Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Yüksel Arslan'ın ardından: Dünya suretinin okur-yazarı

Cuma, 21 Nisan, 2017
Yüksel Arslan bugün hayatını kaybetti. Yüksel Arslan, yaşamı ve üretiminin son dilimlerinde Hölderlin, Pavese, Nietszche, Pessoa, Schopenhauer, Diyojen, Pascal, Yesenin, John Cage, Maupassant gibi pek çok figürü ve onların zihinsel emeğinin kendisinde yansıyan imge-metinlerini ortaya koydu. Arslan, çalışmalarında 'tek kişinin yazdığı' / 'kendini gerçekleştiren birey'in ortaya koyduğu potansiyel / öznel tarihin / hakikatin olduğu kadar, okuduğu ve gördüğü enternasyonal tarihin de önemini hep eşitleyen, bunun için mücadeleci biri oldu.

Daha dün, bir vesileyle insanlara ‘hatır’ın medya, hatta sanat medyası için dahi ne denli zor bir vazife olduğundan söz etmişken, bugün, (20 Nisan 2017, Perşembe) Paris’te yaşamı ve üretimini sürdüren kızıl ‘vakanüvis’, ‘Arture’leri ile sanat tarihine kendini yansıtan ressam Yüksel Arslan’ın (84) hayata veda ettiği haberini aldım.

Kendisiyle ilgili belli başlı arşivsel yayınları kütüphanemden indirerek, Batı medyasının ‘ölüm vakfeti’ (Obituary) dediği türden bir yazıya özenip, bunun için çalışmaya yeltendim.

Bu ‘saygı duruşu’ denemem için bugünden geriye (retrospektif) elime aldığım ilk kitap, İstanbul Eyüp Silahtarağa’da bir dönem faaliyet gösteren ‘Santralistanbul’da Garanti Bankası ana sponsorluğunda 13 Eylül 2009 – 21 Mart 2010 arası yer alan ‘Yüksel Arslan Retrospektifi’nin, Levent Yılmaz editörlüğündeki yayımı oldu.

Bu hacimli çalışmada, serginin de koordinatörü Esra Yıldız’ın hazırladığı biyografisinden faydalanır isek, Arslan için özetle şu cımbızlık ifadeler aktarılıyordu:

“24 Temmuz 1933’te İstanbul Eyüp Bahariye’de, göçmen bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Eyüp Ortaokulu’nda (1945-48) ve ardından İstanbul Erkek Lisesi’nde (1949-52) okudu. Ortaokulda, edebiyat öğretmeninin tavsiyesiyle okuduğu Gogol’ün ‘müfettiş’i, ve ardından, dünya klasikleri tüm sanatını temellendireceği ‘okuma’ eyleminin başlangıcını oluşturdu.

‘Babası’ Paul Klee’nin ‘Ben bir düşünce ressamıyım,’ sözü, onun en önemli çıkış noktalarından biri oldu. 1953-54 arası kaydolduğu İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nün düzenlediği Anadolu gezilerine katılması, bugünkü özgün tekniğini bulmasını, Anadolu uygarlıkları verilerini ve geleneksel sanatları kendi sanatına taşımasını sağladı.

İlk sergisini Adalet Cimcoz idaresindeki Maya Sanat Galerisi’nde açan ve – bu süreçte lise eğitimini alırken, yaz aylarında da manavlıkla geçinen – genç Yüksel Arslan için ilk eleştiri yazısını, Ferit Edgü kaleme aldı. Vatan Gazetesi’nde 21 Ocak 1955’te çıktı bu yazı.”

Arslan, kendi kaleminden tarihe geçtiği ve yine retrospektifine yansıtılan yaşamöyküsünde, ‘sürtme’ tekniğiyle kâğıt üzerine yapılmış yaklaşık 20 eserden oluşan ‘İlişki, davranış, sıkıntılara övgü’ isimli sergisi üzerine, o günleri şöyle aktarıyordu:

“Sergilenen bütün eserler satıldı, artık zenginim! Haşet kitabevinden sanat kitapları satın alabilirim öyleyse! Bu kitaplardan birinde (tarih öncesi sanatla ilgili) en sevdiğim meslektaşlarımın boya reçetelerini buluyorum: Topraklar (toprak boyalar), bal, yumurta akı, kemik iliği, sidik, kan…Kâğıt üzerine denemem doyurucu sonuçlar veriyor. Böylece, 1955’ten beri yetkinleştirerek kullanacağım ‘yeni bir teknik’ buluyorum.”

Yüksel Arslan, bu tekniği (Dost Kitabevi ve Galeri Nev işbirliğinde, Ali Artun editörlüğünde 1996’da çıkan) ‘Defterler: 1965-1994’ isimli yayınındaki alıntılar üzerinden ise şöyle detaylandırıyor:

“…ürettiğim şeyler tam anlamıyla resim değildiler. Çalışmalarımı adlandırmak için başka bir sözcük bulmalıydım. Yıllar sonra, 1962’de, ART sözcüğünden yola çıkarak ve URE ekini kullanarak, çalışmalarımın y7genel adı olan ARTURE sözcüğünü buldum. ARTURE’un gerçek anlamda resim olmadığı kolayca fark edilebilir. Bu, resim ile yazı, resim ile şiir arasında bir sanat. Sanatçının başlangıçta hem bir düşünür, hem de bir şair-desinatör olarak çalışması gerektiğini söylemekte.”

Yine retrospektifinin kitabına yaslanırsak, 1959’da kaleme aldığı metinde ise, Mazhar Şevket İpşiroğlu sanatçının Türk – Alman Kültür Merkezi galerisinde yer alan sergisi üzerinden, şu okumaları yapıyor:

“…Yüksel’in görüleri karmaşık bir bilinçaltı dünyasını yansıtıyor. Görülmedik yaratıklar ortaya çıkmış. Organları eksik. Kemikleri ve kasları et bağlamamış. Bunlar, dökülmekte olan insan kalıntıları mı, yoksa sanatçının düşüncesinde üreyen yeni bir insan türünün ilk örnekleri mi, anlaşılmıyor. Hareketleri hızlı, kurulmuş otomatlar gibi. Öteden beri teknik, büyü ve alkemi (kimya) deneyleriyle yaratılmaya çalışılan varlıkları düşündürüyorlar bize. Homonculus düşüncesinin Yüksel’e yabancı olmadığı anlaşılıyor. Yaratıklarını Yüksel, boş bırakılmış geniş bir düzeye çiziyor. Bulundukları yeri belirten hiç bir ögeye rastlamıyoruz. Çevrelerinden kopmuş, boşlukta kalmış varlıklar.”

Bugün aramızda olmayan sevgili eşi Lidy’le de Fransa’da tanışıp yakınlaşan Arslan’ın dostu, kendisiyle bir dönem ‘Phallisme’ ekolü için de uğraş vermiş edebiyatçı ve eleştirmen Ferit Edgü ise, 1982’de Ada Yayınları’nca basılan ‘Arslan’ isimli resim-kitaptaki ‘manzum-kritik’ dizisinin dokuzuncu bölümünde, şu demli analizi yapıyor:

Şöyle dersem belki daha doğru olur:
Yüksel resim yapmıyor,
resmediyor.
Ama resmettiği yalnız düşünce değil.
Adına “yaşam” dediğimiz
İç ya da dış dünyanın karmaşasını, çelişkilerini
resmediyor.

Bu nedenle de,
resim sanatının özgürlüğünden, bağımsızlığından
özerkliğinden söz edenlere
şaşkın gözlerle bakıyor.

Nasıl ki Sartre, “öncü” sözcüğünün sanat
alanında kullanılamayacağını, bunun askerî
bir deyim olduğunu ileri sürdüyse,
Yüksel için de özgürlük /özerklik/ bağımsızlık kavramları
toplumsal/siyasal kavramlardır.
Sanatı, sanatçıyı ancak bu açıdan ilgilendirir.

Keza, eleştirmen ve küratör Dr.Necmi Sönmez ise, Santralistanbul Retrospektifi vesilesiyle kaleme aldığı metinde, Arslan’ın şu yönüne işaret ediyor:

“Arslan, Demokrat Parti’nin aydınlar üzerinde yarattığı baskıcı bir kültürel ortamda ‘fallik imgelerini’ ortaya çıkardığında, cinselliğin arka odalarında, çıkmaz sokaklarında ilerlerken ‘bulduklarını’ yerleşik düzene başkaldıran bir şekilde desenlerine ekliyordu. Bu çalışmaları dikkatli olarak incelediğinizde, Arslan’ın bilinçaltındaki ‘fallik travma’sının onun ‘itici’ gücü olduğunu fark ediyoruz. Daha sonra kaleme aldığı çocukluk, delikanlılık sürecindeki cinsel tecrübelerinde çekinmeden dile getirdiği ‘fallik travmalar’, Yüksel Arslan’ın kendisini tanımlarken adeta bir ‘arkeolojik kazı alanı’ olarak kullandığı çıkış noktasıdır. Din, aile, gelenek baskılarının ataerkil Türkiye toplumunda ‘tabulaştırdığı’ bu alanda Arslan’ın içgüdüsel olarak korkusuzca ilerlemesi, Türkiye sanat tarihinde eşi benzeri olmayan bir eğilim olarak, genç sanatçının ‘tekil duruşunun’ temelidir. O dönemde okuduğu Yunan, Latin klasiklerinden, Fransız sürrealistlerinden beslenerek bu alanda deneylere girmesini öncesi ve sonrası olmayan bir ‘fenomen’ olarak ele almak gerekir.”

Gerçekten de, bu baskıcı iklim Türkiye’yi terk etmiyor ve 1966-69 döneminde ülkeye Paris’ten tekrar dönen sanatçının Ankara’da açtığı sergisinden 10 ‘Arture’, dönemin Cumhuriyet Savcısı tarafından toplatılıyor. Savcı sanatçıyı ‘pornografik’ olmakla suçlayarak hakkında dava açıyor. Arslan, dört celse sonunda kendi ifadesiyle ‘zavallı’ Arture’lerine yeniden kavuşabiliyor.

Belli ‘ansiklopedik’ birim – temalar halinde çalışan, günümüzün İnternet kültürünün hiç de yadırgamayacağı bir ‘veri işçiliği’ ile davranan, ancak bunu olabilecek en organik çalışma biçimiyle yapmayı yeğleyen ve bu yüzden de biricikliğini güvence altına alan biri: Arslan. Dünya görüşü ve dönemin Fransa’sındaki Mayıs 68 baharından ‘şifa’ buluyor ve belki de kariyerinin en ses getiren çalışmaları olan Karl Marx imzalı ‘1844 El Yazmaları’ ilhamlı ‘Yabancılaşmalar’ (1969) ile ‘Kapital’i o koşullarda ‘Arture’leştiriyor.

Bundan 15 yıl önce, Radikal gazetesi için Yüksel Arslan’la İstanbul Nişantaşı’ndaki Dirimart’ta, o günün takvimiyle 25 yıl aradan sonra sergilediği 13 Kapital ‘Arture’ çalışması vesilesiyle, telefon üzerinden Paris bağlantısı ile yaptığımız söyleşiye bakıyorum.

1961 yılının 1 Eylül günü, kolunun altında 15 resmi, ayrılamadığı birkaç kitabıyla Marsilya gemisine atlayarak yurduna veda eden bir ressam. O ressam ki, 4 Temmuz 1969 tarihinde Kutsal Aile’yi okuduğu esnada aklına düşürdüğü tablo dizisi ‘Le Capital’ de, bugün pek çok çevre için bambaşka değerde bir çaba olarak hatırlanıyor. Üstelik, kendisini davet eden, Andre Breton.

Arslan, Kızı Seli’nin de doğumuna rastlayan 1975-79 tarihli bu kitap / sergide (Librarie Maloine, 1975) ‘Kapitalist üretim süreci’nden ‘özel mülkiyet’e, ‘meta’dan ‘çalışma gücünün alım satımı’na, ‘artı-değer’den ‘fazladan çalışma’ya, ‘kölelik’ten ‘makinenin aksesuvarı işçi’ye ve ‘grev’e kadar, Marksist literatürden aşina olduğumuz pek çok konuya değiniyor.

Çok sevdiği kütüphane-atölyesinde bulunan telefonu başında, kendisinin ‘dönüp dönüp okumuyorum’ dediği ‘Das Kapital’ üzerine kurulu ‘Arture’ dizisini, ‘Berlin Duvarı’ ile ‘Sovyetler’in çöküşü ve ’11 Eylül’den sonra nasıl okuyup, nasıl yorumladığını sorunca, o gün bana şu yanıtı veriyor:

“Kapital kitabı bugün şımarık durumda. Tabii Karl Marx’ın bu kitabı ölümsüz. Her zaman geçerli. Benim için böyle bir diziye yeniden başlamanın ise herhangi bir nedeni yok. Çünkü bu eski bir çalışma. 1969-1975 arası. İnsan her zaman yanılabilir. Yani bazı yaptığım yanlışlıklar oldu. Mesela, makinelere saldırıyorlar. Benim yaptığım makineler çok modern makinelerdi. Aslında 17’nci yüzyılda İngiltere’de dokuma fabrikalarına işçiler saldırıp kırıyorlar. Yani bazı ufak tefek yanlışlar oldu, ama önemsiz…”

O günkü görüşmemizde kendisine, “Kapitalizme mi, Marksizm’e mi, yoksa sanatın ta kendisine mi daha çok yabancılaştınız?” deyince, şu arşivlik yanıtı veriyor:

“Daha evvel ürettiğim ‘Alienation’ (Yabancılaşma) dizisi, çok önemli bence. Çünkü Karl Marx da henüz gençken, daha Hegel, Feuerbach etkisindeyken, felsefe etkisindeyken 1844’te yazdığı eserinde, bundan çok f7bahseder. Sonra Kapital’e başlayınca bu kavramdan oldukça faydalandım. Bir İngiliz patron vardır orada. ‘Benim 150 ‘hand’im (el) var der. Yani bu, benim çalışmamı kolaylaştırdı. Kapitalistin kafası para, işçinin kafası el gibidir ‘Arture’lerde. Köle sahibi ise, kölesini bir ‘öküz’ gibi görür. Köleler de öküz başlıdır. İşte Kapital’deki bu şiirsel metinlerin bana büyük yardımı oldu.”

Dünya suretinin yılmaz okur-yazarı Arslan, bugüne uzanan ‘İnsan’ dizisi ardından günümüze gelen ‘Yeni Etkiler’ serisi üretimi için ise, şu açıklamayı yapıyor daha sonra:

“Şimdi bu ‘insan’ dizisinde genel olarak insanlarla uğraşmıştım. Bu da bitti gibime geliyor. Şimdi ‘tek tek’ insanlarla uğraşıyorum. Mesela bir filozof, bir ozan, bir sanatçı.. Tabii bu da hep umutsuzluğa götürüyor, çünkü seçtiğim, sevdiğim düşünürler, şair ya da filozoflar ya deliriyorlar, ya da intihar ediyorlar. Yani bu da garip bir çalışma oldu.”

Yüksel Arslan, yaşamı ve üretiminin son dilimlerinde Hölderlin, Pavese, Nietszche, Pessoa, Schopenhauer, Diyojen, Pascal, Yesenin, John Cage, Maupassant gibi pek çok figürü ve onların zihinsel emeğinin kendisinde yansıyan imge-metinlerini ortaya koydu. Arslan, çalışmalarında ‘tek kişinin yazdığı’ / ‘kendini gerçekleştiren birey’in ortaya koyduğu potansiyel / öznel tarihin / hakikatin olduğu kadar, okuduğu ve gördüğü enternasyonal tarihin de önemini hep eşitleyen, bunun için mücadeleci biri oldu.

Öyle ki, zaman içinde garip biçimde neredeyse radyo, gazete ve TV ardından tüm bu ‘ihtiyaçları’ bir araya getiren İnternet kültürü de, twitter, Wikipedia, İnstagram ve facebook gibi, hepimizi ‘farklılaştırırken’ tektipleştiren elektronik ‘uzuv’larıyla belirdi. Ancak bu durumun yarattığı totaliter ‘Büyük Birader’ duygusu da,Yüksel Arslan’ın ansiklopedik, arşivci ve jurnale / gazeteye selam verir bu biricik, organik tavrını, onun sahiciliğini onayladı.

Bir de şuradan bakın: 2017 Türkiye’sinde, Millî Eğitim Bakanlığı kararıyla önümüzdeki yıldan itibaren ‘güzel yazı’ dersleri kaldırılmaya başlanacak. Bu dersler halen İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde bir ‘artı değer’ olarak değerlendiriliyor ve pek çok ülkede ilkokul birinci sınıftan başlatılıyor. Bunun yerine ‘dik temel harfler’ ile eğitim yapılacak.

Bu bile, el yazısıyla, göz yazısıyla, alın yazısıyla sanat tarihine adını yazdıracak yeni bir Yüksel Arslan’ın artık gel(e)meyebileceğini düşünmemiz için, yeterli bir vahim kanıt sayılmaz mı ? A, bu arada Türkiye’deki sanat ve sanat tarihi eğitim yaşı konusuna ise, isterseniz hiç girmeyelim. İyisi mi biz, Arslan’ın anısı karşısında, insanlık dersinden bütünlemeye kaldığımız oranda, geride bıraktığı tüm Arture’leri arasında, ama gelecek zaman kipiyle şöyle güzelce bir baş başa kalalım.

Çünkü bize günümüzü gösterecek Yüksel Arslan. Hep yaptığı gibi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI