YAZARLAR

Rusya, Türkiye ve Batı

Eğer kurulacaksa bu yeni düzen çatışmasız kurulmayacak. Gerçekçi senaryo, irili ufaklı çatışmaların sürekli devam ettiği ve belirsizliğin kalıcı bir hal aldığı yeni bir döneme girmiş olmamız. Bir düzenin kurulması çok uzak bir ihtimal, belirsizliğin düzen olduğu yeni bir dönem bu...

Mâlûmunuz hükümetimiz 15 Temmuz sonrası darbe girişiminin Batı basını tarafından ele alınış biçiminden son derece muzdarip. Hükümete göre Batı basını hem darbeyi kınamakta gecikti hem de darbeyi kınamaya harcamadığı zaman ve enerjiyi, hükümetin darbe sonrası yürüttüğü siyasetin anti-demokratikliğini eleştirmeye harcayarak yanlış yaptı.

Hükümet tarafından sıklıkla ifade edilen bu hoşnutsuzluğa daha derin bir hoşnutsuzluğun ve şüphenin eşlik ettiğini de biliyoruz. Nitekim ilk günden itibaren darbenin içinde aktif olarak Batı’nın/ CIA’in yer aldığı iddiaları hükümete yakın pek çok yayın organı tarafından pek çok kereler manşetten verildi. Bununla da kalınmadı, iddialar zaman zaman (daha örtük biçimlerde de olsa) üst düzey siyasetçiler tarafından da dillendirildi.

Batı basınında hal böyleyken Rus basınında tam tersi bir hava esiyordu. 15 Temmuz sonrasında Rusya basınında darbe girişimi üzerine yapılan yorumlar, Türkiye’de hükümet yanlısı kurum/kadroların algısı ile pek de şaşırtıcı olmayan bir benzerlik gösteriyor. Rusya’ya göre darbe anti-demokratik yollarla seçilmiş hükümeti devirmeye çalışan ve Batı tarafından da desteklenen küçük bir çetenin işi. Darbe girişimi Rusya’nın Türkiye’ye yönelik güvensizliğini de (en azından bir süreliğine) rafa kaldırmışa benziyor.

RUSYA’NIN GÖZÜYLE BATI

Putin daha iktidara geldiği ilk günden itibaren Sovyetler Birliği’nin mirasını devraldığını hep söyledi. Putin’in gözünde sosyalizmin en önemli vaatlerinden olan iktisadi eşitlik bir hurafeden ibaretti. Dolayısıyla o miras geride kalmıştı. Kapitalizm bir eş-dost kapitalizmi şekline bürünerek Rusya’nın tartışılmaz iktisadi sistemi haline geldi. Rusya Batı’nın iktisadi sistemini, teknolojisini, kurumlarını tamamen devraldı. Sosyalizmden Rusya’nın bugününe kalan en önemli miras ise Batı/ABD karşıtlığıydı.

Bu karşıtlığın bugün içi tamamen boşalmış durumda. Güçler dengesi, Soğuk Savaş sonrası oluşan ABD’nin eşitsiz/dengesiz ağırlığını ortadan kaldırmaya ve devletler sistemindeki güç dağılımını yeniden yapılandırmaya odaklı. Pastadan daha çok pay alma yarışına sahne olan bir durum sözkonusu. Pastanın kreması da “büyük devlet/büyük kültür” olma iddiası.

Batı/ABD ile olan gerilim 19.yüzyıldaki sömürge paylaşım savaşlarını andırıyor. Güç politikaları topyekûn geri dönmekte. Ama artık küresel dünyada sadece topraklar değil kurumlar da paylaşılıyor; iktidar sadece güç yoğunlaşmasıyla değil aynı zamanda nüfuz edebilme becerisiyle ilgili. Rusya’ya göre küresel dünyada, özelde ABD’nin genelde de Batı dünyasının zaten kaybolmuş gücünü kurumsal olarak da kırmak ve çok kutuplu bir dünya düzeni tesis etmek elzem.

İnsani müdahale, koruma sorumluluğu, demokrasi gibi kavramlar Rusya’ya göre Batı/ABD egemenliğinin küresel olarak tesis edilmesinin bir aracı olmaktan öte bir anlam taşımıyor. İnsan hakları ve demokrasi gibi kavramlar da, tarihsel hafızayı mevcut anti-batıcı retorikle harmanlayan bir yaklaşım çerçevesinde “emperyalizmin ajanı söylemler” olmakla itham ediliyor. Ülkemizle pek de şaşırtıcı olmayan bir benzerlik daha!

YENİ DÜNYA

İktisadi boyutu törpülendiği için daha da çekici görünen geçmiş güzel günlere duyulan bu özlem sadece Rusya’da değil, Çin, Rusya, Türkiye, İran, Hindistan, Japonya gibi ülkeler arasında da giderek yaygınlaşmakta.

Üstelik yavaş yavaş da olsa küreselleşmeyi (ve küresel kapitalist piyasayı) ABD’nin tekelinden kurtarmaya aday kurumlar da ortaya çıkıyor. Çin'den AB'ye kadar uzanan bir ticaret bloku oluşturan Avrasya Ekonomik Birliği yaklaşık iki yıldır yürürlükte. ABD’nin bütün muhalefetine rağmen bir yıl kadar önce Çin'in öncülüğünde Dünya Bankası'na rakip olacak Asya Altyapı Yatırım Bankası kuruldu. “İpek Yolu Ekonomi Kuşağı” ve “Deniz İpek Yolu” Çin, Orta Asya, Rusya ve Batı Avrupa’yı büyük oranda Çin’in kontrolünde birbirine bağlayacak.

Bu kurumlar küresel kapitalist piyasanın Soğuk Savaş yıllarından kalma ABD merkezli yapısına açıktan (ama henüz çok sınırlı bir biçimde) meydan okuyorlar. Üstelik ABD’nin bu meydan okumayı yönetebilecek ne kaynakları ne de niyeti var. Trump gibi içe kapanmacı bir adayın dönemin yükselen yıldızı olması iç dinamiklerle olduğu kadar ABD’nin küresel kapasitesi ile de ilgili.

YENİ DÜZEN

Putin hükümeti 15 Temmuz darbesini tam da bu bağlamda bir kritik eşik olarak gördü. Darbenin Türkiye’nin katı Amerikancı çizgisini devam ettirmek isteyen bürokratik kadrolar tarafından, ABD’nin desteği ve aktif katkısıyla yapıldığı hükümet yanlısı pek çok basın organında defaatle tekrarlandı. Darbenin bastırılması ise kimi Rus yazarlara göre büyük küresel yeni güç bloklarının oluşumunda önemli bir mihenk taşı olabilirdi. Ama bunun bir mihenk taşı olabilmesi için de Türkiye’nin Batı yanlısı bürokratik kadroları/elitleri ile hesaplaşma niyetinin olması gerekiyordu.

Bunun bir mihenk taşı olup olmadığını bilmiyoruz. Ama küresel ilişkilerdeki (ve daha da önemlisi küresel piyasaların kontrolündeki) çatışma hattının giderek güçlendiğini ve 2008 sonrası önüne gelen fırsatı Suriye kriziyle birlikte güce ve görünürlüğe çeviren Rusya gibi bölgesel güçlerin ve Çin gibi küresel aktörlerin kolaylıkla geri çekilmeyeceğini; kurumları, normları ve güç dengesi ile yepyeni bir dünya düzeni kurma arzusu ve gayretini devam ettireceklerini biliyoruz. Bunun için yeni ittifaklar arayacakları ve mevcut ittifakları derinleştirip/geliştirmeye çalışacaklarını da...

Maalesef eğer kurulacaksa bu yeni düzen çatışmasız kurulmayacak. Eskisi yıkılıp hepimiz altında kalmadan da kurulmayacak. Ama belki de bundan daha kötü (ve gerçekçi) senaryo irili ufaklı çatışmaların sürekli devam ettiği ve belirsizliğin kalıcı bir hal aldığı yeni bir döneme girmiş olmamız. Bir düzenin kurulması çok uzak bir ihtimal, belirsizliğin düzen olduğu yeni bir dönem bu...

Medyada sıkça yer almaya başlayan sınırları genişlemiş büyük ve yeni Türkiye haritalarını da, Lozan’ın yeniden tartışılmasını da bu büyük dönüşüm üzerinden okumak gerekiyor. Bir gündem değişikliği çabası olarak değil, ülkenin sonuçları itibarıyla çok yıkıcı olabilecek en gerçek gündemi olarak...