareket edilebiliyor, yerel güçlerle istenildiği gibi bağlantılar kurulabiliyor.

Arkadan liderlik stratejisinin en önemli yönü bunun aynı zamanda “kontrollü kaos” ortamında yürütülmeye en uygun tercih olması. Orta Doğu’da Libya’dan Yemen’e uzanan hatta yaşanan sıcak çatışmaların özelliği Batı ve İsrail’in çıkarlarına zarar vermeden devam etmesi, daha çok bir Müslümanlar arası iç savaş olarak yaşanması, bölge ve bölge dışı güçlerin müdahale ve dolayısıyla, silah, para vs sağlayarak dozunu ve kapsamını kontrol edebildikleri bir çatışma dinamiği olmasıydı. Bu nedenle, daha çok devlet içi, Müslümanlar arası ve dünyadaki neredeyse bütün radikal unsurların birbiriyle çatıştığı, sivil ya da silahlı demeden birbirini hedef aldığı bu çatışma stratejisinde, doğrudan işgal ve yüksek maliyet gerektiren operasyonlar yerine, riskin savaşan gruplara devredildiği, maliyetin bölge halklarına yıkıldığı bir süreçte arkadan liderlik stratejisi çok daha avantajlı oldu.

SURİYE: ABD’NİN EN BAŞARILI OPERASYONU

ABD’nin Suriye politikasının başarısızlığı konusunda genel bir kabul vardır. Ama sahadaki duruma biraz daha yakından bakmakta yarar var. Obama’nın kimyasal silah kullanımını kırmızı çizgi ilan edip sonra kuvvet kullanmamış olması, kredibilite açısından sorunluydu ama o sırada ABD yönetimi, zaten Esad’ın devrilmesi politikasından vazgeçtiği için, daha elverişli ve kazançlı bir stratejiye yöneldi. ABD, bu ülkenin elindeki kimyasal silah depolarının imha edilmesi ve ülkenin kuzeyinde bir Kürt özerkliği içinde Amerikan askeri varlığının kabul edilmesi karşılığında Esad rejiminin devrilmesi politikasından vazgeçmişti. Mısır’da Mursi iktidarının hem Gazze ile kapıları açması ve Sina yarımadasında İsrail sınırına asker sokması, hem de İslamcı bir yönetim olarak bütün yetkileri elinde toplamaya başlaması, Suriye’de de Esad devrildiğinde İslamcı bir yönetimin iktidara gelmesi durumunda İsrail’in iki İslamcı rejimle çevrelenmesi anlamına geleceği için Esad’ın devrilmesinin ABD’ye bir faydası olmayacaktı.

Eylül 2013’te BM gözetiminde, Suriye’nin elindeki kimyasal silahların büyük bölümü imha edilmeye başlandı. Böylece, İsrail’in güvenliğine yönelik önemli bir sorun aşılmış oldu.

Aslında daha başından itibaren ABD, Suriye’de sahadaydı ve operasyonları CIA yürütüyordu. Çünkü o dönemde hedeflenen açık bir işgal yerine rejim değişikliğiydi ve bu da CIA’nin işiydi. Büyük bir olasılıkla Türkiye de buna güvendi, ABD ile birlikte rejimin değişeceğini düşündü. CIA Türkiye sınırından geçen ve İslamcı muhalif gruplara giden silahları denetliyor, ABD yönetimi yalnızca “ölümcül olmayan silah” (non-lethal weapons) vereceğini açıklamış olsa da, el altından silah dağıtımı devam ediyordu. Böylece çatışmanın boyutu da kontrol altında tutulabiliyordu.

Tam bu ortamda IŞİD, Kobani’ye saldırınca, ABD için yeni bir fırsat daha doğdu. Bu kez Obama yönetimi Eylül 2014’te hem IŞİD’e karşı savaşan güçlere yardım edilmesini öngören kararın Kongre’den geçmesini sağladı, hem de uluslararası koalisyonu oluşturarak yine sınırlı ama doğrudan askeri müdahalede bulunmaya başladı. Dolayısıyla, ABD Savunma Bakanlığı, yani Pentagon da sürece dahil olup PYD’yi silahlandırmaya başladı.

Çatışmaların ağırlığını bölgesel aktör ve gruplara yükleme işi öyle bir hal aldı ki, sonuçta Şubat 2016’da Halep yakınlarında CIA’nin eğittiği rejim muhalifi İslamcı gruplarla, Pentagon’un eğitip silahlandırdığı PYD unsurları arasında çatışma bile yaşandı ve bu ilginç gelişme Amerikan medyasında yer buldu. Bu iş bölümünde CIA en başından itibaren Esad’ın devrilmesi stratejine odaklanmışken, Pentagon IŞİD’le savaşmaya ve Suriyeli Kürtleri destekleyerek ülkenin kuzeyinde Amerikan askeri varlığını güçlendirmeye yönelmişti. Yine coğrafi olarak CIA ülkenin batısında iş yaparken, Pentagon doğusuna yoğunlaşıyordu.

SURİYE’NİN ‘IRAKLAŞMASI’

Mart 2011’den itibaren yavaş yavaş başlayan çatışmalar sonucunda hem İran hem de Rusya’nın Suriye üzerindeki etkinliği, faaliyetleri ve özellikle Rusya’nın askeri varlığı arttı. Bu da Amerikalı muhafazakarları rahatsız etti ve ABD’nin stratejik bir kaybı olarak görüldü. Oysa, Suriye 1950’lerin ortalarından itibaren önce Sovyetler, sonra da Rusya’nın yakın müttefikiydi ve Rusya zaten Tartus limanını kullanıyordu. İran ise 1979’dan beri Suriye’ye yakın duruyordu.

Burada gözden kaçan nokta ABD’nin bütün çatışmayı Rusya ve İran’ın Orta Doğu’daki en yakın müttefikinin toprağında yürütüyor olmasıydı. Bu ülkeyi başta rejimin kendisi, Rusya, İran, ABD, Almanya, İngiltere, Türkiye bombalarken, dünyanın en radikal İslamcı militanları bu insani trajediye ellerinden geldiğince katkı sağladılar. Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığı arttı ama bu ülke zaten çok eskiden beri müttefikiydi ve buraya istediği zaman daha fazla asker vs gönderebilirdi. Oysa, çatışma sonucunda bu ülke çok uzun süre kendisine gelemeyecek şekilde yıkıldı, harap oldu, nitelikli insanlarını kaybetti. Orta Doğu denkleminde çok önemli bir ülkeyken etkisizleşti.

2011 öncesinde bu ülkede tek bir ABD askeri yok iken şu anda ülkenin kuzeyinde, Kürt bölgesi içinde şimdilik yedi askeri tesis kurulmuş durumda. Savaşın bitişine doğru yapılacak düzenlemede büyük bir olasılıkla Kürt bölgesi belli bir özerklik elde edecek ve ABD askeri varlığı kalıcı hale gelecek. Rusya’nın Orta Doğu’daki en önemli müttefikinin topraklarında ABD üs elde etmiş olacak.

Sonuçta, Orta Doğu’daki iki Baas yönetiminden birini ABD işgal ederek tasfiye etti, ikincisini yıkmadı ya da yıkamadı ama Suriye’yi doğrudan işgal etmeden “Iraklaştırdı.” Hem de Irak’ta olduğu gibi büyük bir maliyet üstlenmeden.

Obama yönetiminin Orta Doğu politikası eleştirilirken aslında ABD bölge siyasetinde, tarihte olmadığı kadar geniş bir opsiyona sahip olduğu gerçeği atlandı. Irak işgaline bölgede çok haklı olarak çok sert bir tepki gösterilirken 2010’larda birçok ülke IŞİD’le savaşması, Erdoğan Esad’ı devirmesi, Suriyeli Kürtler kendilerini Esad ve IŞİD’a karşı koruması, Suudi Arabistan İran’a karşı sertleşmesi, Iraklı Kürtler bağımsızlıklarını desteklemesi, Katar diğer Körfez ülkelerine karşı kendisine destek olması için ABD’yi bölgeye geri çağırdı. 2003 Irak’ı işgal eden ABD’ye müthiş tepki varken, şimdi kimisi IŞİD’i kimisi Esad’ı vurması için ABD’yi davet ediyor. ABD bir gün sürpriz bir biçimde İran ile anlaşma yaptığını ilan ederek, diplomasi yoluyla bütün Orta Doğu dengelerini alt üst edebiliyor, yeni yönetim bunu tanımayacağını ilan edip yeni bir denge kurabiliyor. Bütün bunlar bölgenin ne yazık ki hala Amerikan stratejilerindeki değişikliğe ne kadar bağımlı olduğunu gösteriyor.

ABD 2011’de Asia Pivot adını verdiği bir strateji ile ağırlığını Uzak Doğu’ya kaydıracağını açıklamıştı. Bu stratejiyi ilan eden dönemin Savunma Bakanı Leon Panetta’ya gazeteciler, bu durumda ABD’nin Orta Doğu bölgesinden çekilip çekilmeyeceklerini sorduklarında verdiği cevap manidardı: “Hem yürüyüp hem sakız çiğneyebiliyoruz.”


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI