Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Fârâbî’den “aldatan ve aldanan”lara dair dersler

Cuma, 7 Nisan, 2017
Bin yıl önceden bir cümle: Onlar yalan, aldatma, şaşırtma ve kandırmayı kullanmakta bir beis görmezler. Çünkü onlara göre dinlerine karşı çıkan şu iki tür insandan biridir: O ya düşmandır, dolayısıyla cihad ve savaşta olduğu gibi, yalan ve aldatmanın kullanılması caizdir…

“Siyasi hayatım boyunca ne aldanan oldum ne aldatan oldum.” Böyle dedi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Aldanma? Aldatma?

Derdim bu nutkun analizi değil, daha önce kendisinin aldandığını, tüm milletin aldatıldığını söylediğini hatırlatmak da değil; “aldatma”nın siyasetteki, Türkiye siyasetindeki yerine dair bir anlama çabası.

Her şeyin “büyük aldatı” etrafında şekillendiği günlerdeyiz. Büyük aldatı, büyük aldatıcı, büyük ihanet. 15 Temmuz 2016, tankların sokaklara uçakların semalara çıkıp ateş kustuğu meşum gece, darbecilerin durdurulmasından sonra “büyük aldatıcı”nın foyasının kesinleştiği tarih oldu. Gülen ve cemaati, sayısız alkış ve kargış arasında 12 Eylül öncesinden 15 Temmuz’a kadar hep tartışıldı; o lanetli gün isimle ilgili resmi durumun kesinleştiği ilan olundu: Yalan, aldatma, şaşırtma ve kandırma ile var doğmuş, büyümüş müthiş bir tehlikeli yapı. Bir terör örgütü. FETÖ. Büyük aldatıcı, temiz inanışlı Müslümanları, Müslümanların meşru politik arzu ve hedeflerine ulaşması için canla başla çalışan siyasetçileri, devleti, toplumu, herkesi aldatmıştı. Haindi. Düşmandı. İşte nihayet kan da dökmüştü.

ESKİDEN ‘ZENCİ’YDİ ŞİMDİ BEMBEYAZ

Gülen cemaatini 1980 ve 90’larda sistem için tehdit olarak algılayanlar, aynı şeyleri çok söylemişti: Bunlar, yalan, aldatma, şaşırtma ve kandırma (bir zamanlar takiye lafı vardı) ile sistemi dönüştürmek (rejimi yıkmak, İslamileştirmek, şeriat devleti kurmak vs) istiyorlar. Benzer tartışmaların bir başka ekseninden, Milli Görüş’ten koparak 2000’lerin başında oluşan, 2002’de iktidara gelen AK Parti, cemaate yönelik ithamları, İslam’a karşı genel dışlama-yabancılaştırma-sistemden uzak tutma tavrının bir tezahürü saydı. İftira, din (İslam) düşmanlığı (sonradan İslamofobi lafı icat oldu), ayrımcılıktı yapılan. Cemaat de “Türkiye’nin zencileri” muamelesi gören saygın Müslüman topluluklardan biriydi. “Beyaz”lığı ancak 15 Temmuz gecesi resmileşti. İktidar yanlısı yayınlarda Hıristiyan ve Yahudi olduğu lafları neredeyse her gün yer alıyor. O kadar beyaz yani.

“Alnı hiç secdeye gelmemiş” diye eleştirilen “beyaz”ların o zamana kadar söyledikleri haklı mı çıkmıştı? Bir iki hafta, “artık her kesimden insanların kamuya alınacağı” türü mahcup beyanlar eşliğinde bu kabul edilir gibi oldu, “alnı secde görmüş” denilerek kadro alınmasının yanlış olduğu itiraf edildi, sonra makam değişti.

(http://www.haberturk.com/gundem/haber/1271005-numan-kurtulmus-siyasette-dusmanlik-dili-bitecek)

Cemaat iktidara da yalan söylemiş, onu aldatmış, bin bir hile ile şaşırtmış ve temiz kanaatlerini yanlış yola sokmuş, kandırmıştı.

Yalan. Aldatma. Şaşırtma. Kandırma. Ne olabilir bu? Referansları din (bu dört kavramı yalan başlığı içine sıkıştırarak söylersek) yalanı yasaklamış, aldananlardan ve aldatanlardan olmayı yasaklamış bir din olunca bu nasıl mümkün olabilir? Bu kadar büyük bir aldatma nasıl “gizli” kalabilmiştir?
Şu boş “gerçek İslam” tartışmasına girmeden, söz konusu yöntemlerin yaygınlığını ve meşruiyetini sağlayan şeyin ne olabileceğini sorarsak, tartışılabilecek sayısız kaynak arasında en çarpıcı biçimde formüle edilmiş bir cevabı öne çıkarabiliriz.

BİN YIL ÖNCEDEN BİR KESKİN GÖZLEM

Farabi konuşuyor, 1000 kadar yıl evvelden:

“Onlar arasında bir başka grup daha vardır ki, onlar kendi dinlerini şüphe kabul etmez bir biçimde doğru kabul ettiklerinden ötürü ne yolla olursa olsun başkalarının yanında onu muzaffer kılmak, güzel göstermek, onunla ilgili şüpheleri ortadan kaldırmak ve hasımlarını ondan uzaklaştırmak gerektiği düşüncesindedirler. Onlar bununla ilgili olarak yalan, aldatma, (mugalâta) şaşırtma ve kandırmayı kullanmakta bir beis görmezler. Çünkü onlara göre dinlerine karşı çıkan şu iki tür insandan biridir: O ya düşmandır, dolayısıyla onu uzaklaştırmak ve yenmek için, cihad ve savaşta olduğu gibi, yalan ve aldatmanın kullanılması caizdir; veya o bir düşman değildir, akıl ve temyiz yetisinin zayıflığından dolayı ruhunun dinden alacağı nasipten haberi olmayan biridir. Bu durumda da kadın ve çocuklara yapıldığı gibi, onun yalan ve aldatma ile nasibini almaya doğru götürülmesi caizdir.” (Fârâbî, İlimlerin Sayımı – İhsâu’l Ulûm, çeviri Prof. Dr. Ahmet Arslan, Divan Kitap, 2015)

Çevirmeni, akademyanın en çalışkan isimlerinden Prof. Dr. Ahmet Arslan, bu satırları “inanılmaz” buluyor. Gerçekten de müthiş.

Fârâbî’nin “onlar” dediği, kelamcılar. Prof. Arslan, filozofun kelamcılardan hoşlanmadığını söylüyor. İlgilendiğimiz şey ne filozofun kimi sevip sevmediği, ne kelamcılara sevgisizliğinin sebep ve sonuçları ne de felsefe-kelam ilişkisinin tarihi ya da epistemolojik yönleri; haddimiz de değil zaten. İlgilendiğimiz şey, 1000 yıl önceden kalma bir keskin gözlemin içinde dile getirilmiş bir yöntemin bugün siyasal bir teknikler kümesiyle ve ideolojik bir çerçeveyle uyumu.

BİR SİYASAL TEKNİK VE HÜKMETME YÖNTEMİ

Filozofun atfı açık: Fıkıh açısından cihat ve savaş hali, yalanın meşruiyetine açılan iki kapıdan biri ve büyüğü. Bir grup, ilişkide olduğu ya da içinde yer aldığı toplumla ilişkilerini ve dolayısıyla kendi siyasal usullerini belirlerken yalana başvuracaksa, referansı İslam olduğunda ya düşmanlık ya cehalet (kadın ve çocuğun “doğal” hali) kapılarından girmek zorunda. Düşman (savaş ve cihat) varken yalan meşru ise yalana başvuranın düşman icat etmesi de kaçınılmazlaşır.

Hemen belirtelim, söz konusu olan İslam’ın bir emri değildir: Fârâbî zaten bu usule başvuran kelamcıları açıkça yeriyor. Üstelik din-İslam-içi tartışmaları düşünerek değil, daha çok dinler arasındaki ilişkileri düşünerek yazıyor; “kendi dini” derken, en azından iki dinin konuşmacılarının karşı karşıya geldiği bir sahnede olan bitenleri düşünerek yazıyor.

‘DÜŞMAN’LIĞA DAYALI SİYASET

Carl Schmitt, düşman ilanını temel politik faaliyet sayar: Gerçek iktidar, kuralı koyan değil istisnayı belirleyen olduğu gibi, gerçek siyaset düşmanı ve dostu tayin etmek, kim olduğuna karar vermektir. Düşmanlık kararı verildiğinde, savaş ve savaşta meşru sayılan yöntemler zaten gelecektir.
Schmittçi paradigma, hem iç hem dış siyasal ilişkileri savaşla bağlantılı çatışma ekseninde konumlandırmayı gerektirir; neoliberal politikaların küreyi kavurduğu bu dönemlerde hazretin bu kadar öne çıkması boşuna değil. Analitik dehası siyasal alanda olan biteni anlama konusunda yardımcı oluyorsa da bu dehanın keşiflerine dayalı sentezleri, önerileri savaşçı bir gelecekten başkasına izin vermiyor.

Bugünkü ilginin sırrı da burada galiba: Neoliberal otoriteryen toplum tasarımı, bir savaş tasarımıdır çünkü. Daha, “liberal Clinton” döneminde ilan edilen (iç politikayla dış politika aynıdır) bu ilke, Bush doktrini olarak (ya bizden yanasın ya düşmandan) açık ifadesini bulmuştu. “Liberal” Obama’dan beklenen düzeltme hareketleri Suriye’yi tarumar etmekten ve Filistin’in acısını buzdolabında uzatmaktan başka bir işe yaramadığı gibi “ya bizdensin ya onlardan” ilkesi eksenindeki kutuplaşmalar ulaştığı her yeri felakete sürükledi.

BİR MUSİBET BİN NASİHAT

Marjinal, bin yıl önceden teşhir edilmiş bir usul ve Batılı neo-liberalizmin en vahim dönemlerinde işe koşulmuş yöntemler buluşunca Türkiye’nin payına düşen, arada silahların da görünüp kaybolduğu bir iç gerilimden, bir savaş atmosferinden başkası olabilir miydi? “Büyük aldatıcı”nın tepe tepe kullandığı usuller, düşman saptama ve düşmanlık siyaseti yürütme, “biz”den olan ve “biz”den olmayan ayrımına dayalı usuller, filanca ya da falanca cemaat kötü, kandırıkçı insanlardan oluştuğu için değil, usullerin kendilerinden kaynaklanan nedenler yüzünden tehlikelidir. Fârâbî’nin gözü, sorunu 15 Temmuz 2016’dan bin yıl önce kayıtlara geçecek kadar keskinmiş. Cübbeli Ahmetlerin onu kafir ve kafirliğe götüren bir isim diye yaftalaması sadece itikadi bir mesele değil, fazlasıyla siyasi bir mesele, o halde.

O halde, mesele Cumhurbaşkanı’nın birilerini aldatması değil, birilerinin cumhurbaşkanını aldatması da değil; mesele çünkü bir kişinin ahlaki nitelikleri hiç değil, aldatmayı mümkün ve meşru kılan temel referansların, prensiplerin ve usullerin kabul veya reddinde. Fârâbî’ninki nasihattı, 15 Temmuz musibet…

YAZARIN DİĞER YAZILARI