Evrim Altuğ
Evrim Altuğ  

Bir diplomatın gözüyle kültür politikasının ABD'si

Amerika Birleşik Devletleri İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli Kültür Ataşesi Catherine Roden, yaklaşık altı ay önce göreve atanmasından sonra Türkiye basınına verdiği ilk kapsamlı röportajında sorularımızı içtenlikle yanıtladı.

Roden, röportajını bir sanat galerisi kadar çeşitlilik gösteren ve duvarlarında Yıldız Şermet, Jay Musler, Nancy Lorenz ve Joyce Kozloff gibi sanatçılara ait İstanbul temalı çağdaş sanat eserlerinin yer aldığı Başkonsolosluk binasında verme inceliğinde bulundu. Bu arada çıtlatalım, çağdaş sanat ABD’nin öteki elçilik binalarında da kendini göstermesini biliyor.

Ülkenin kültür ve sanata yönelik eğilimine referans vermek gerekirse, ABD Türkiye’de kültür, sanat ve sosyal etkileşim alanında son derece verimli bir yılı daha geride bırakmışa benziyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Ankara Büyükelçiliği ile İstanbul Başkonsolosluğu’nun 2016’da düzenlediği ve farklı kurumların da desteğini alan etkinlikler arasında, 100 Suriyeli ve 20 Türk çocuğu Sapanca Green Park Oteli’nde bir araya getiren “JUMP” Basketbol kampı, Beykoz Belediyesi ile ‘Köprüler Kurmak’ başlığı altında Beykoz Kültür Merkezi için yapılan ve Türk ile Laurel True gibi Amerikan sanatçıların iki farklı okuldan 40 civarında kız çocukla Mayıs ayında katıldığı 10 günlük duvar mozaiği projesi, yerinden edilmiş bireyler için dijital çözümler üreten ve Ekim ayında yapılan ve İtalyan, Lübnanlı, Yunan ve Ürdünlü uzmanları bir araya getiren İstanbul Teknoloji Kampı (TechCamp) ile UNİQ Gallery ile birlikte Suriyeli ve Türkiyeli sanatçılar için hazırlanan “Birlikte” sanatçı atölyesi ve sergi projesi sayılabiliyor.

Hal böyle iken, Başkan Barack Obama’nın 20 Ocak’ta görevi Donald J.Trump’a ‘kıl payı’ devretmeye hazırlandığı şu günlerde Türkiye’ye bizce böylesi ‘nazik’ bir görev için iki seneliğine gelen diplomat Roden ABD kültür politikasını Büyükelçi John Bass’ın da vurguladığı o iki kelimeyle özetliyor: “Kişiden kişiye diplomasi.”

Biz de Roden ile, “Kişiden Kişiye” bir görüşmeye başlıyoruz.

21’nci yüzyılda ABD için ‘Kültür Politikası’ ne ifade ediyor?

C.Roden: ABD için ‘Kültür Politikası’, ‘Kişiden Kişiye Diplomasi ve İletişim’ üzerine kurulu denebilir. Bunu, sizinle paylaştığımız, karşılıklı farklı yükümlülüklere odaklanmayı içeren kültür programından da anlamanız olası. Bu yönüyle gruplarla veya bireylerle yaptığımız bire bir görüşmeler, buluşmalar, ortaklaşa projeler, bu çalışmanın temelinde. Yani bu alanda projeler oluştururken, işin oluşum safhası veya temelindeki isimlerden kopuk olmayı öyle çok da arzulamıyoruz.

abd17

Yıldız Sermet “Istanbul”

Programınızda iletişim, eğitim gibi alt konu başlıkları da mevcut sanıyorum?

Evet. Kültürel Program çerçevesinde fonlamayı da yaratabilmek üzere çalışan kesimlerle, belli konu başlıklarına odaklanan bireysel ve kolektif oluşumlarla birlikte hareket ediyoruz. Şu anda Türkiye de “Sosyal Girişimcilik” büyük bir konu başlığı. Çünkü Türkiye 21’nci yüzyıl için öncü ekonomiler arasında yer alıyor, bunu teknolojik kazanımlar takip ediyor.

Bunun yanı sıra ülkeniz Türkiye – halen Harvard Üniversitesi’nde çalışmayı sürdüren genç fizikçi Canan Dağdeviren gibi – çok değerli figürlere sahip. İnsanların teknoloji ve tıp gibi alanlarda nasıl yükselebildiklerini görüyoruz burada. Aynı zamanda ihtiyaç sahibi ne kadar fazla insan olduğunun da ayırdındayız ve sözgelimi, Türkiye’nin Suriye’den gelen sığınmacılara karşı gösterdiği cömertliği de takdirle anmak isteriz.

Aslında farklı konulardaki kuruluşların bu tür ihtiyaç sahibi kesimlere, mevcut teknolojik donanım ve birikimleri üzerinden yardımcı olabilmeleri adına girişimler mevcut. Biz bunu da bir tür “Sosyal Girişimcilik” olarak alıyoruz. Normalde bu tür ticari kaynakları geleneksel manâda “kâr amaçlı” çalışmalarıyla tanırken, biz bu ‘kâr’ olgusu üzerine doğrudan yeniden yatırım odaklı farklı projelerimizle, mevcut ‘kâr’ unsurunu bir bakıma gerçek zamanlı hale dönüştürüyoruz.

Bu açıdan, yenilikçi ve girişimci kültürel programımızı bu örnek üzerinden 21’nci yüzyıla yaraşır bir çeşitlilik ve değişkenlikle hayata geçirmeye çaba gösteriyoruz. Yani, “Kültürel Program” denildiğinde artık, aklımıza yalnızca güzel sanatlar veya müzik ya da diğer ticari sanat dalları gelmeyebiliyor.

Peki “Güncel Sanat” alanı size ne ifade ediyor?

Güncel Sanat, haklı bir şekilde bizim de kültürel programınızda ‘yüksek düzeyde’ yer verdiğimiz ve yüreklendirmeyi öngördüğümüz, bugün kendisini ekseriyetle ifade özgürlüğü bakımından gösteren bir dal. Bugün için Güncel Sanat ve İstanbul’u bir araya getirdiğimizde çok da uzağa gitmeye gerek yok, aklımıza son olarak İKSV ile işbirliği içinde yaptığımız, tanıtıp sponsorluğunu üstlendiğimiz 3’ncü Uluslararası Tasarım Bienali (Biz İnsan mıyız ?) geliyor.

Bildiğiniz gibi bu bienalde insanın mevcut tasarım kapasitesini sorgulamakla birlikte, geleceği tasarlamak adına sahip olduğu yaratıcı potansiyel de gündeme getirilerek tartışılmıştı. Bu konuda hatırladığım en çarpıcı örneklerden biri, sanırım kentteki karanlık bir tünelvari mekâna, bir kazıda bilinen en eski ayak izlerinin yeniden İstanbul’daki bir alana tekrar yerleştirilmesi ile ortaya konulmuş bir çağdaş sanat çalışması olmuştu. Hani şu, Marmaray arkeolojik bölgesinden getirilmiş olanı..

Bomontiada Alt’ta tavanda özel toprak numunesiyle replikasını izlediğimiz tarih öncesi ayak izleri mi?

Kesinlikle! Vaktiyle hükümete bağlı bulunan ve daha sonra özel sektöre devredilmiş Eski Bomonti Bira Fabrikası alanında, artık bir çağdaş kültür mekânı olarak kullanılmaya başlanılan Alt’ta sergilenen ve tarih öncesine uzanan eski ayak izlerini temel alan o sanat projesi oldukça heyecan vericiydi ve tarih öncesi insanların o zamanlarda nasıl bir toplumsal yapısı olduğunu bizlere yansıtıyordu. Bu harika bir katmanlılık haliydi. Tasarım, mimari… Harika bir sergilemeydi.

abd27

Nancy Lorenz “Istanbul”

Önümüzdeki dönem ajandanızda, bir veya iki yıl için ne bulunuyor?

Ben iki yıllık bir görevlendirme ile burada olacağım. Bazen bu üç yıla uzayabiliyor ancak tümüyle benim kişisel hizmet süreme de bağımlı bir durum.

Bağlı bulunduğunuz konum üzerinden şu an İstanbul’un sahip olduğu en büyük risk ve fırsat size göre nedir?

Şu aşamada ‘kişiden kişiye’ özetleyebileceğimiz programımıza odaklanmak niyetimiz var. Bunun gerektirdiği her türlü girişimi sağlamak durumundayız. Aksi halde kişiler ve gruplarla işbirliği imkânını bulamayız. Bu unsuru ABD Büyükelçisi’nin de dile getirdiğini ve bu ‘sosyal sözleşme’nin önemini vurguladığını burada yinelemek isterim.

İnsanların insanlarla diyalog kurması gerektiğini ve bu güven üzerinden ilerlemesini kastediyorum. Benim buradaki sorumluluğum da işte bu kadar açık, basit. Bir arada çalışabilmek için birbirinizle konuşmanız gerektiği ilkesi. Çünkü bizi daha güçlü kılacak olan şey tam da bu.

Birim olarak son dönemde Yalova, Kırklareli gibi illere eğitsel programlar (YES Eğitim Programı) için bizzat gittiğinizi, ya da sanatı elçilik binalarına sokmaya çalışan “Art In Embassies” gibi uluslararası programlar hazırladığınızı gözlüyoruz. Peki farklı kültür ve sanat dalları için öteki bölgelere dair projeleriniz neler olacak?

Elbette. Öncelikle hakkımızda bunca bilgi sahibi olduğunuz için teşekkür etmeme izin verin. Programımızı Türkiye’deki mümkün mertebe pek çok ile yaygınlaştırmayı ve belli konularda uzman bireyleri, Türkiye’dekilerle bir araya getirmeyi çok önemsiyoruz.

Yaptığımız ziyaretlerde bireylerden tarafımıza yönelik ne kadar geridönüş ve soru aldığımıza inanamazsınız. Bunlar arasında Türk-Amerikan veya yalnızca Amerikan kimseler de bulunuyor. Şu anda sadece Büyükelçi’nin ikâmetgâhındaki, Suriyeli sanatçıların yer aldığı “Art From Exiles” projesi değil, bununla bağlantılı olarak Uniq Gallery (Kerim Kürükçü ve Deniz Biber) ile birlikte çalıştığımız “Birlikte” projesini de anmamız mümkün.

Onlar Türkiye ve Suriyeli sanatçıları geçen Kasım ayında başlattıkları proje ile bir araya getirdiler ve bu proje Şubat ayında bir sergiye de dönüştürülecek. Yine bu projenin Adana’daki meslektaşlarımız aracılığıyla oraya gelecek aylarda sergi olarak taşınması için çabalarımız bulunuyor.

Evet, sorunuzda YES programını andınız. Programımız aracılığıyla ABD’de lise veya üniversite eğitimi almak için talebi bulunan öğrencilere ulaşmayı hedefliyoruz. Yalova ve Kırklareli gibi illere giderek ailelerin bu konudaki ihtiyaçlarını sanki ABD’de imişlercesine bire bir iletişim aracılığıyla karşılamaya çalışıyoruz.

Yine, buna ek olarak açtığımız bir “Sanal Öğrenci Eğitim Fuarı”mız da bulunuyor. Bu çalışmamızı eşzamanlı olarak Adana, İzmir, Ankara, İstanbul gibi kentlerle sürdürüyoruz. Bu yönüyle İstanbul’a gidemeyecek olası adaylar için de birer çekim ve fırsat noktası yaratmaya çalışıyoruz.

Kültürün diplomatik bir ‘akıllı ve yumuşak güç’ olduğunu düşünüyor musunuz?

Kesinlikle her ikisi de. Kültür kişiden kişiye ilişkileri için vazgeçilmez bir unsur ve kültür, birlikte çalışabilmek için beraberinde bir çok fırsatı barındıran bir alan. Bazen sürprizleri de içinde barındıran bir alan. Buna örnek olarak geçen Ekim ayındaki İstanbul’daki Tech Camp (Teknoloji Kampı) programımızı verebilirim. Bu buluşmada uzmanlar bir araya gelerek Suriyeli mültecilere dönük projeler geliştirmeye koyuldular.

Burada yapılan inanılmaz ve ‘yumuşak ve akıllı güç’ örneği denebilecek projelerden bir tanesinde, katılımcı bireylerden biri ‘Canlı Tercüme’ (Tercüme Live) yazılımı ve uygulamasını ortaya koydu. Bu bir nevî ‘Uber’ (internet üzerinden taksi çağırma) mobil uygulamasına benziyordu.

Ancak, aynı gereksinimi tercümanlık doğrultusunda gideren bir özelliğe sahipti. Bir tercümanı talep üzerine çağırabiliyordunuz. Bir diğer çalışmada ise “Yelp” başlığı altında, gereken hizmetlerin okunabilmesi sağlanıyordu. Dolayısıyla kültürün, insanlar hangi eğitim seviyesi veya kökenden olursa olsun dahil olduğu her alanda hizmet verebilme potansiyeli bulunuyor. Yapmaya çalıştığımız da bu.

abd37

Jay Musler: “Istanbul”

Dışişleri nezdinde, Türkiye’deki meslektaşlarınızla işbirliğinden yeterince besleniyor musunuz? Yaptığınız başka profesyonel değişim programları da var mı?

Benim alanım dışında olmasını da vurgulamak kaydıyla, diplomatik bağlamda yaptığımız çalışmalar arasında Uluslararası Ziyaretçi ve Liderlik Programı’nı (IVLP) anabilirim. Bu program sayesinde sözgelimi “Müze Yönetimi” gibi belli konularda çalışma ve araştırma ziyaretleri yapılıyor.

Yine bunun gibi, Öğrenci Liderlik Programı’nı da saymam mümkün. ABD’ye diyelim ki 10 günlük veya üç haftalık yapılan bu ziyaretlerle, kişinin veya kurum çalışanının yaptıkları ve ABD’deki muadili arasında üretkin ve kalıcı bir ilişki kurmasını sağlamış oluyoruz. Özel sektör, bireysel girişimcilik veya hükümet çalışanı olanlar bu programdan faydalanabiliyor ve İnternet sayfamıza baktığınızda bunun detaylarına ulaşabiliyorsunuz.

Hatta bundan faydalanmış bir çok ünlü yüze de rastlamanız olası. Bu programın gerçekten çok büyük prestij getirdiğini söylemeliyim. Bu programın gerçekleşmesinden ben sorumlu bulunuyorum. Seçim süreciyle ben ilgileniyorum. Belli bir konu başlığı, diyelim ki “Gençlik Sağlığı” söz konusu olduğunda elimizdeki ilişki ağını gözden geçiriyoruz. Ve belli adayları gündeme alıyoruz.

Türkiye’deki yaratıcı kesim ve basın yayın çalışanlarından beklentiniz var mı?

Beklenti değil de, umut etmekten bahsedeceksek, yine alanında belli kimseleri konuşmacı olarak Türkiye’ye çağırmayı, yine konserler düzenlemeyi, Türkiye’nin ilgilendiği sanatçıları buraya getirebilmeyi sağlamayı ve bu alanlar üzerinden Amerikan kültürünü paylaşıp tanıtabilmeyi sürdürmeyi diliyoruz.

Bu anlamda elindeki fırsatları ve yetenekleri ABD’ye taşımayı arzu eden Türkiyeli yaratıcı bir kesimin de bulunduğunu görüyoruz. Türkiye kültürü, el işçiliği ve uzmanlığını yine ABD’ye taşımayı arzu ediyoruz. Sözgelimi önümüzdeki günlerde tüketiciye dayalı bir elektronik ürünler haftası düzenlenecek ve buraya alanında uzman kadın ve erkekler, belli markaların temsilcileri olarak katılacak. Bunun gibi, bir Amerikalı şefi de geçen yıl Türkiye’de ağırlamıştık. Bu çeşitliliği sürdüreceğiz.

Sporu da buna katmamız mümkün, geçen yaz “JUMP” isimli bir kamp düzenledik. Bu kampta 120 dolayında Suriyeli ve Türkiyeli çocuğu Türkiye Basketbol Federasyonu işbirliğiyle bir araya getirdik. Bunu Sapanca’da büyük başarıyla düzenledik.

Daha önce birbiriyle tanışmamış çocukları ilk kez bir araya getirmiş olduk. Spor deyince atletlerinizden de övgüyle söz etmeliyiz. Çocuklar atletlerin başarılarından özellikle etkileniyorlar ve onların saygınlığı da malumunuz.

Türkiye’de dikkatinizi çeken kültür düzeyi hangisi ? Popüler kültür mü, yüksek kültür mü, yoksa alt kültür mü?

Türkçe öğrenmek üzere eğitim aldığım öğrenciliğim sırasında kesinlikle popüler kültür dikkatimi çekti demeliyim. Çünkü dil öğrenmek için pratik yaptığınız esnada elinizdeki tek şey TV izlemek oluyor ve ‘Pembe Dizi’lerden neler döndüğünü anlamaya çalışıyorsunuz. Ben o sırada bir çok program izledim ve son dönemde kardeşi o dizilerden birinde rol alan komşum beni o diziyi izlerken görünce şok geçirdi. Türkiye TV’sinin çeşitliliğinden ötürü hayretler içindeyim. Bu programlar çok iyiler ve bence ABD kanallarında da oynayabilirler.

Bir keresinde ABD’de bir TV kanalında İspanyolca altyazı ile “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin bir bölümünü gördüğümü anımsıyorum. Bu tür dizilerin içine çok fazla girdiğinizde, daha sonradan Pakistan ve Hindistan ve Ortadoğu ülkelerinde ne büyük etki yarattıklarını fark edebiliyorsunuz. Bu yüzden ABD TV’lerinin bu fırsatı kaçırdığını düşünüyorum.

Ancak İstanbul’a geldiğimde, buradaki meslektaşlarımın ve Mimar Sinan Üniversitesi’nden merhum Profesör Dr. Bülent Özer’in eşi Mimarlık Tarihçisi Profesör Filiz Hanım gibi, konusunda uzman tanıdıklarımın yardımıyla Türkiye’de ve İstanbul’daki, Kadıköy’deki yüksek kültürün, mimarinin değerinin de farkına vardığımı söylemeliyim.

Kendisiyle çıktığımız ve kültürel ifadeye dair bir çok bilgi edindiğim gezilerde camiilerdeki ‘Kuş Evleri’nin detayından mezartaşlarından orada yatan küçüklü büyüklü kavuklarıyla farklı kimselerin meslekleri ve mahrem hayatlarına dair bilgilere dek bir çok şey öğrenme fırsatı buldum. Neredeyse gördüğüm her bir parça, kendine has bir hikâyeciliğe sahipti.

Sanırım tasarımdaki bu hikâyeci tavır bir tür ölümsüzlük çabasını da yansıtıyor gibiydi. Kişisel olarak bunlardan büyük ölçüde etkilendim ve İstanbul’da kendisiyle ne zaman, nereye turlamaya çıksam, içerdiği zamanötesilik ile kendimi daha da bir iyileşmiş hissederim.

abd477

Joyce Kozloff: “Map of Istanbul, Marmara Region”

Peki İstanbul’da mimarlığa dair gözleminiz?

İstanbul’da bir Amerikalı için kocaman bir ‘çok katmanlılık’ ile başbaşasınız. Bunu Tasarım Bienali turumda İKSV’den (Tasarım Bienali Akademi Programı sorumlusu) Ümit Mesci ve daha önce andığım Sayın Filiz Özer ile geçirdiğim gün de tecrübe etmiştim. O gün, tasarımı eski Galata Rum İlköğretim Okulu binasında konuşmuştuk.

Gerçekten antik yapılar, diyelim ki 30 yıllık olanlarla sırt sırta ve aktif olarak karşınızda olabiliyor. Bir biçimde yeniden işlevlendirilerek kullanılıyor ve izleyiciyle buluşturuluyor. Modern binaların da belli ihtiyaçlar gözetilerek esnek ve belli işleve dönük inşa edildiklerini, ayrıca fark edebiliyorsunuz.

Bir ülkenin demokrasi seviyesini mimarlığına bakıp anlayabilir miyiz?

Önce o özgürlüğü kullanma biçimini sorgulayıp, her devlet adamının dediği üzere, demokrasilerin seçimle işlediğini düşünürsek, belki şunu söylemeliyiz: Sanatseverler kenti gezerlerken belli alanlarda etkileşimle bulunurlar ve bu alanlar kendi içlerinde mimarî veya estetik bakımdan kesinlikle birer ifade özgürlüğü kaynağıdır.

Eğer ben o mimar veya sanatçılara ortaya koydukları çalışmaları tarif edersem, bu özgür tasarım onlara ait olmaz ve buna benim de hakkım yoktur.

2015’te İstanbul’da Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde sahnelenmesi beklenen Boston Gay Men’s Chorus etkinliği gerçekleşemedi ve nihayetinde Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü’nde tüm kışkırtmalara rağmen yapılan bu etkinliğe 5 bin kişilik bir izleyiciyle sahip çıkıldı, hatta bir önceki İstanbul ABD Başkonsolosu Charles F. Hunter da koroya aktif olarak destek verip rezidansında bir davet dahi düzenlemişti. Bu anlamda Türkiye’deki ifade özgürlüğü, LGBT hakları ve bu gibi konularda yeni Türkiye’ye önerebileceğiniz konular bulunuyor mu?

Farklı köken, ilgi alanı ve inançlardan birçok grup ve bireyi ABD’den Türkiye’ye davet etmeyi sürdürüyoruz. Bu kişi veya grupları üst, popüler veya alt kültüre sahip olup olmadıklarına bakmaksızın, belki de bazen ‘Karşı Kültür’ unsuru olarak değerlendirmek gerektiğini de düşünüyorum. Bildiğimiz gibi Türkiye kendi kanunları olan ve kendi demokrasi anlayışı doğrultusunda da bu kanunların nasıl olması gerektiğine karar verecek bir ülke.

Ve biz de ilişkilerimizin 90’ncı yılını kutladığımız, bu ilişkiye yeni başlamadığımız şu dönemde bu ilişkiyi daha da güçlü kılmayı arzu ediyoruz. Ancak kendi konularını ve duruşlarını sergileyen kimi kişi ve gruplar söz konusu olduğunda, elbette ki Türkiye’deki kanunlara da saygılı olmak kaydı ile, biz onların ihtiyaçlarını ve hedeflerini gözetmek ve bir ortak zemin bulmak doğrultusunda arayışa girmekle yükümlüyüz. Burada Amerikan ve Türk değerlerini kastediyorum.

Amerikan kimliğinin tanımını sizden alabilir miyim?

En zor soruyu sona saklamışsınız. Biz homojen olmayan, çoğulcu bir demokrasiyiz. Oy kullanma hakkına ve seçimlere saygılı bir devlet olarak, özellikle de kültür konusunda öteki kültürlerden sürekli olarak değer ve bilgi edinen bir ülkeyiz. Bunu 90 yıllık Türkiye – Amerika ortak tarihine bakarak da görebilirsiniz. (…) Nitekim geçen günlerde ABD Büyükelçisi John Bass da bir TV kanalına verdiği demeçte, Türkiye ve ABD arasındaki bu ortak tarihe referans vererek ‘Kişiden Kişiye Diplomasi’nin altını bir defa daha çizmişti.

ABD’nin kültür politikası seçilen her yeni Başkan’a/yönetime göre değişir mi?

Kurucu önceliklerin değiştiği söylenemez. Farklı yönetimler nezdinde farklı unsurların önceliği değişkenlik arz etse bile, sanıyorum bence dikkat edilmesi gereken nokta, okur, çevirmen ve gazeteciler ile ilişkilerimizde, yönetim adına doğrudan neyi yapıp yapamayacağımız veya ne konuda ilgimiz olup olmadığı üzerine açıklama yaparken Başkan’ın yetkilerini de gözeterek temkinli davranmamız olacaktır. Hayır. Biz güçler ayrılığı bulunan bir sisteme sahibiz.

Bunun bir çok yansımasını görmeniz mümkündür. Örnek olarak “Ulusal Sanat Enstitüsü” (NEA / National Endowment for the Arts) verilebilir. Bu bizim kendi kültür programımız ve sahip olduğu bütçe, yıldan yıla değişkenlik göstermiştir. Sözgelimi 1980’lerle daha sonraki bütçe birbirinden farklı, düşük olabilmektedir. Bunda ekonomik sebepler de, Kongre kararları da, ilgili birim yönetiminden kaynaklı durumlar da etkili olabilmektedir.

Yani bu alanda yaşanan değişikliklerin kaynağını, özellikle ilgili olduğu konuya dair nedenlerde aramanız daha doğru olacaktır. Yoksa bu sürecin ve kararların belli bir üst yönetim kararına, tek bir kurum ve kişiye maledilmesi söz konusu değildir. Biraz bürokratik bir yanıt ama böyle, elimizde herhangi bir konu varsa, belli süreçlere tabi kılınır.

Şifre de ‘şeffaflık’ olmalı…

Kesinlikle. Öyle. Herhangi konuda ne öğrenmek isterseniz, okuyabilirsiniz. Teşekkürler.

YAZARIN DİĞER YAZILARI