Serkan Acar: Yönetmen hayallerin peşinde koşan insandır

Yönetmen Serkan Acar'la, ilk filmi 'Aşk ve Devrim' hakkında konuştuk. Acar, "İçinde bulunduğum, tanık olduğum, bildiğim, gördüğüm bir hikâyeydi Aşk ve Devrim" dedi.
kapak

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

DUVAR – Serkan Acar ile yönetmenliğini yaptığı ilk filmi ‘Aşk ve Devrim’i, politik sinemayı ve sinemada yapımcılık mefhumunu konuştuk. Konu bakanlık fonundan açıldığında Acar, “Verirler, vermezler o ayrı ama bu kamu fonu kurulduğu zamandan beri birtakım eksiklikleri vardı. Bu eksikliklerin giderek azalması gerekirken çoğaldı” diyerek düşüncelerini aktardı.

Yönetmen kimdir?

Yönetmen, hayallerinin peşinde koşan insandır. Film yapmanın kendisi bir hayal kurmak bence… Bu hayali de hayata geçirmek ancak bir yönetmenin işidir. Yönetmenliğin kendisi tek başına teknik bir maharet değil aslında. Bir tür zanaatkârlık değil yani… İçin içinde bir tarafıyla da yaratım süreci var. Hayal etmek var, o hayali hayata geçirme var. O hayalin gerçekleşip gerçekleşmediğine bakan kişi… Ek olarak yönetmen duygu takip eden kişidir. Seyirciye o duyguyu takip ettirebiliyor musunuz, seyirci o duyguyla coşabiliyor mu, ağlayabiliyor mu, gülebiliyor mu? Yönetmen bunu başaran kişidir bence.

.

Aşk ve Devrim, Serkan Acar, 2011.

Siz bu arada kuşağınızın çoğu sinemacısının aksine, sinemaya yapımcı olarak giriyorsunuz. Özcan Alper’in Sonbahar filmiyle…

Ben o dönemde yönetmenlik asistanlığı da yapıyordum, uygulayıcı yapımcılık da yapıyordum. Özcan’la (Alper) biz, çok eski arkadaştık, ev arkadaşıydık ve o dönem beraber yol aldık. Şirket kurduk. O yüzden bir yapımcı kimliğim oluştu, bir sürede devam ettirdim bu durumu. Şimdi de devam ediyorum.

İlk filmini çeken Sefa Çolak var, o filmin de yapımcısıyım. Sen yapmasan, ben yapmasan kim yapacak ki yapımcılığı? O benim sevdiğim bir öyküydü, ben de yapımcılığını yaptım. Yapımcılığa devam etmeyi de seviyorum ama gittikçe zorlaşıyor film yapmak. Nasıl yapacağız bilmiyorum.

İlk filminizin de yapımcılarından biriydiniz. Nasıl geçti o süreç?

Kültür Bakanlığı’na başvurmuştuk. Her fani gibi… Oradan bir destek aldık. Benim burada ortak olduğum Kadir Sözen var, o Almanya’dan bir destek buldu. FilmFabrik’ten… Biraz özkaynaklarımızı kullandık. Herkes gibi yaptık yani… Ben belki biraz şanslıydım, çok hızlı çekmek zorunda değildim. Dolayısıyla da filmden sonra borçlandım ve ödemekte de zorlandım.

Senaryosunu Serkan Turhan yazmıştı ama çok içinde hissediyordum kendimi. Sonuçta benzer dönemlerden geçtik ikimiz de… Dolayısıyla da bakanlıktan destek çıkar çıkmaz hemen çektim filmi.

‘Aşk ve Devrim’ 90’lı yılların öğrenci hareketini konu alan bir öykü… Büyük Madenci Yürüyüşü’nün başladığı ve öğrenci hareketinin yeniden yükseldiği bir dönemi anlatıyor.

Bir kuşak hikâyesi… İçinde bulunduğum, tanık olduğum, bildiğim, gördüğüm bir hikâyeydi “Aşk ve Devrim”. Zaten filmi çekmek istememin de sebebi oydu. O anlamda filmi yakalamak kolay oldu. Çünkü insan ilk filmini yaparken, kendi kişisel hikâyesinden yola çıkıyor. Özellikle bağımsız sinema yapan yönetmenler genellikle kendinden yola çıkarak filmler yapıyor. Bu da benim aslında ilk gençlik yıllarımda, yirmili yaşlarımda, ait olduğum ve içinde bulunduğum durumlardı. Dolayısıyla o dönem nasıl bir duygudaysam, filmde de öyle bir duygu var.

Bugün politik sinema yapan yönetmenlerin büyük kısmı 90’lı yıllara dair filmler yaptılar. Hüseyin Karabey’in ‘Sesime Gel’, Özcan Alper’in ‘Sonbahar’, Kazım Öz’ün ‘Bahoz’, Aydın Bulut’un ‘Gazi Mahallesi Belgeseli’ o dönemleri anlatan filmler… Sizce, 90’lı yılları konu alan bu filmlerin ortak kaygısı nedir?

Ya aslında o kaygıdan öte ortak bir dert bence. Herkes kendi içinde bulunduğu politik süreçleri, belli bir zaman geçtikten sonra, yönetmen olarak hayata geçirmek istiyor. Bir derdi var ve onu hayata geçirmek istiyor. Aydın’ın (Bulut) belgeseli, daha erken tabi… Ben hemen hemen o dönemde izlemiştim o belgeseli. Bir de şöyle bir şey var tabi: Saydığınız isimlerin hepsi politik geçmişi olan isimler… 90’lı yıllarda politik olayların ya içinde, ya da hemen kenarında olan isimler yani bunlar.

Bir şekilde temas etmişler yani… Dertleri olan, bunu yaşamış insanlar… Yönetmen neyi anlatır ki? Bildiği şeyi anlatır, hayalini kurduğu şeyi anlatır. Özellikle insanların bildikleri şeyi anlatması, o anlattıkları şeyi daha gerçekçi ve daha anlaşılır kılıyor. Birçok açıdan o filmler eleştirilebilir belki ama ele aldığı dönem ve gerçekliği açısından gayet doğru filmlerdi yani…

Şu an politik sinema yapan sinemacıların bakanlık fonundan para alamaması gibi bir durum var, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kültür Bakanlığı sinema fonu bir kamu fonu niteliğindedir. Ben kendi adıma konuşuyorum ama bu ülkenin yurttaşı olarak ben bu fona başvurmakta bir sorun görmüyorum. Verirler, vermezler o ayrı ama bu kamu fonu kurulduğu zamandan beri birtakım eksiklikleri vardı. Bu eksikliklerin giderek azalması gerekirken çoğaldı. Ve öyle bir yere geldik ki, bu fon yandaş fonu gibi kullanılmaya başlandı. Ülkenin içinde bulunduğu politik atmosferi herkes biliyor zaten. İhale fonlarından bir farkı kalmadı kültür bakanlığı fonunun da.

Bizim sıkıntımız şu aslında: Biz kamu fonundan destek alarak film yapma alışkanlığı kazandık. Kültür Bakanlığı’ndan destek almak ve kalan kısmını yurtdışı fonları ile tamamlamak… Televizyon satışı yapmak… Bu aslında Batı Avrupa’daki bir model… Türkiye’de bu modeli baz alarak bu fonu kurdu. Ama o model kendi içinde de bir tıkanmaya doğru gidiyordu. Bizim destek almamamızdan bağımsız olarak söylüyorum. Bir tıkanmaya doğru gidiyordu çünkü.

Serkan Acar

Serkan Acar

Neden?

Çünkü o fondan alacağınız para ile elinizde biraz para oluyor ve para size, filme başlamak için motivasyon yaratıyor. Bu durum başlı başına bir “konfor” da getiriyor. Türkiye için bahsediyorum bu arada… Yaratıcılığı da öldürüyor bu süreç. Çünkü bu fon, beraberinde bir sürü denetim mekanizmasını da getiriyor. Parayı alırken sunduğunuz senaryo, ondan sonraki süreç, yıl boyunca süren geri ödeme takvimleri…

Bu durum, özgür olmayan bir ülkede, Demokles’in Kılıcı gibi başınızda duruyor. Sansür gibi… Bir fikriniz var ama açıklayamıyorsunuz. Uyumlu olmak zorunda kalıyorsunuz, Kültür Bakanlığı desteği aldığınız için. Ek olarak da bu durumun filmi estetik olarak da etkilediğini düşünüyorum. Çünkü bu fonla avangart bir şey yapamazsınız.

Mesela, şiddet öğesi içeren bir şey yapamazsınız. Bakanlığı rahatsız olduğu yerleri bir şekilde kesiyor yani… Kazım’ın (Öz) son filminde başına gelen şey de biraz o aslında. Kastım da bu zaten… Bu durum sizin filminiz hem içeriğine hem de estetiğine mani oluyor. Sansür getiriyor. Bu da ilk andan itibaren yaratıcı otosansürün başlamasına sebep oluyor. Barış bildirisine imza atan sinemacıların yaptığı başvuruların tamamına ret çıkması benim kafamda pek çok soru işareti oluşmasına da sebep oldu.

Evet, barış imzacısı olan sinemacıların hiçbiri destek alamadı…

Evet, ortada bir liste var ve o kişilere destek verilmiyor. Verilmedi de zaten… Destek kurulu kararları da bunu bariz bir şekilde gösteriyor. O listede ismi olan ve başvuru yapan hiç kimse destek alamadı. Ve bu çok bariz bir biçimde yapıldı.

Sizce bu süreç nereye evirilecek?

İlk önce ülkede bir normalleşme olması gerekiyor. Şu an devlet bu fondan, muhalif olduğunu söyleyen, muhalif işler yapan kimseye destek vermiyor. Hiçbir şekilde bakanlıktan fon olmanızın olanağı yok. Bunu görmemek için kör olmak gerekiyor.

Sizce bu durum Antalya Film Festivali’nde ve İstanbul Film Festival’inde yaşanan sansürle de alakalı mı?

Korku bulaşıcı bir şey neticede…

Antalya’da sinemacılar sağlam dursaydı sonuç nasıl olurdu?

Kesinlikle daha iyi olurdu ama İstanbul Film Festivali’nde sinemacılar daha sağlam durdu ama sonuç değişmedi. Mesele sadece sağlam durma meselesi değil bence. Hükümet sürekli söylüyor zaten “bu kültürel yapıyı da değiştireceğiz” diye. Bakanlığın son verdiği desteklere bakın mesela; hiçbirini bilmediğimiz yönetmenler, tanımadığımız yapım firmaları filan… Daha önce ne yapıp, ne ettiklerini bilmediğimiz isimler var. Bu şunun göstergesi: Kendilerine yakın buldukları isimleri, kamu fonu ile destekliyorlar.

En azından muhalif ve onlara ters olmayanları destekliyorlar. Dolayısıyla şu an kimse barış imzacısı olan sinemacılara destek vermez. Kaldı ki zaten kafalarda yeni bir rejim kurma telaşı varken, barış imzacısı sinemacıları düşünmezler de… Tekçi ürün istiyorlar, dolayısıyla da farklı bir şey yapmak isteyen bir sinemacıya destek vermezler. Mesele sadece bakanlık fonu meselesi de değil, siz bir şekilde film üretseniz de onu engellemek için bütün mekanizmaları devreye sokacaklarına da eminim.


Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema - TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. "Köprü", "Baba" ve "Ses" gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının "hakikate ulaşmak" olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.