Ümit Akçay
Ümit Akçay
  • uakcay@gazeteduvar.com.tr

Orta Vadeli Program: Aynısının fazlası!

Pazartesi, 10 Ekim, 2016
2013’ten itibaren uzatmaların oynandığı yükselen piyasalardaki olası krizin eşiğindeyiz. Bu ortamda, eğer sermaye akımlarında hissedilir bir azalma olacaksa, Türkiye gibi ülkelerin 2000’ler boyunca uyguladığı neoliberal popülist ekonomik programın sürdürülmesi giderek zorlaşacaktır.

Türkiye ekonomisi bir süredir yavaşlıyor. Ekonomik yavaşlamaya karşı alınan önlemler de ardı ardına açıklanıyor. En son geçtiğimiz hafta açıklanan Orta Vadeli Program’da da bu yavaşlamanın 2016’da süreceği resmi olarak tespit edilmiş oldu. Bu yavaşlama eğilimlerine karşı ekonomi yönetimi ne yapıyor diye baktığımızda ise ortada yer yer birbiriyle çelişen, belli bir bütünlükten yoksun ve geçici, yama yapmaya yönelik önlemler bütünü olduğunu görüyoruz. Bu sendeleme, 2000’li yıllar boyunca süren ekonomik modelin tıkanmasının emareleri.

NEOLİBERAL POPÜLİZMLER

2000’li yıllarda aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir dizi ülkelerdeki siyasi iktidarlar, sert neoliberal programlar uygulamalarına rağmen, bu programın yaratabileceği toplumsal hoşnutsuzlukların törpülenebilmesi için iki olanağa sahip oldular. Bunlardan ilki sosyal yardım programlarının uygulanması, ikincisi de bireysel borçlanmadaki muazzam artış oldu. Sosyal yardımların, siyasi iktidarların toplumsal meşruiyetlerini sağlamada ve seçim kazanmadaki rolü üzerinde yeterince duruldu. Ancak ikinci boyut genellikle gözden kaçırılıyor. Bireysel borçlanmanın artışı ya da geniş toplum kesimlerinin finansal sistem tarafından içerilmesinin iki temel sonucu oldu.

İlki, gelirleri harcamaları oranında artmayan haneler için borçlanmanın bir seçenek olarak mümkün hale getirilmesi, bu haneler için nispi bir refah etkisi yarattı. Yani geniş kesimler, bütçelerinin elverdiği koşulların üzerinde harcama yapabilme olanağına kavuştu. Ancak gelirleri harcamaları kadar artmayan kesimler için borçlanma bir olanak olduğu kadar bir zorunluktu. İkincisi, bireysel borçlanmadaki artış, kişilerin kaderlerini piyasanın işleyişine bağladığı oranda, toplumdaki ekonomik istikrar talebi arttı. Kişiler örneğin faiz oranlarının artışına daha fazla duyarlı hale geldi, zira bu bizzat kendi yaşam koşullarını etkiler hale geldi. Ekonomik istikrarın ise siyasi istikrarla, bunun da mevcut iktidar partisinin yeniden seçilmesiyle sağlanacağı düşüncesi yaygındı.

KRİZDE UZATMALAR

Yukarıdaki yapıyı mümkün kılan ise, 2000’ler boyunca özellikle ABD kökenli yaşanan kredi genişlemesi ve ekonomik canlanma idi. Bu sayede Türkiye gibi ülkelere hatırı sayılır miktarda para girişi oldu ve bu hem ekonomik büyümeyi canlandırdı, hem de sosyal yardımların ve bireysel borçlanmanın artırılması için gerekli ortamı sağladı.

2008’de patlak veren küresel ekonomik krize ABD, AB ve Japonya gibi önemli merkezlerin politika yanıtı faizleri sıfırlamak ve parasal genişleme programlarını devreye sokmak olarak şekillenince, Türkiye gibi ülkelerde kriz sadece 2008 ve 2009’daki daralma olarak yaşandı. Ardından 2010 ve 2011’de coşkulu sermaye akımları sayesinde Türkiye’de büyüme rekorları kırıldı. Ancak 2013 sonrasında bu ortam sürdürülemez hale geldi. Bunun nedeni ABD’nin miktarsal kolaylaştırma programına son vermesi idi. 2013’ten itibaren esasında aralarında Türkiye’nin de olduğu ve “yükselen piyasalar” olarak adlandırılan ülkeler için kriz etkili olmaya başladı. Bunun en önemli belirtisi, bu ülkelerdeki ekonomik büyümenin tempo kaybetmesiydi. Ancak gerek dünya ekonomisinin gerekse ABD ekonomisinin krizden bir türlü çıkamıyor olması, olası yükselen piyasalar krizinin sürekli ertelenmesini mümkün kıldı.

ABD gibi kapitalizmin önemli merkezlerinde krize karşı verilen tepkinin para politikası kullanılması üzerine şekillenmesi, krizin etkilerini geleceğe ertelemiş oldu ve kriz ağır çekimde ilerledi. 2016 itibariyle para politikasının etkinliğinin sonuna geliyoruz. Ancak dünya ekonomisinde canlanma belirtilerinden hala eser yok.

EKONOMİ YÖNETİMİNİN SIKIŞMASI

Dolayısıyla 2016 sonu itibariyle, 2013’ten itibaren uzatmaların oynandığı yükselen piyasalardaki olası krizin eşiğindeyiz. Bu ortamda, eğer sermaye akımlarında hissedilir bir azalma olacaksa, Türkiye gibi ülkelerin 2000’ler boyunca uyguladığı neoliberal popülist ekonomik programın sürdürülmesi giderek zorlaşacaktır. Ancak merkez ülkelerde ekonomik toparlanmanın bir türlü gerçekleşmemesi, Türkiye ekonomisinin 2000’ler boyunca uygulanan neoliberal popülizmi sürdürebilmesini mümkün kılıyor. Geldiğimiz nokta, dünya ekonomisinin mevcut yapısı neoliberal popülizm programını uygulamaya halen müsaade etse de, bu alan giderek daralıyor. Gerek orta vadeli programı, gerekse ekonomi yönetiminin geçtiğimiz yıldan itibaren aldığı bir dizi önlemi bu bağlamda değerlendirmeliyiz.

Program, dünya ticaretinin tıkandığı bir ortamda iç piyasaya önem vermek zorunda kalan, ekonomik büyümenin tüketim ile tüketimin de borçlanma ile desteklendiği, kamu harcamalarının arttığı, esasen kamu kaynaklarının özel sermaye birikimine tahsis edildiği ve ekonomide herhangi bir yapısal değişimi önüne koymayan bir ekonomi politikası çerçevesi olarak tanımlanabilir. Yani bugüne kadarki programın aynısını sürdürme çabası!

64. Hükümet’in kuruluşundan itibaren bu çerçevede alınan önlemlere baktığımızda, Türkiye ekonomisinin sermaye hareketlerine olan bağımlılığını azaltıcı yönde ilerlemekten çok, tüketimi borçlanma yoluyla desteklemek yönünde şekilleniyor. Her ne kadar iktidar çevrelerinde söylem olarak “Batı karşıtlığı” yükselse de, ekonomik olarak “Batı” denen soyutlamanın özü olan kapitalizme dair herhangi bir sorgulama ya da buna yönelik herhangi bir alternatif ekonomik program hazırlığı göremiyoruz. Peki, kapitalizm sorgulaması olmasa da hakim neoliberal paradigma sorgulanıyor mu? Söylemsel olarak bunu andıran yazılar görsek de genellikle bunlar içeriksiz.

Buradaki temel soru, ekonomi yönetiminin 2000’li yıllar boyunca işlediği ispatlanan sosyal yardımlar + bireysel borçlanma formülünü uygulamayı sürdürüp sürdüremeyeceği. Petrol fiyatının artmaya başladığı, Türkiye’ye gelecek olan paranın azaldığı ya da daha maliyetli hale geldiği bir ortamda bu formülü sürdürebilmek, (i) dünya ekonomisindeki krizin sürmesine ve (ii) bütçe olanakları izin vermesine bağlı olacaktır.


Ümit Akçay kimdir?

Güncel olarak ekonomik krizler, merkez bankacılığı ve finansallaşma alanlarıyla ilgilenmektedir. Akçay, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği (Ankara: Notabene, 2016) kitabının ortak yazarı ve Para, Banka, Devlet: Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği (İstanbul: SAV, 2009) ile Kapitalizmi Planlamak: Türkiye’de Planlamanın ve Devlet Planlama Teşkilatının Dönüşümü (İstanbul: SAV, 2007) kitaplarının yazarıdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI