Şener Şen ve sıkıcı not defterleri

Bu nasıl bir kibirdir ki biz 75 yaşında koskoca Şener Şen’e nasıl davranacağını öğretebiliyoruz? Hiç bir ayrımcılık, riyakarlık, hırsızlık, katillik, tecavüzcülük, alçaklık, adilik yapmamışken. Hiç bir fena şeyle suçlanmıyorken, iması bile yokken. Toplumsal barış dilenirken hem de…

E-posta atılan bir gelişmiş dünyada yaşıyoruz. Sıradan insanların kendi başına film çekebildiği, hatta kolayca canlı yayın yapabildiği, tek başına orkestra sahibiymiş gibi müzik yapabildiği ama bir Bach çıkaramayan bir dünya bu. Sınırsız olanaklar sahibi bu dünyanın bir yanında CERN, öbür yanında IŞİD var. Bir tarafında Sanders, öbür tarafında Trump var. Bir tarafında milletvekili konuşurken “yanındakiyle konuşuyor diye” arka sıralara yollanan ve bunu büyük bir saygıyla karşılayan sağcı Merkel var, öbür tarafında Kuzey Kore’nin “komünist” Kim Jong-un’u…

Anlıyorum, kafa karıştırıcı bir dünya bu. Saçmalamaya açık. Ben de pek çok şeyi anlamıyorum.

Ama ben bazı anlamadıklarımı daha bir anlamıyorum. Örneğin şu nottutanlar familyası… İşlevsiz notlar tutup parmak sallıyorlar bunlar. Şikayet etmeyi seven değişik ve tabii “çok bilmiş” insanlar. Yumuşak koltuklarından işlevsiz ama ilkeli cümleler savuran insanlar. İlkeden anladıkları da sürekli aynı şeyleri söyleyip durmak. Yumuşak koltuk faktörü önemli. Öbür türlüsünde buna vakit bulması daha zor olurdu.

Nottutanlar familyası şöyle çalışıyor: “Hımmm. Bak şuraya gitti şöyle yaptı. Biz de bunu not ettik.”

Lütfen notlarınızı ortalığa etmeyiniz. Not defteriniz çok sıkıcı çünkü:

Ara Güler: Cumhurbaşkanı’nın fotoğrafını çekti.
Yılmaz Erdoğan: Cumhurbaşkanı’nın, Kılıçdaroğlu’nun vb.’nin gittiği bir mitinge gitti.
Selahattin Demirtaş: Cumhurbaşkanı TBMM’ye girdiğinde ayağa kalktı.
Şener Şen: Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir ödülü aldı.

Bu notlar ne işe yarıyor? Hiç. Öyle. Parmak sallamaya. “Bak not ettim. Yarın bir gün devrim olursa görürsün sen, ayaklarına tuz sürüp keçilere yalatacağım.” filan değildir sanırım. Ne peki? Not tutup ne yapacak? Dünyanın en sıkıcı kitabı haline mi getirecek?

Filmini mi boykot edecek?

– Şener Şen filmlerini de boykot ediyorum
– Filmleri mi kötü? Ayrımcılık mı yapmış? Birini mi sömürmüş? Hayvan mı öldürmüş? Can mı yakmış? İşçi ölümlerine katkıda mı bulunmuş?Savaşı mı körüklemiş? Birine kötü mü davranmış?
– Yoo.
– E niye?
– Not tutmuştum ya işte görmüyormusun şurada (Soru eki olan musun’u bilerek bitişik yazdım. Gerçekçi olsun diye.)

Bravo. Bu nasıl bir lükstür yahu. Bu nasıl bir kibirdir.

“Durmuş saat ilkesi” mertebesinde ilkeleri olan arkadaşlarımız bunlar. Yaşadıkları sürece aynı şeyleri söylemeyi sıkıcılık, tutuculuk değil ilkelilik olarak görürler. E tarih bin yola sapar bazan haklı olduklarında da “onlar söylemiştir”. Bu kafayla başa çıkamazsınız. Tek çare alay etmektir.

Aslında işin bu kısmı kalbimi kırmıyor çok. Laf anlatamayacağımı bildiğim birileri kalbimi kıramaz. Kalbim o kadar kırılgan olsaydı bu kadar zaman dayanamazdı.

Samimiyetle yaralı olanlar var. Hakikaten üzülenler, kendini kandırılmış hissedenler var. Şener Şen’i sevmeye de devam ediyorlar. Ama “Ahh. Nasıl yapar bunu?” diye düşünüyorlar. Bunlar kalbimi kırıyor.

Anladığım kadarıyla hiç kimse Şener Şen’in oyunculuğuna, insanlığına laf etmiyor. İki şeye laf ediyorlar:

Şener Şen böyle yaparak Cumhurbaşkanı’nı tanımış, meşrulaştırmış, kabul etmiştir.
Argüman buysa hepimiz bunu yapıyoruz zaten. Çünkü Cumhurbaşkanı hakikaten Cumhurbaşkanı. Otoriterlik dahil pek çok şeyle suçlanabilir ama Cumhurbaşkanlığıyla suçlanamaz. Çünkü işi bu.

Şener Şen böyle yaparak Cumhurbaşkanı’nın yaptıklarını onaylamış, desteklemiştir.
Şener Şen bunu bu kadar kolay yaptıysa hepimiz bunu yapıyoruz zaten. Şener Şen bir çeşit selam verdi sadece devleti temsilen Cumhurbaşkanına. Biz hepimiz vergi veriyoruz. Şöyle söyleyeyim. Bu ülkenin yaptığı ve sizin sevmediğiniz ne varsa o vergilerle yapılıyor. Sizin bakış açınıza göre vergi veren herkes Cumhurbaşkanı’nı onaylamış, desteklemiştir. Şener Şen’den çok daha fazla ve doğrudan üstelik. “Bekar Anne” namıyla bilinen blogcu bir arkadaşım bu konuda şöyle enfes bir örnek verdi: Eğitim sistemine karşısınız diye çocuğunuzun aldığı karneyi red mi ediyorsunuz?

Mutlak siyasi doğruluk diye bir şey yoktur. Olamaz.

Şener Şen 75 yaşında. Nerede yaşadığını fark edecek kadar uzun süredir bu ülkede oksijen yakıyor. Dolayısıyla bütün bu tepkileri öngörmüş zaten. Ama ona rağmen gitmiş.

Şener Şen cesaret göstermiş arkadaşlar. Ucuzluk etmemiş.

Şöyle ki.

Böyle zamanlarda, yani azgın kutuplaşma zamanlarında kutup başlarının sesi çok çıkar. Kutup başlarının sesinin neye çıkacağı zaten belli.

Şener Şen o ödülü alırken deseydi ki “Sayın Cumhurbaşkanım, iyi ki varsınız. Harikasınız. Ülkemizi nereden nereye getirdiniz. Size minnettarım.”

O vakit benim de içim bir cıs ederdi ama yine “kendi kaybeder” der hayatıma devam ederdim. Çok üzülürdüm. Üstelik cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan değil Ahmet Necdet Sezer de olsa çok üzülürdüm, Süleyman Demirel de, Fahri Korutürk de. Çünkü hakikaten iktidara biat etmiş, hele biatını ilan etmiş bir sanatçıdan artık eser beklemek zor olur.

Şener Şen böyle deseydi gazetelerin yarısında manşet olmuş, takdir görmüştü. İşler, itibarlar edinmişti.

Şener Şen “ben bu sarayı ve Cumhurbaşkanı’nı tanımıyorum” deyip ödülü reddetseydi bu sefer ülkenin öbür yarısında takdir görmüş manşet olmuştu. İnternet “adam gibi adam” caps’leriyle dolup taşıyordu.

Her iki durumda da kutuplaşmaya hizmet dışında bir işe yarama şansı yoktu.

Şener Şen çok belli ki bütün bunları ölçmüş biçmiş. İlkini tıynetine yakıştıramamış. Fıtratında iktidara biat etmek yok. Ama ikincisini de işlevsiz bulmuş. Saçma bulmuş. Konuşmasının her yanından belli ki “toplumsal barışa hizmet etmek” istemiş. Kiminle kutuplaşıyorsan, onunla iletişim kurman gerekir öyle değil mi? O da öyle yapmış. Bunu, “hal ve gidişten, çekişmelerden, kutuplaşmadan” hoşnutsuzluğunu bildirmek için bir fırsat olarak görmüş. Çok belli ki ne yaptıysa bu amaca dönük yapmış. Siyahlar giymiş, ve çok dikkatli bir konuşma yapmış. Ses tonuna çok dikkat etmiş. Söylediği hiç bir şey kimseyi, hiç bir kutubu doğrudan hedef almamış. Teşekkür etmemiş. Ve en vurucu kısmı olarak “Bu ödülü toplumsal barışımıza bir katkısı olması umuduyla kabul ediyorum” demiş.

Katkısı olacaktır dememiş. Katkısı olması umuduyla demiş. Alıyorum dememiş, kabul ediyorum demiş. Az daha açarsak “bu ödülü kabul etmeyebilirdim ama toplumsal barışa bir katkısı olur umuduyla kabul ediyorum” demiş.

Daha ne desin?

Hem biz kimiz ki kimin hangi ödülü alacağına karışabiliyoruz? Üstelik aynı ödülü daha önce Yaşar Kemal’den Gülten Kaya’ya pek çok insan almış. Gidip not edelim mi onları da?

Bu nasıl bir kibirdir ki biz 75 yaşında koskoca Şener Şen’e nasıl davranacağını öğretebiliyoruz? Hiç bir ayrımcılık, riyakarlık, hırsızlık, katillik, tecavüzcülük, alçaklık, adilik yapmamışken. Hiç bir fena şeyle suçlanmıyorken, iması bile yokken. Toplumsal barış dilenirken hem de…

Hem de bu memleketin en büyük oyuncularından birisiyken.

Sen çok yaşa Şener Şen. Kusurumuza da bakma.

YAZARIN DİĞER YAZILARI