Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Bir hoş geldin yazısı: Kararnameler nasıl eleştirilir?

Cuma, 17 Mart, 2017
Akademiden sadece hocalar mı atıldı? Hayır. Akademi için tutkuyla mücadeleye girişen genç adam ve kadınların arzu ve hevesleri de atıldı. Murat Sevinç'in dün Duvar'da çıkan öyküsündeki genç adamın.

Bir hoş geldin yazısı: Kararnameler nasıl eleştirilir?

Anayasa değişikliği, OHAL, KHK rejimi nasıl eleştirilir? Türlü türlü olabilir. Her kesimden, her cenahtan iyi kötü birçok eleştiri çıktı. Ama en iyi, en zarif, en güzel eleştiri Duvar’a kısmet oldu. Murat Sevinç’in kaleminden, onu niyeti sadece bir öykü anlatmak olsa da.

Yüzlerce insan akademiden, binlerce insan kamudan atılmışken adının bu şekilde öne çıkmasından hiç hoşlanmayacağını iyi bilerek, affına sığınarak yazıyorum: Duvar’daki ilk yazısında Murat Sevinç, genç bir adam olarak İngiltere’ye adım attığı günlerde olup bitenleri aktardı. Zorlu anayasa hukuku meselelerinde, güncel siyasal konularda görüş ve düşüncelerini uzun süredir kamuoyuna anlatan Murat hoca, kişisel görünen, “saçma sapan” dediği bir öyküyü, edebiyatçı kumaşıyla örebildiğini de ortaya koydu tatlı tatlı. Fakat mesele sadece güzel bir öykü, damakta kalan nefis tat değil; bir Duvar çalışanı olarak aldığım haz da değil.

KARARNAMELERİN KATILIĞINA KARŞI ÖYKÜLERİN İNCELİĞİ

20’li yaşların başında idealist bir genç adam, çalışmak istediği kürsüye girebilmek için bir eksiğini, devletin bir türlü öğretmeyi başaramadığı dil eksiğini tamamlamak derdindedir. Cebinde az bir parayla İngiltere yolunu tutar ve olaylar gelişir. Bu öykülerin devamını yazması dileği ve hayaliyle ve izniyle meramıma geleyim: Eksiğini tamamlamış olarak ülkesine döner, kürsüsünde çalışmaya koyulur. Yıllar geçer, bir gün bir kararname ile o kürsüden, üniversiteden ve hatta görünüşe göre mesleğinden atılmıştır. Tek başına da değil elbette, yüzlerce kişiyle beraber.

İngiltere’de genç adamı kucaklayan Keçörenliden, dil bilmeden seni kürsüye almam diyen kurala sadık hocaya, eksiğini tamam edip ülkesine dönen genç adamdan, böylesine tutkuyla girip çalışkanlıkla (daha yakında iki kitabı çıktı) sürdürdüğü akademisinden koparılan hocaya uzanan öykü, kararnamelerin ruhunu deşifre ve tahrip gücüne sahip.

Hocanın 28 Şubat sürecinde (elbette birçok adı duyulmuş duyulmamış meslektaşıyla beraber) bildiği ve inandığı hukuk üzere nasıl tavır aldığını anlatmak gereksiz, baş örtüsü meselesinde özgürlükçü tutumunu hatırlatmak lüzumlu değil, 367 tartışmasında kimi dostu da olan meslektaşlarına nasıl itiraz ettiğini yineleyip hayıflanmak da… Son kararnamenin çıktığı gece bunları hatırlatan “iktidar yanlısı” kişiler de oldu zaten. Vefa güzel şey, keşke devamı gelebilseydi. Üstelik bunları bir kişi ismi etrafında hatırlatınca, öyle davranan ama kararname mağduru olan ya da olmayan sayısız başka akademisyen unutulmuş gibi görünebilir. Yine, böyle davranmayanların kararnamezede olması gerektiği gibi bir ima çıkabilir. Derdimiz ne kıyas, ne yargılama, ne değer yükleme.

VİCDANİ VE ESTETİK TAHRİBAT

Öykünün, (Vivet Kanetti’nin deyişiyle) güldüren ve ağlatan burçtaki öykünün içinde yatan temel şey, akademisyenin genç bir adam olarak portresi. Çehov’un o müthiş Bozkır öyküsündeki insan-doğa-çocuk arasındaki bağın bir tekrarı insan-şehir-genç adam arasında kuruluyor. Kararnamelerin bu günlerde akademiden atmakta olduğu asıl şey, bu türden genç adam ve kadınların disiplinli bilgi üretim arzu ve iradelerinin kendisidir. Mesleklerine, alanlarına bağlı, adanmış kişilerin politik görüşlerini, olaylara ilişkin analizlerini, ilişkide oldukları ya da olmadıkları kişi ya da gruplarla bağlarını bahane edip ihraç ederseniz, sadece hukuki ve siyasi tartışma yaratacak bir iş yapmış olmazsınız, aynı zamanda ahlaki, vicdani ve estetik bir tahribata da imza atarsınız.

Tekrar edelim o halde: Yüzlerce kişi atıldı ve işte bu öykü onlardan birinin kişisel görünen öyküsü, atılan yüzlerce kadın ve adamın az ya da çok paylaştığı bir arzuyu, bir tutkuyu, bilgi üretimi için gerekli temel bir duygu ve düşünce durumunu kararnamelerin yüzüne vuruyor. Akademi, kendisini akademi olmaktan atıyor.

Renksiz, tutkusuz bir akademi, resmi gazeteye dönmüş bir medya, sadece devlet zoruyla ayakta tutulmaya çalışılan bir olağan dışı hukuk rejimi, kutuplaşmaların, derin fay hatlarının hareket halinde olduğu bir toplum, merkezi iradeye pürüz çıkaran her şeyin temizlendiği bir siyasal hijyen histerisi: Yapılan budur ve bugün zafermiş gibi yürütülen şey, aslında bir yıkım sürecidir.

Öykü, kararnamelerin asıl öldürmeye yöneldiği şeyin sadece bir anısını değil, bir vaadini de taşıyor: Doğru bildiği yolda mücadele eden adam ve kadınlar, ağlatan ve güldüren serencamlarıyla yollarını yürümeye devam ederler. Zorlu günlerinde bir Keçiörenli kucaklayacaktır onları.

*

Daima muzaffer olan ve hiç yanılmayan sadece tanrıdır. Siyasal iktidarlar bu sıfatı üstlerine yazarak esip gürlemeyi çok sevseler de, baki değillerdir. Beka sorunu dedikleri şey kendi “fena” sorunlarıdır. Konu insanlar olunca baki kalan bu kubbede hoş bir sedadır ve o seda işte böyle esaslı öykülerde sürdürür yaşamını. Hafıza ve vaat olarak.

Duvar’a hoş geldin Murat hocam. Sevinç verdin.

YAZARIN DİĞER YAZILARI