Şili ve markette barkod olmak

Perşembe, 23 Şubat, 2017
‘Şili’de arabayla bir yere gittiğinizde sürekli bir ‘dı-dıt’ sesi duyarsınız. Çünkü neredeyse her yol satılmıştır ve ona para ödemek zorundasınızdır. Marketlerde barkodlu paketler gibisinizdir. Nereye gitseniz bu sesi duyarsınız.

barkod

Kaygan ve parlak tezgahını üstüne düşen paket, şöyle biraz kaydıktan sonra kasiyerin eline geçer. Genellikle kendini oraya yakıştırmayan kasiyer sahte bir gülümseme ve sahte bir selamlamadan sonra paketin kıçını barkod aletine dayar ve dı-dıt diye bir ses duyarsınız. Biraz uzaklı yakınlı, peş peşe dı-dıtlarla dolu bir dünyadır, her marketin kasiyer bölgesi. Küçük ve kısa da olsa boyuna çizgilerin yan yana dizilişinden oluşan barkod egemenlik alanını hatırlatmaya çalışıyorum size. Muhtemel her gün hepimizin içinden geçtiğiniz barkod dünyası….

 

Nereden çıktı bu derseniz, önce bir ‘No’ filmi ardından ana muhalefet liderinin, Roberto Carlos transferi benzeri, bu filmin yapımcılarını, ‘Hayır’ kampanyası düzenleyicilerini davet etmek gibi zekice buluşu, bunun üzerine Başbakan’nın ‘Şili’ye değil Şile’ye gitsinler.’ gibi ses benzetmesi yaparak, olağanüstü nitelikte bir söylevde bulunması, beni Şili’yi bir kez daha anlatmaya götürdü. Bu benzetmeyi de ben, ‘Cennet gibi bir ülke’ ya da ‘Cehennemim dibi’ gibi hayali bir tanımlama ile değil, elle tutulur bir örnekle anlatayım diye size ‘Barkot dünyası’nı hatırlattım. Politik analizde realist bir akımdan etkilendim yani…

‘Şili’de arabayla bir yere gittiğinizde sürekli bir ‘dı-dıt’ sesi duyarsınız. Çünkü neredeyse her yol satılmıştır ve ona para ödemek zorundasınızdır. Marketlerde barkodlu paketler gibisinizdir. Nereye gitseniz bu sesi duyarsınız. Bir kere Şili’de, Santioga Şili doğumlu iki arkadaşla birlikte, iddiaya girip, şehrin bir tarafından, diğer tarafına yollara hiç para ödemeden gitmeye çalıştık, başaramadık!’ Yalnız bunu anlatırken alaycı bir şekilde neoliberalizmi anlatmıyorum. Doğrudan bir gerçeği, gözümüzün önünde, hatta içinde olduğumuz bir gerçekliği vurgulamak istiyorum. Ne Pinochet diktatörlüğü ne de Erdoğan rejimi, sanıldığının aksine, esas olarak sadece kendi hukukunu bile çiğneyen, baskıcı, polis devleti olduğu için, ordusu, güvenlik kuvvetleri ve son günlerde olduğu gibi sivil! paramiliter güçleri ile ayakta durmaz. Herhangi bir nedenle, sindirme ya da rızadan yarattığı meşruiyet! ile kendi iktidarını sürekli kılar. Ayrıca bunun belirleyici unsuru sermaye de, belki burada konu olabilecek batı sermayesi de, sadece bir iktidarı babasının hayrına sevmez, işine geldiği için onunla birlikte çalışır ya da ona katlanır.

santiago-de-chile

Santiago Şili

Bu yüzden gerek Pinochet, gerekse Erdoğan rejiminin, dalga geçmiş gibi göründüğüm ‘Barkod Ekonomisi’ aslında temel eksenidir. Bu; bulduğun her yeri, çok kar getirecek bir şekilde sat. Eğer bu kadar gelir getireceğinden kuşkulu ise kefil ol, güvence ver ve bu borçlarını mesela 25 yıla yay. Bu şekilde her şey bir yana borçların, doğrudan, sorunsuz bir şekilde geri ödenmesi için, sermayenin her zaman senin yanında olmasını sağlayacaktır. Yani köle efendi ilişkisinde, sahibin köleye bir zarar gelmemesi için elinden geleni yapması demektir bu. Burada eski deyimle istihza etmiyorum. Mesela Pinochet diktatörlüğü ile Allende zamanında mecliste oy birliği ile kamulaştırılan bakır madenlerinin geri alınarak özelleştirilmesi, aynı zamanda tıp doktoru olan Allende’nin patentsiz ilaç üreteceğini açıklamasıyla ilaç şirketlerinin Pinochet darbesinin arkasında olması, 3. Köprü, Osmangazi Köprüsü ya da Çanakkale Köprüsü aynı şeydir. Bu köprüler sadece iki kıtayı ya da iki yakayı filan birbirine bağlamazlar aynı zamanda Erdoğan rejimi ile sermaye arasında köprülerdir. Bu yüzden mesela bu ülkenin laik olup olmaması, batı sermayesini hiç rahatsız etmez. Eğer etseydi batının hiçbir zaman mesela Suudi Krallığı ile bir ilişkisi olmaması gerekirdi. Klasik bir tanımlamayla onlar sadece ceplerine giren paraya bakarlar.

Çanakkale’ye gittiğimde bir yaşlı terzi anlatmıştı. ‘Bizim burada eskiden Yahudiler vardı. Bir yeri acil satmak istersen onlara giderdin. Sorarlardı; ‘Burayı sen mi satın aldın babandan mı kaldı? Eğer sen satın almışsan bana yaramaz ama babandan kaldıysa gel oturup pazarlık edelim.’ Yani eğer sen satın almışsan değerini bilirsin ama babandan kalmışsa satar gidersin…

Rejim babasından kalmış her şeyi satıp dururken, onun alıcılarından, sermayeden medet ummak mümkün mü?

Kıçımızdaki barkodu yırtmaktan başka çaremiz var mı?

YAZARIN DİĞER YAZILARI