Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Sessizce değişen bir paradigma: Alevi tarihyazımı

Perşembe, 3 Kasım, 2016
Ayfer Karakaya-Stump: Tek yapmaya çalıştığım iyi tarihçilik. Yani idealize edilmiş tarih dışı objeler olarak değil, sahici insanlar olarak Aleviler kimdi? Baskılara rağmen neden ve nasıl Alevi kaldılar? Aynen Ahmet Kaya’nın şarkısında dediği gibi, ‘kimdi bunlar, kimdi?’ Alevifobi, toplumun en yakıcı sorunu. Medyada Aleviler kör noktada. 

Tarihçi Ayfer Karakaya-Stump ile konuştuk. Söyleşinin kendisinin, niçin konuştuğumuz sorusunun cevabı olduğuna inanıyorum, o yüzden girizgâhı fazla uzatmadan başlıyorum. 

Aleviliği, belgelerle anlamaya ve anlatmaya çalışan çok nadir isimlerden birisiniz. Çalışmalarınız, Alevilere dair yaygın ya da yaygınlaştırılmak istenen söylemlere doğrudan cevap değilse bile bunlara bakışı kökten değiştirme kabiliyetine sahip. Umduğunuz ya da ummadığınız etkileri oldu mu çalışmalarınızın? Örneğin ben hak ettiği ilgi ve tartışmayı bulmadığı kanısındayım, sanki… Ne dersiniz?

ayfer-karakaya-stump

(Fotoğraf: Ezgi Aydın, Mesele dergisi)

Alevi-Bektaşi tarihiyle ilgili mevcut literatürü ve sorunlarını bilen ve belli bir siyasal gündemi paket olarak sahiplenmemiş okuyucular tarafından kitabım aslında oldukça iyi karşılandı ve ilgi gördü diyebilirim. En azından bana ulaşan tepkiler bu yönde; ayrıca altı ay içinde ikinci baskıyı yapmış olması da belli bir ilginin işareti. Ama Türkiye’deki ana akım medya ve akademik tarihçiler açısından derseniz, dediğiniz doğru tabii. Buna da şaşırmıyorum aslında, çünkü bugün -bence önemli oranda ortaya konan kötü tarihçilik örnekleri nedeniyle- adeta bir muamma haline getirilmiş Alevi-Bektaşi tarihine dair kökleşmiş ezberlerin ve kalıpların dışında, ama kimsenin reddedemeyeceği, dede ocaklarının aile arşivlerindeki belgelere ve yazmalara dayanarak yeni, daha sağlam ve daha sahici bir tarihsel okuma geliştirmeye çalışıyorsunuz ve bunu İslam ve Osmanlı tarihi eğitimi almış bir tarihçi olarak yapıyorsunuz. Diğerlerini “metot bilmez, amatör tarihçiler” diyerek bir kenara atabiliyorlar, ama size aynı tavırla yaklaşamayacakları için görmezden gelmeyi tercih ediyorlar herhalde. 

“SİYAH BEYAZ BAKMA…”

Bu arada bir de genel okuyucu açısından kitabın dilinin biraz akademik kaçması durumu var galiba. Ummadığınız tepkiler dediniz ya, mesela kitabı okuyan üniversite mezunu okuyuculardan bazıları bile dilini akademik bulduklarını söylediler ki bu beni biraz şaşırttı. Burada iki nokta var; biri, gerçekten de ben bu kitabı genel okuyucudan çok, meselelere hâkim okuyucuları, araştırmacıları ve akademik tarihçileri düşünerek yazmıştım. Ama bir diğer nokta da insanların tek bir kitapta bütün Aleviliğin mümkünse bir, en fazla birkaç cümleyle özetlenebilir bir meta-tezle açıklanması yönündeki beklentileri. Yani kolay, kısa ve kesin cevaplar bekleniyor. Oysa iyi tarihçilik, mesela bir belgeyi tartışırken mümkün olduğunca saydam olmayı, neye dayanarak hangi sonuçlara varıldığı, hangi noktalarda ne tür tereddütlerin ve belirsizliklerin mevcut olduğu, hangisi somut veri, hangisi çıkarım veya tahmin, bütün bu konularda sistemli ve açık olmayı gerektirir. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Bunu yapınca kolay ve kesin cevaplar bekleyen okuyucuların kafası karışabiliyor. Tabii bu biraz da tüm Türkiye toplumundaki yaygın, tarihe siyah-beyaz kategorilerle ve anakronistik yaklaşımlarla bakma eğiliminin bir ürünü. Oysa tarih hemen her zaman düşündüğümüzden daha karmaşıktır ve iyi tarihçilik, o grilerle dolu karmaşıklığı ve zenginliği mümkün olduğunca güncel kaygı ve düşünüş kalıplarıyla deforme etmeden ortaya koymak, her veriyi kendi tarihsel bağlamında bir puzzle gibi yerli yerine oturtup, aralarındaki bağlantıyı en makul ve ikna edici şekilde anlamaya ve anlatmaya çalışmaktır. Bu doğru yapıldığında ulaştığınız sonuç sadece daha iyi bir tarihçilik olmuyor, aynı zamanda romantik meta-anlatılardan çok daha ilginç ve heyecan verici bir nitelik kazanıyor diye düşünüyorum.

Birçok bilimsel ya da bilim dışı söylem ve perspektifin ve oralarda kullanılan kavramlaştırmaların eleştirisini yapıyorsunuz. Heterodoksluk-ortodoksluk.. Yüksek İslam-halk İslamı… Yerleşik kültür-göçebe kültür… Yazılı kültür-sözlü kültür… Etnik köken meselesi… Orta Asya Türk kökeni ya da işte Zerdüşti Kürt köken gibi vurguları kast ediyorum… Köprülü gibi etkileyici bir ismin eleştirisi bir yanıyla da çalışmalarınız. Bu kavramlaştırmaların, sadece bilim dünyasında kalmayan, yaygınlaşıp toplumsallaşan, yani ideolojik, siyasal, hatta güncel hayatı etkileyen yanları bulunuyor değil mi? Hatta bu kavramlaştırmaları birçok okur yazar Alevi’nin sıklıkla kullandığını da görüyoruz. Bu nasıl mümkün oluyor? Aleviliği kuşatan söylemlerin Aleviler tarafından da benimsenebilmesi nasıl mümkün oluyor?

alevi

Ayfer Karakaya – Stump’ın “Vefailik, Bektaşilik, Kızılbaşlık – Alevi Kaynaklarını, Tarihini ve Tarihyazımını Yeniden Düşünmek” kitabı İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları arasından çıktı.

Hiç şüphesiz Köprülü ile paradigmalaşan Aleviliğe yönelik bu tip kavramsallaştırmaların hiçbiri masum veya nötr değil. Köprülü paradigmasının Alevi tarihine dair kurgusu biliyorsunuz esas itibarıyla şöyle: Alevilik, eski Türk/Şaman inançlarından kopamayan, dolayısıyla otantik Türklüğün taşıyıcısı, ama neticede göçebe ve yüksek İslamı anlayamacak kadar cahil halk kesimlerinin farklı inançları gayri ihtiyari bir araya getirmesiyle ortaya çıkmış bir amorf kimlik ve altkültürdür. Yani karadan değil, beyazdan okursak şu mesaj veriliyor: Aleviler, daha önce düşündüğümüz gibi İslamı içten bölmek isteyen sinsi bir taife değil, esasında saf, iyi insanlardır, lakin cahillerdir ve cahil oldukları için Alevi olmuş veya kalmışlardır, dolayısıyla eğitilirlerse doğru, saf ve yüksek İslama kazandırılabilirler.

KÖPRÜLÜ PARADİGMASININ TERS YANSIMALARI

İlginçtir ki görünürde Köprülü’yü Türkçülük üzerinden eleştiren birçok araştırmacı da benzeri kavramları tarihselleştirmeden ve sorunsallaştırmadan kullanarak aslında bu hâkim paradigmanın ve mevcut sosyopolitik güç ilişkilerinin yeniden üretilmesine ve doğallaştırılmasına katkı yapıyor. Aleviliği mesela Türklüğün/Şamanlığın değil de Kürtlüğün/Zerdüştlüğün özü olarak sunanlar veya Aleviliği “senkretizm,” “heterodoksi” gibi esasında hiçbir açıklayıcı gücü olmayan terimlerle tanımlama iddiasındaki tüm teoriler bu anlamda Köprülü paradigmasının ters ayna yansımasından başka bir şey değil ve tabii -bilmem söylemeye gerek var mı- bu tezlerin her biri belli bir siyasi gündemin promosyonuyla yakından alakalı. 

Bu kavramsallaştırmaların Aleviler tarafından benimsenmesi ise ilginç, ama aslında açıklanabilir bir şey: Tüm sorunlarına rağmen bu tip özcü/milliyetçi söylemler, Alevileri İslamın iç düşmanları olarak sunan, mum söndü gibi iğrenç ithamlarda bulunan, öcüleştirici Sünni/dini söyleme karşı ilk kez bir alternatif sundu ve yüzyıllarca ezilmiş, horlanmış bu insanları bir yönüyle onore etti. Birçok Alevinin, bir yandan “72 millete eş gözle bakmayan, halka müderris olsa hakikatte asidir” şiarını sahiplenirken diğer yandan bu tip özcü/milliyetçi söylemlere hoş bakmasının, hatta içselleştirmesinin asıl nedeni budur bence. Ayrıca olaya madunluk çalışmaları perspektifinden bakarsanız, Aleviler gibi madunluk tarifine her yönüyle cuk oturan bir grubun kendine dair bağımsız bir söylem geliştirmesinin toplumdaki güç ilişkileri ve kültürel hiyerarşi açısından ne kadar zor olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Bununla birlikte hâkim söylemin terminolojisini kullansalar bile Alevi araştırmacıların bu söylemi bir yanıyla da destabilize edebildiklerini görüyoruz; mesela “senkretizm” kavramına ortodoks çevrelerin yüklediği negatif anlamın tersine, çevirisini “bağdaştırmacılık” şeklinde yaparak olumlulamaları bu açıdan ilginç bence.

MUHTEŞEM HİKÂYELERLE DOLU BİR TARİH

Sizin yaptığınıza “alternatif tarih” mi demek lazım? Alevi tarihyazımı ilerleyip geliştikçe, birden fazla Alevi tarihi mi ortaya çıkacak? Ali Gako gibi müthiş bir öykü, şimdiye kadar duyulmamış bir figürün etrafında yaptığınız kazıya benzer işler görebilecek miyiz gelecekte?

Alternatifliği belki devleti tarihsel anlatının merkezinden kaydırıp yerine sosyopolitik olarak marjinalleştirilmiş ve ideolojik olarak ötekileştirilmiş bir topluluğu koymasıyla ilgili olabilir. Bir de temel kaynak olarak bu topluluğun kendi içinden çıkmış yazılı ve sözlü kaynakları kullanma durumu var ki bu da yaptığım işin ayırt edici özelliği herhalde. Ama onun dışında tek yapmaya çalıştığım iyi tarihçilik. Yani idealize edilmiş birtakım tarih dışı objeler olarak değil, gerçek, sahici insanlar ve bilinçli özneler olarak Aleviler kimdi, neydi ve tüm bu yaşadıkları baskılara rağmen neden ve nasıl Alevi kaldılar? Bunlar bana çok ilginç gelen ve gerçekten anlamak istediğim sorular; aynen Ahmet Kaya’nın şarkısında dediği gibi, “kimdi bunlar, kimdi” diyerek aslında çok kişisel ve ucu açık bir merakla başladım ben bu belgeleri çalışmaya. Belgelerle yolculuğum devam ediyor ve yolculuk devam ettikçe Ali Gako’nunki gibi daha birçok ilginç hikâyeyle karşılaşıyorum tabii. Aslında Alevi-Bektaşi tarihi bunun gibi birbirinden muhteşem hikâyelerle dolu ve bunlar anlatılmayı fazlasıyla hak eden, içinde yaşadığımız bölgenin tarihine bakışımızı kökünden değiştirebilecek hikayeler. 

Birden fazla Alevi tarihi mi çıkacak sorusuna gelince; bundan kastınız eğer birbirine taban tabana zıt Aleviliğin orijinine dair anlatılarsa, bunların önemli kısmının ampirik ve kavramsal olarak sorunlu olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla tarihçilik açısından ciddi bir eleştiriye dayanmaları zor bence. Ama tabii olayın bir de politik boyutu var; o açıdan baktığınızda kimlik siyasetindeki işlevleri devam ettiği sürece bu orijin-odaklı birbirine rakip anlatıların var olmaya devam edeceğini ve alıcısının olacağını söyleyebiliriz sanırım.

“BİRİLERİNİN HAKKINDA KONUŞMAK GÜÇLE İLGİLİ”

Aleviler belki de en çok “üzerinde” konuşulan bir toplum. Kimse “Sünniler” diye konuşmaya başlamaz, ama “Aleviler” diye başlayan sayısız cümle duyarız. Sizin çalışmalarınız bu bakımdan sadece bir tarihçinin çalışması gibi değil de yaygın (bilimsel ya da bilim dışı) söylemlerle bir mücadele görüntüsü veriyor. Bu hedeflediğiniz bir şey miydi? 

Birileri hakkında konuşup yazabilmek, hiç şüphesiz güçle alakalı bir şeydir. Yani beyaz antropoloğun siyah halkları incelemesi gibi, Sünniler de Aleviler hakkında bir otorite konumunda konuşabilir, ama tersi pek mümkün değildir. Zaten bence Batı’da ırkçılık neyse, Ortadoğu’da mezhepçilik odur. Ama bu derin meseleyi şimdilik geçersek, çalışmalarımda hedeflediğim şeylerden birinin Aleviliğin müteşerri İslamın kategorileri ile değil, kendi kategorileri ile tanımlanması olduğunu söyleyebilirim. Zira “mezhep”, “tarikat” gibi terimlerin müteşerri İslam içerisinde çok spesifik anlamlar taşıdığını, ancak ayırt edici özelliği batıniliği ve içkin tanrı anlayışı olan Alevilik gibi bir inancın bu tanımlara sıkıştırılmaya çalışılmasının yanlış ve kafa karıştırıcı, günümüzde de çoğu zaman siyasi maksatlı olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlamayın, burada İslama veya tasavvufa dair hiçbir kategori veya kavram Alevilik bağlamında kullanılamaz demiyorum, dede ocaklarına ait belgeler ortadayken böyle bir şey söylemek zaten mümkün değil. Ancak var olan ortak kavramların içlerinin Alevilikte çok farklı doldurulduğu veya doldurulabildiği konusunda bir farkındalık ve hassasiyetten bahsediyorum.        

Belge konuşturuyorsunuz. “Vefailik, Bektaşilik Kızılbaşlık” kitabınızı okurken belgelerde yazanlar kadar doğrudan belgelerin kendi tarihlerinin Aleviliğin tarihi konusunda özel açıklayıcı bir öneme sahip olduğunu düşünmeye zorlanıyor insan. Yüzlerce yıl özenle korunmuşlar hem, hem de sanki kimseler duymasın, görmesin istenmiş gibi. Belgelere yönelik bilimsel ilgisizlik de söz konusu galiba. Cemal Kafadar, çalışmalarınızı “ezberbozan” diye tanımlıyor. Neden belgeler bu kadar geç ilgi gördü? Bir yanıyla da tarihi güncelmiş gibi konuşma, kullanma eğilimi olan bir toplumdayız, beş yüzyıl öncesinden dün gibi bahsediliyor… Böyle olunca belgelere daha erken ilgi gösterilmesi gerekmez miydi?

Evet, dedelerin yüzyıllarca gözleri gibi sakladıkları bu belgelerin ve yazmaların bizzat kendi tarihlerinin özel açıklayıcı önemine dair yaptığınız tespit gerçekten çok güzel ve önemli. Bu titizliğin nedeni en başta devlet korkusu; bunun içine hem cezalandırılma hem de belgelere el konulması endişesi var. Bir diğeri de bu belgelerin kutsallığı. Mesela Adıyaman’da ileri yaşlarda, nur yüzlü bir dede vardı, Güzel Dede. Dört kez ziyaretine gittim, en sonunda hasta kızının gördüğü bir rüya üzerine belgeleri ve yazmaları bana göstermeye ikna oldu. Meğer yazmaların içinde bulunduğu sandık kendi babası Hakka yürüdükten sonra hiç açılmamış. Böyle nice hikâye birikti alan çalışmalarım esnasında; kim bilir, belki onları da bir gün yazıya dökerim.

“1990’LARDAN İTİBAREN DURUM DEĞİŞTİ”

ayfer-masadaAkademi dünyasının bu belgelere ilgisizliğine gelince, bu gerçekten de çok manidar bir durum. Her şeyden önce Aleviliğin yalnızca sözlü kültüre dayandığı varsayımı -ki burada yazılı kültürle sözlü kültür arasında son derece sorunlu bir hiyerarşi kuruluyor- Köprülü paradigmasının ana destek noktalarından biridir. Dolayısıyla “Alevilerin yazılı kaynakları yoktur” varsayımından hareket edince kimse gidip arama veya sorma ihtiyacı duymamış herhalde; hatta yazılı belge aramayı bırakın, Alevilikle ilgili kitapların çoğu tek bir Alevi köyü ziyaret edilmeden, tek bir Alevi cemine girilmeden yazılmış. Gerçi haksızlık etmeyelim, sorsalar bile eskiden dedeler belgelerini araştırmacılarla paylaşmak istemeyebilirdi, korkudan veya başka nedenlerle. Ama 1990’ların başından itibaren bu durum değişti; o zamandan beri bu tür yazılı kaynakların varlığı öyle ya da böyle kendini belli etmişti ve dedelerin büyük kısmı da ellerindekini güvendikleri araştırmacılarla paylaşmaya son derece istekli, ama bunları çalışabilecek kalifiye elemanlar çok yetersiz, hatta yok. Bu işi yapabilecek profesyonel tarihçiler de genel de Alevilik konusuna çeşitli nedenlerle ilgisiz kalmayı yeğliyor.  

Oysa bu belgeler ve yazmalar doğru ve sistemli çalışılırsa sadece Alevi-Bektaşi tarihini değil, tüm Anadolu (ve hatta Mezopotamya ve Balkanlar) tarihine bakışımızı değiştirebilecek, en azından birçok önemli soruyu yanıtlayabilecek ve boşlukları doldurabilecek nitelikte. Çünkü bu dede ocaklarının bazıları -eğer 1071’i milat alırsak-Anadolu’ya ilk göçen dervişlerin, Sufilerin, şeyh ailelerinin torunları; kimi durumlarda bu ailelerin tarihlerini ta Irak’tan ve Horasan’dan alıp günümüze kadar sürebiliyoruz. Bunu Anadolu’da kaç aile için yapabilirsiniz? 

Kim bilir belki de bazı tarihçilerimizin konuya ilgisizliği tam da bu yüzdendir; zira bu ailelerin hikâyeleri Türk, Kürt, Alevi, Sünni gibi kategorileri zorlamakla kalmıyor, yerlilik-millililik tartışmalarına da çok farklı, bazı kesimleri rahatsız edebilecek boyutlar katıyor. Düşünün, bu ocakların arşivlerinden mesela 14. yüzyılın sonundan kalma bir Ahilik icazetnamesi çıkıyor, bunun bildiğim kadarıyla eşi benzeri yok. Ayrıca 15. yüzyıldan epeyi belge var; Osmanlı arşivlerinde bile bu yüzyıldan çok az sayıda belge olduğunu söylersem durumun çarpıcılığı daha iyi anlaşılır. Ya da Anadolu’ya Safevilerin yolladığı Türkçe bir hilafetnamenin orijinali var mesela; yine hem İran/Safevi hem Anadolu tarihi açısında çok özel ve eşsiz bir belge. Bu belgelerin bazılarını kitabımda yayımladım, ama daha çok sayıda keşfedilmeyi, muhafaza edilmeyi ve hakkıyla çalışılmayı bekleyen Alevi belgesi ve yazması var. Burada hakkıylanın altını çiziyorum, çünkü Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi gibi bazı devlet kurumlarının bu belgelerle ilgili yaptığı çalışmaların önemli bir kısmında çok ciddi bir kalitesizlik sorunu var, zaten yaptıkları yayınlar da belli bir gettonun ötesine ulaşmakta güçlük çekiyor.  

Peki bu belgeler ve yazmalar nerede şimdi? Bunlar korunabiliyor mu?

Tam yarama parmak bastınız; maalesef hayır, doğru düzgün korunabildiklerini söylemek imkânsız, hatta bir kısmı ciddi bir talanla karşı karşıya. Alevi kurumları maalesef bu kaynakların öneminin farkına varmamış gibi ya da bu konuda bir vizyonları yok, bilemiyorum. Ama bu belgelerin en azından dijital olarak, profesyonel bir arşivde saklanması ve ciddi bilim insanlarının kullanımına açılması çok önemli. Daha da önemlisi bu çalışmaları yapabilecek kalifiye gençlerin yetişmesi için burs olanakları sağlanmalı. Bu mesajımı her fırsatta Alevi kurumlarına ulaştırmaya çalışıyorum, ama şu ana kadar pek duyan olmadı maalesef.

Siz, “Alevifobi” deyimin kullanan belki de ilk kişisiniz. En azından ben daha önce başka bir yerde görmedim. Etnik, dinsel, kültürel fobiler son birkaç 10 yılın en önemli meseleleri arasında. Yine sizin çalışmalarınız, Alevifobi’nin soykütüğünü çıkarıyor gibi, doğrudan hedefiniz bu değilse de. Nedir Alevifobi? Oluşum sebepleri, şartları, yaşama kabiliyeti nereden geliyor? Alevi toplumunun (belki de toplumlarının demek daha doğru, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, büyük bir nüfustan bahsediyoruz) Alevifobi ile mücadele imkânları var mıdır? Bu sadece Alevilerin boğuşması gereken bir sorun mudur?

Alevifobiyi kelime olarak benden önce bir iki kişi daha kullandı sanıyorum, ama konuyla ilgili, Alevifobiyi tanımlamaya çalışan ilk makaleyi ben yazmış olabilirim. Bence Alevifobi derin siyasi ve kültürel kökleri olan, dindarından liberaline, milliyetçisinden Kürt hareketine, Türkiye toplumunun her köşesine nüfuz etmiş, ama farklı oran ve şekillerde tezahür edebilen sosyo-patolojik bir olgu, aynen Batı ülkelerindeki ırkçılık gibi. Daha önceye giden dinsel kökenlerini bir yana koyarsak, özellikle Osmanlı döneminde makbul kimlik Sünniliğin çok katı ve keskin bir Kızılbaşlık karşıtlığı üzerinden tanımlanması Alevifobinin toplumumuzdaki temelini atmıştır denilebilir. Bu Alevifobik miras daha sonra Osmanlı’dan Cumhuriyete devredilmiş ve bu dönemde de formal laikleşmeye rağmen pratikte makbul kimlik Türklük ve Sünnilik üzerinden tanımlanmaya devam etmiştir. Hatta denilebilir ki ta Osmanlı döneminden bu yana, ama bilhassa da Cumhuriyet döneminde Türk kimliğinin bizzat kendisi Sünnilik/Müslümanlık üzerine inşa edilmiştir; bu yüzdendir ki 19. ve 20. yüzyıllarda eski Osmanlı topraklarından Anadolu’ya göçen mesela Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkezler, Gürcüler rahatlıkla Türk kimliğine entegre olurken Kürt ve Zaza olanları gibi Türkmen Aleviler de ana gövdeden dışlanmış, o yüzden de laik Cumhuriyeti samimiyetle sahiplenmelerine rağmen aynı entegrasyon sürecini yaşayamamıştır.

 

ALEVİFOBİ BU TOPLUMUN EN YAKICI SORUNU

Alevifobi bu toplumun en önemli ve yakıcı sorunudur, buna şüphe yok. Hatta Kürt sorunundan bazı açılardan çözülmesi çok daha zor bir sorun olduğunu düşünürüm. Tabii ki Alevifobi sadece Alevilerin boğuştuğu bir sorun olmaktan çıkmalı; zaten Alevifobi, adı üstünde, Alevilerin değil Sünnilerin bir sorunudur, yani sağaltılması gereken Aleviler değil Sünnilerdir. Bu sorunun çözümünde devletin tutumu, okullarda verilen eğitimin mahiyeti ve medya anahtar rolü oynayabilir, ama bu yönde bir iradenin olmadığı, hatta bir irade varsa bunun tam tersi yönde olduğu maalesef çok açık. Ayrıca iyi tarihçilik de hem Kürt sorununun hem de Alevifobi sorununun çözümüne önemli katkılar yapabilir diye düşünüyorum. Harvard’da asistanlığını yaptığım bir Amerikan tarihi profesörünün şöyle bir sözünü hatırlıyorum: “Bir araya gelebilmemizin en kolay yolu tarihlerimizi bir araya getirmektir.” Bizim zaten tarihlerimiz o kadar iç içe ki… Yeter ki tarihçilerimiz bu iç içe geçmişlikten gocunmasınlar ve doğru şekilde ortaya koysunlar.

Doktora teziniz ne zaman yayımlanacak? Yayımlanacak yeni çalışmalarınız var mı?

Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan kitabımda doktora tezimden bazı bölümler var. Ama bir bütün olarak ve çok daha genişletilmiş haliyle tezim İngilizce olarak muhtemelen önümüzdeki bir, en geç bir buçuk yıl içerisinde yayımlanmış olacak. Ondan sonra Türkçe çevirisi de hızla çıkar sanıyorum, en azından öyle umuyorum. Bütün bunların dışında da yarım kalmış, bitirilmeyi bekleyen projelerimiz var tabii, onları da elden geldiğince çabuk bitirip yayımlamak istiyorum, ama her şey zaman alıyor. Asıl işim olan tarihle ilgili çalışmalarım dışında daha güncel mevzularda da arada bir şeyler yazmaya gayret ediyorum, mesela National Identities dergisinin Kasım 2016’da çıkacak Alevilik özel sayısında AKP’nin mezhepçi politikaları ve Alevilerin eşit yurtaşlık mücadelesi hakkında İngilizce bir makalem var. 

ALEVİLER MEDYANIN KÖR NOKTASI

Son olarak, medyada Alevi varlığı, Alevi temsili hakkında görüş ve gözlemlerinizi öğrenmek isterim. Devletin din politikalarını en çok eleştirenler bile fazla “Sünni” kalıyor olabilir mi? 

Kesinlikle; Aleviler tüm ana akım medyanın, en demokrat görünenlerinin bile adeta kör noktası. Bu gerçekten inanılmaz bir durum ve bence Alevifobinin en çarpıcı tezahürlerinden biri. Kendine liberal diyenler bu ülkede yıllarca inanç özgürlüğü adına türbanı savunan binlerce yazı kaleme almıştır, ama bir kez olsun milyonlarca Alevinin uğradığı kaba ayrımcılık ve asimilasyon politikalarına değinmemiştir, onu bırakın, Alevileri bütünüyle görmezden gelmiştir. Böyle bir liberallik, böyle bir demokratlık olabilir mi? Veya tartışma programlarına bakın: Aynı birkaç konu üzerinde, aynı kişilerle, hatta aynı cümlelerle aynı şeyler söylensin diye yüzlerce program yapılırken toplumun en kalabalık ve halihazırdaki en sıkıntılı kesimlerinden olan Alevilerin dertlerini, sorunlarını ele alan bir tek program bile yapılmaz mı? Haksızlık etmeyelim, binde bir de olsa numunelik bir şeyler yapıyorlar, ama ona da çağrılan Alevi konuklar sıkı bir filtrelemeden geçiyor ve tabii yanlarına en az bire bir oranında Sünni veya Sünnileşmiş konuk ekleniyor, herhalde “denge sağlansın” diye. İsmail Saymaz, Yunus Emre gibi aradan kaçırdıkları, Alevilerin uğradığı sistemli haksızlıkları biraz olsun görünür kılmaya çalışan vicdan sahipleri oluyor tabii, ama oları da susturmak için nasıl çabaladıkları ortada.   

Aslında olay Aleviler ile ilgili yazı yazmak ve program yapmak mevzunun da çok ötesinde; Aleviler hiçbir şekilde, hiçbir kapasitede medyada yeterli oranda temsil edilmiyor, seslerini duyuramıyor, bu çok açık. Mesela bakın, kaç tane Alevi gazeteci, köşe yazarı, program yapımcısı var? Benim bildiklerim bir ikiyi geçmiyor. Başka varsa da ben bilmiyorum. 

Ayfer Karakaya – Stump kimdir?

İstanbul (Erkek) Lisesi ve Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünden mezun oldu. Amerika’da Ohio State Üniversitesi’nde İslam/Osmanlı tarihi alanında yüksek lisans yaptı. Doktora derecesini, Harvard Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları/Tarih ortak programından, “Sultanın Tebaası, Şahın Talipleri: Osmanlı Anadolusu’nda Kızılbaş Topluluklarının Oluşumu ve Değişimi” başlıklı teziyle aldı. Cornell Üniversitesi’nde sürdürdüğü iki yıllık doktora-sonrası çalışmayı takiben, 2011 yılında William and Mary Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yardımcı doçent olarak göreve başladı. Halen aynı üniversitede Ortadoğu, İslam ve Osmanlı tarihi dersleri vermektedir. Araştırma alanları arasında, Anadolu’nun sosyo-kültürel tarihi, Osmanlı-Safevi ilişkileri ve sınır bölgeleri, Sufizm ve tarikatların sosyal tarihi, muhalif dinî akımlar, Alevi-Bektaşi toplulukları ve kadın ve toplumsal cinsiyet tarihi vardır. Son yıllarda çeşitli dergi ve gazetelerde yazı ve söyleşileri de yayımlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI