1994

Çarşamba, 21 Aralık, 2016
Bugünlerde Rus elçinin vurulmasını derhal “FETÖ”ye bağlayan ‘ana akım’ İslamcılar, günlerce bu İslamcıların “direnişini” ve “Rus zalimliğini”, çoğu sahte olan görüntü ve videolarla pompaladılar. Sıkışmış iç siyasetin baraj kapaklarını komşunun yangınıyla rahatlatmak alışkanlıklarıydı zira…

“Herkesin bir planı vardır, ta ki suratının ortasına yumruğu yiyene kadar.”
-Mike Tyson

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi’ni arkasından vurarak öldüren çevik kuvvet polisi Mevlüt Mert Altıntaş, cinayeti işledikten sonra temel İslamcı ritüelleri art arda sergiledi: Tekbir getirdi, neşid söyledi ve bunları yaparken “şehadet parmağı”nı havaya kaldırdı.

Bir resmi polisin, “şehadet parmağı” havada görünmesi ülkemiz için yeni değil aslında. Hatırlayalım…

2014 yılının ekim ayında Kobane’de yerel Kürt güçleriyle IŞİD arasında şiddetli çarpışmalar devam ediyordu. Hani şu “Kobane düştü düşecek günleri…” O ekim ayının ilk haftasında Kobane’ye destek ve hükümeti protesto eylemleri başladı. 9 Ekim günü Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’nde de Kobane’ye destek eylemi vardı. Polis eyleme müdahale ederek okulun içine girdi ve bu esnada çekilen bir fotoğraf çok tartışıldı. Fotoğrafta, “Mülkiye” binasına girmiş bulunan çevik kuvvet polislerinin bir bölümü şehadet parmaklarını kaldırmış bir bölümü de “Rabia” işareti yapıyor görünüyordu. Sonradan bunların, çevik kuvvetin toplu hareketleri için yapılan tim işaretleri de olduğu iddia edildi.

Ama bundan yaklaşık bir yıl sonra, Cebeci’deki “şüpheleri” destekleyecek açık görüntüler çıkacaktı ortaya. Cizre, Şemdinli, Yüksekova gibi kentlerde, hendek ve barikatların bulunduğu mahallelere operasyon düzenleye polislerin, tekbir getirip havaya ateş açarken, bizzat kendileri tarafından çekilmiş görüntüleri hızla yayıldı. Fonda da genellikle, 15 Temmuz’dan sonra bir tür alternatif milli marş haline gelen “Türkiyem” şarkısı çalıyordu; şu aşağıdaki videoda olduğu gibi.

“Türkiyem” şarkısı da, günümüzün pek çok bakımdan yakıştırıldığı “90’lar”a ait bir fenomendi esasen. 90’lar Türkiyesi’nde de tüm hızıyla devam eden sıcak çatışmalarda popülist kitle gücünü oluşturan ülkücü gençlerin favori şarkısıydı bu. Futbol maçlarında, ‘ocak’larda, asker uğurlamalarında, şehit cenazelerinde Mustafa Yıldızdoğan’ın 1993’te yayınlanan aynı adlı albümündeki “Türkiyem” şarkısı çalıyordu. Özellikle de 1994’ten itibaren… 1994’e döneceğiz…

90’larda öğrenci hareketinde olanlar hatırlar; devlet aygıtının üniversitelerdeki asıl “vurucu” gücü bu ülkücülerdi. Aralık ayı geldi mi, bir şekilde harekete geçerler ve İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi kentlerdeki okullarda solcu öğrencilere saldırılar başlardı. Pek çok yerde demokratik öğrenci hareketi neredeyse bütün enerjisini ve zamanını, fonda Türkiyem şarkısının çaldığı bu “aksiyonun” içinde, çoğu öğrenci bile olmayan ülkücüler, çevik kuvvet polisi ve sıklıkla kendilerine “terörist” gözüyle bakan okul yönetimleriyle boğuşarak harcardı. O sıralarda “Müslüman Gençlik” çatısı altında örgütlenen İslamcı öğrenciler bu çatışma karşısında pragmatist bir tutum takınmıştı. Ülkücüleri “yeterince İslami bulmuyor” ve açıktan onlarla davranmıyorlardı. Zaten aralarında birçok Kürt genci de vardı. Ama çatışmaların solcu öğrencileri zayıflattığı her durumdan ustaca faydalanıyor, neredeyse her defasında yeni bir “mevzi” elde ediyorlardı.

Müslüman Gençlik, RP çizgisindeki Milli Gençlik Vakfı’ndan Türk/Kürt Hizbullahına uzanan bir çizgide, birbirine benzer-benzemez bir çok farklı fraksiyon ve nesepten oluşmuş bir İslamcı konsorsiyumuydu aslında. Aralarındaki birçok görüş ayrılığına, hatta keskin zıtlıklara rağmen birlikte davranabiliyorlardı. Şalvar pantolonları, belden aşağıya salınmış oduncu gömlekleri ve elbette ‘sünnet sakal’larıyla bir örnek görünürlerdi. Onları birleştiren, ortaklaştıran şey, temel gündemleri olan Çeçenistan ve Bosna savaşlarıydı. Kimi zaman “yardım masaları” kurup para ve giysi toplayarak, kimi zaman mevlit okuyarak, kimi zaman bizzat cepheye gidip savaşarak; bir çubuğun etrafında dönerek toplanan pamuk şekeri gibi Bosna-Çeçenistan etrafında toplanıyorlardı. Ülkücülerle (ve tabi devletle) temas ettikleri nokta da buydu. 1993-96 arasında “Adriyatikten Çin Seddi’ne Türk dünyası” hayali kuran Demirel-Çiller DYP’sinin mafyatik devletiyle de, 1996’dan sonra, sonunda kendisi de bizzat “Bosna yardım parası buharlaşması”ndan hüküm giyecek Erbakan’ın bulunduğu “yeşilimsi” koalisyonla da haşroldular.

Arada bir Çeçen ya da Bosna cephesinden gelen cenazeler için fakülte kantinlerinde forum düzenler, “Rus ve Sırp katilleri cehennem ateşiyle yakmak” üzere yemin ederlerdi. Çeçen ve Bosna savaşları onları giderek radikalleştirdi. Seyyid Kutup ve Mevdudi okudukları, çoğunlukla “Anadolu kaplanı” ağabeyler tarafından “burslanmış” evlerde, VHS kasetlerden, “Kafir Rus askerlerin kafasını kesen Çeçen savaşçıları” izlediler. Şamil Basayev’in cihat çağrıları ve Afgan mücahitlerin “Sovyet zaferi”yle taçlanmış Hindikuş Dağları direnişi; onları Anadolu Nakşiliği ya da Kürd Nurculuğu yerine cihadi-selefi fikirlerle doldurup taşırıyordu. Senelerden ‘1994’ falandı…

İşte döndük 1994’e. 12 Eylül rejiminin tank zoruyla dayattığı neoliberal ekonomik yıkıma eşlik eden merkez siyasetteki çöküşün en görünür olduğu yıldı 1994… Başkent Ankara, İstanbul ve çok sayıda kentin yerel yönetimi o yıl İslamcı Refah Partisi’nin kontrolüne geçti. Ankara Belediye Başkanı seçilen Melih Gökçek bu görevi bir daha kimseye bırakmadan bugüne dek sürdürecek, İstanbul Belediye Başkanı seçilen Tayyip Erdoğan, etrafındaki sayısız tartışma ve gerilimin ardından cumhurbaşkanlığına yükselecek ve ülkenin “ana akım siyaseti” haline geleceklerdi. Soğuk savaş sonrası “postmodern” denklemin İslamizasyon dalgası ezberleri yıkarak kabarırken Hindikuş ve Tora Bora cihatçıları da bir uluslararası terör şebekesi olarak dünyanın başına musallat olmaya başlıyordu.

Ankara’da Rus elçiyi sırtından vuran çevik kuvvet polisi Mevlüt Mert Altıntaş 1994’te doğdu…

Afgan mücahitleri 1994’te Çeçen savaşına dahil oldu. Omuzlarındaki Amerikan füzelerini bir kez daha Rus zırhlılarına ateşliyorlardı. Sonra el Kaide adıyla yatay, konfederatif, son derece esnek bir terör ağı haline geldiler. Batı hedeflerine saldırdılar. Omuzlarındaki füzeleri ABD ve Batılılardan almışlardı ama o omuzların üstündeki baş, Mevdudi ve Kutup gibi Selefilerin köktenci fikirleriyle doluydu.

Yaklaşık 15 yıl sonra, bir kez daha ABD silahlarıyla donandılar. Suriye’de, ordunun zırhlılarına karşı lazer güdümlü Amerikan TOW füzeleriyle büyük başarı sağladılar. Aslında has el Kaide idiler ama kullanışlı pragmatizmleriyle El Nusra adını aldılar.

2000’lerin başından itibaren “Ortadoğu için ılımlı İslam modeli” olarak gösterilen Türkiye, bu savaşta Suriye yönetimine karşı savaşan İslamcı grupları açıkça destekledi. Eski Dışişleri Bakanı ve Başbakan’ın “Stratejik Derinlik” olarak adlandırdığı bir “yeni Osmanlı” politikasıydı bu.

94 doğumlu Mevlüt Altıntaş bu ülkede büyüyordu.

O savaşın bütün kiri pası ülkeye taştı. Reyhanlı’dan Ankara Garı’na, Taksim’den Niğde’ye pek çok yerde kan döktü. Ama bu kir pasla birlikte savaşın demagojisi de bulaştı ülkeye. Bugünlerde Rus elçinin vurulmasını derhal “FETÖ”ye bağlayan ‘ana akım’ İslamcılar, günlerce bu İslamcıların “direnişini” ve “Rus zalimliğini”, çoğu sahte olan görüntü ve videolarla pompaladılar. Sıkışmış iç siyasetin baraj kapaklarını komşunun yangınıyla rahatlatmak alışkanlıklarıydı zira…

1994 doğumlu Mevlüt Altıntaş tam böyle bir anda Ankara’da Rus elçisini vurdu. Nusra (el Kaide) sloganları atıyordu. “Neci” olduğundan bağımsız olarak Türkiye’nin nasıl bir güvenlik ve istikrar zatürresi olduğunu gösterdi. Zaten İster “FETÖ”cü ister Nusracı olsun, nihayetinde bir “İslamizasyon çocuğu” idi.

En başa dönersek…

Ünlü boksör Tyson’un, kendi basit tecrübesinden yola çıkarak söylediği ve bugün çok işlevli bir “strateji mottosu”na dönüşmüş olan o söz Türkiye’nin dış siyaseti (ve hatta iç siyaseti) açısından berrak bir durum tarifine dönüşmüş gibi görünüyor. Kimin attığı elbette önemli, ama ülkenin yüzüne yediği bu yumruk, kimin attığından bağımsız olarak; onun son 20-25 yıllık “planlarının” çökmesine yol açıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI