‘Beden ve Ruh’un birleştiği an!

Cuma, 21 Nisan, 2017
Berlin’den Altın Ayı ile dönen “Beden ve Ruh”; biri ruhen diğeri bedenen ‘engelli’ iki insanın sıra dışı ilişkisini anlatıyor. İstanbul Film Festivali’ne de konuk olan film bugünden itibaren sinemalarda da yerini alıyor.

İlk filmi “Az én XX. Századom” ile 1989’da Cannes’da, ikinci filmi “Büvös vadász” ile 1994’te Vedenik’de yer alan; 1999 tarihli “Simon mágus”tan sonra bir kısa film, bir belgesel ve bir televizyon dizisi dışında kamera arkasına geçmeyen Macar kadın yönetmen Ildikó Enyedi’den etkili bir geri dönüş. 17 yıl sonra yeniden uzun metraj çeken Enyedi’nin “Beden ve Ruh” filmi geçen şubat ayında Berlin’de Altın Ayı ile ödüllendirildi. İstanbul Film Festivali’ne de konuk olan film bugünden itibaren sinemalarda da yerini alıyor.

“Beden ve Ruh”un dikkat çekici üç özelliği var. İlk ikisi karakterleri, üçüncüsü de karakterleri bir araya getiren mekan. Önce mekandan bahsetmek lazım. Filmin ana mekanı bir mezbaha. Gün boyu özenle büyütülmüş büyükbaş hayvanların kesilip et haline getirildiği, insanların böyle bir ortam içerisinde çalıştığı bir yerdeyiz ve filmin ‘beden’ ile ilişkisinin arka planında mezbaha olduğu fikri sürekli kendisini hissettiriyor. Endre bu şirketin finans müdürü. Nasıl olduğunu öğrenemiyoruz ama bir kolu engelli. Bu engelini biraz yetenekleri ama daha çok da pozisyonunun ona sağladığı olanaklar sayesinde aşıyor. İş görüşmesine gelen Sanyi isimli bir adamla olan arızalı ilişkisi bunun kanıtı olarak duruyor. Sanyi’nin neredeyse kusursuz bedeni iş için fazlasıyla uygun olmasına rağmen onu işe almak istemiyor. İşe başladıktan sonra da sürekli onu gözlüyor ve aslında kendi eksiğinin acısını ondan çıkarmaya/ ona yüklemeye çalışıyor. İlerleyen bölümlerde Endre’nin yalnız bir adam olduğunu da fark ediyoruz.

HASTALIKLI DERECEDE ASOSYAL

Maria ise şirkette kalite kontrol müdürü olarak başlıyor. Hastalıklı derecede asosyal birisi olduğu için güzel olmasına rağmen herkesin alay konusu oluyor önce. Bir yanıyla kuralcı, öte yanıyla da insanlardan uzak durmaya meyilli Maria ile ilgili muhabbetlere Endre’de katılıyor ilk başlarda. Fakat bir süre sonra tesadüf eseri ikisi de aynı rüyayı gördüklerini fark ediyorlar. Üstelik bir dizi gibi her gece devamı gelecek şekilde benzer rüyanın içine düşüyorlar. Bu rüyalarla ilgili konuşmalar ikiliyi yakınlaştırıyor.

“Beden ve Ruh”, birisi bedeni, diğeri ruhu yaralı iki insanın ortak bir rüya etrafında bir araya gelişinin ‘tuhaf’ öyküsü aynı zamanda. Bu yaralı olma hali hala çocukken gittiği psikologdan vazgeçmeyen Maria’nın iletişim kurabilmek için çareler aramasına neden oluyor. Kendince rasyonalize ettiği şeyleri günlük hayata uygularken komik anlar da ortaya çıkmıyor değil ama onu en çok anlayan Endre oluyor nihayetinde. Endre’nin makam, mevki gücü; diğerleri gibi olma hevesi bir noktada kırılıyor ve Maria’yı daha yakından tanımak istiyor. Hayvan bedenleri bir üretim bandından akıp giderken, hissizleşmiş bir dünyada hırpalanmış iki kişi birbirlerine tutunarak ruhlarına can suyu veriyorlar.

OYUNCULAR FİLMİ SÜRÜKLÜYOR

Filmin senaryosunun da kaleme alan Ildikó Enyedi, mekan ve çevre ile karakterleri arasındaki ilişkinin dengesini tutturmayı başarırken, asıl yükü oyuncular sırtlıyor. Endre’yi canlandıran Morcsányi Géza bedenindeki engelin ruhunda yarattığı tahribatı hem perdelemeyi hem de ustaca gözler önüne sermeyi başarıyor. Alexandra Borbély, nedenini öğrenemediğimiz halde Maria’nın ruhundaki yaraları taşımayı başarırken, zaman zaman bilimkurgu filmlerindeki android karakterleri andıran halleriyle övgüye değer bir bedensel performans sunuyor.

BEDEN VE RUH

ORİJİNAL ADI: Teströl és lélekröl
YÖNETMEN: Ildikó Enyedi
OYUNCULAR: Morcsányi Géza, Alexandra Borbély, Zoltán Schneider, Ervin Nagy
YAPIM: 2017 Macaristan
SÜRE: 116 dk.

GÜZEL VE KEDERLİ 90’LAR!

Gençliğinde 90’lı yılların büyük kısmını Ankara’da geçirmiş birisi olarak İstanbul’un müzik ve gece hayatının belki de en hareketli dönemlerini kaçırmış olma ihtimalim yüksek. İşte bu hafta vizyona giren bir belgesel bu döneme hem sosyolojik hem de hüzünlü bir bakış atıyor.

Sertan Ünver’in yönetmenliğini yaptığı “Blue”, 90’lı yılların efsane rock grubu Blue Bules Band’ın iki dahi müzisyeni Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın hikayesini taşıyor beyaz perdeye. Belgesel bir yandan Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın çocukluklarından başlayarak müzikle kurdukları ilişki, özel hayatları, değişen müzik piyasasında tutunma çabalarını anlatırken öte yandan da dönemin tanıklarına başvuruyor. Batu Mutlugil, Ercan Saatçi, Gür Akad, Tanju Eksek, Zafer Şanlı, Gültekin Kaçar, Erkan Oğur, Nejat İşler, Deniz Arcak, Aylin Aslın bu isimlerden bazıları.

“Blue”nun Türkiye’deki belgesel standartlarını aşan ve tıkanın yanları var. Öncelikle Türkiye’de geçmişe dair görsel kayıt bulmanın zorluklarını not düşelim. Ancak filmin yapım ekibi bu zorluğu büyük oranda aşmış görünüyor. Böylece konuşan kellelerden ziyade fonda akıp giden dönem görüntüleriyle bütünlüklü bir hikaye anlatılıyor. Film, temel olarak bu iki usta müzisyenin hayatlarına odaklandığı için dönemin ‘altkültürü’nün hayatına fazla odaklanamıyor ama ıskalamıyor da.

Sıkıntılı olan, Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nın hikayelerinin kendi başlarına anlatılmayı hak edecek kadar dolu olması ve filmin ister istemez bazı boşluklar bırakması. Aile ve çevreleriyle kurdukları ilişkileri eksik de olsa görebildiğimiz bu iki ismin iç dünyalarını ve asıl önemlisi dönemin müzik piyasası ve insan ilişkilerinin onların yaşam tarzı, kendileriyle kurdukları ilişkide oluşturduğu boşluklar hala tamamlanmayı bekliyor belki de.

BLUE

YÖNETMEN: Sertan Ünver
YAPIM: 2017 Türkiye
SÜRE: 90 dk.

YAZARIN DİĞER YAZILARI