YAZARLAR

Kim kurtarır canımızı?

Delik deşik olmuş caddeye, nargile dumanları eşliğinde çıkıyoruz. Dilimizde “Yaşamak istemem aranızda” terennümü var. Meğer Kerim Çaplı’nın “Kim kurtarır canımızı”sını biliyormuşum. Şimdi, bu şehrin cumasında bu soru Yüksel Caddesi’ndeki devasa inancadır. Kim kurtarır canımızı?

Pazartesi. Yemek durmuş durmuş da, son dakikada biri yemeye karar vermiş küflenmeden hemen önce. Mecbur kalmış, gecenin kör vakti buzdolabını açmış, dolabın içinden ayakucuna düşen sarı ışığa bakarak içeriden o yemeği çekip almış pazartesisi. Neredeyse bütün pazartesiler gibi. Hava baharı ıkınıyor. Güneş var mı yok mu belli değil. Kararsız, o da. Baharın tek eşyası uçuşan ve hapşırık korosuna sebep olan polenler.

Zaten çok matah olmayan İstiklal Caddesi delik deşik edilmiş. Büyük iş makinaları gargargar çalışıyor. Sağdan soldan korkunç müzikler, çığırtkanların sesleri, hep bir yere yetişmek zorundaymış gibi koşturan şehir insanları. Unutma, sen de onlardan birisin çoğunlukla. Şehir, ayağa takılan pranga değil, ayağın hızla hareket etmesini sağlayan bir illüzyondur.

Maç var. Dünya yıkılsa, dünyanın camı çerçevesi inse, ekseninden kaysa maç olur. O hep vardır; bir gulyabani gibi orada kendi kendine yaşamaya devam eder. Dünya dün yıkıldı mı? Bugün maç olur. Çünkü o olmak zorundadır. Esas tutkal, yapıştırıcı, birlik ve beraberlik odur. Maç var, bunu atkılardan anlamak mümkün. Uzakta bir yerde kolektif sevinmenin sesini uğultu olarak duymak mümkün. Yanımızdan bağıra çağıra orada olmayan birilerine küfreden kimseleri görmek mümkün. Gene maç var o pazartesi.

Erol’un filmini izleyemediğim sinemada oynuyor Blue filmi. Birinci salonun en yakın salon olmasını bekliyor insan. Değilmiş. Bankodaki adam “Uluslararası basın kartım var” mahcup cümlesini duymazdan geliyor. Sonra anlıyorum sebebini. Filmi sadece biz izleyeceğiz. Bizim için çalışacak makinayı, bir kart imtiyazıyla izlemek istemiyorum zaten. İki tam bilet alıp birinci salona yöneliyoruz. En yakın olan değilmiş. Tatlı bir dayı mihmandarlık ediyor, en üst kata çıkıyoruz. “Millet bu filmleri anlamıyor, asıl sinema bu. Anca abidik gubidik şeyler izlesinler,” diyor tebessüm ederek. Birkaç onay sesi çıkarıyoruz. Böyle büyük cümlelerden kaçınacağımız yaşlar geliyor. Salondayız. Bizim için çalışacak makina, koca salonda. Aşağıdan bir yerden, çok yüksek sesli olduğu belli bir filmin uğultusu geliyor. Şehir dediğin uğultudur. Mutlak sessizliği daima esirger.

Başlıyor. Herkesin 90’ları kendine, demiş bir ünlü düşünürümüz. Başka bir 90’lar izliyoruz, kulağımızda kimi tevatürler, kimi efsaneleşmiş hikâyeler, kimi kimseler. Orada, insanlar anlatıyor artık burada olmayan iki kişiyi. 1970 yılında Samsun’da doğan, Ağustos 2001’de İstanbul’da intihar eden Yavuz Çetin ile 1949’da Karşıyaka’da doğan, Kasım 2004’te İstanbul’da ölen Kerim Çaplı’nın hayatı. İki dehanın, iki büyük krizin, iki müthiş müzisyenin hayatı: Şimdi delik deşik olan bu caddenin civarında dünyaya bağlanmış ve aynı caddenin civarında dünyadan soğumuş iki büyük hayat. Şimdi, film başlayınca artık pazartesi değil. O yemek o kadar soğuk değil. Neredeyse cuma şimdi. Sanki sinemadan çıkacağız da Mojo’ya gidip Blue Blues Band’i dinleyeceğiz elimizde sigaralarla –o zamanlar otobüslerde bile sigara içiliyordu, diyerek birbirimize. Herkesin 90’ları kendine: Bir zamanlar bu şehirde iki büyük ruh yaşamış.

İki sahne: İlki, Erkan Oğur’un kucağında gitarıyla Yavuz Çetin’i anlatırken, bir an, gitarının ardına saklanması. Meşrebimiz ağlamaya teşnedir; orada, o gitarın arkasında ağlayan bir Erkan Oğur var. İkincisi, Kerim Çaplı’nın ev arkadaşının yıllar sonra Çaplı kayıtlarını dinlediği an. O dehşetli inanmazlık, o büyük büyülenme. Meşrebimiz özleyip ağlamaya teşnedir.

Makina dairesinden sesleniyor adam. “Ara vereyim mi?” Hayır, diyoruz iki kişilik salonda perdeye uğultularla bakarken. Perdede yutkunmalar, sololar, dehalar, şeydalıklar, tuhaflıklar, üzgünlükler, kahkahalar, notalar var. Film bitiyor. Artık günlerden pazartesi değil. Filmi onlarca kişi beraber izledik. Belki yüzlerce.

Delik deşik olmuş caddeye, nargile dumanları eşliğinde çıkıyoruz. Dilimizde “Yaşamak istemem aranızda” terennümü var. Meğer Kerim Çaplı’nın “Kim kurtarır canımızı”sını biliyormuşum. Şimdi, bu şehrin cumasında bu soru Yüksel Caddesi’ndeki devasa inancadır. Kim kurtarır canımızı?


Mehmet Said Aydın Kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.