Doğayla yüzleşme

Deniz Gezgin'in yeni kitabı 'YerKuşAğı' çıktı. Kitap doğa ile insanı birbiriyle yüzleştiriyor.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

DUVAR – İnsanın hikâyesinin yazılmaya başlandığı günden bu zamanlara kadar geldiği süreç maalesef umut verici hiçbir yan barındırmıyor. İnsan kendisi dışında kalan türlere bencilce yaklaşan, dünyada kendi tahakkümünü kurup başka varlıklara yaşam hakkı tanımayan bir tür.

Dünyayı ve onun varlıklarını kendi yararına dönüştürebildiğince önemseyen, yaşamını sadece kendi türü üzerinden biçimleyen ne doğayı ne de hayvanı duymayan bir varlık. Bu nedenle insan türü geldiği noktayı sorgulamadığı sürece ki artık çok geç kalmış da olabilir kendi kendinin sonuna da hızla gidecek gibi geliyor bana. Onu ne ‘ilerleme’ adı altında doğayı deney malzemesi yapıp bir nesneler kategorisine hapsetmesi ne de teknolojik anlamda başardığını düşündükleri kurtarabilecek.

YerKuşAğı, Deniz Gezgin, Sel Yayınları, 2017.

YerKuşAğı, Deniz Gezgin, Sel Yayınları, 2017.

Biraz sert ve karamsar bir giriş olduğunun farkındayım ancak bu gerçekliği bilerek yaşamak daha zor sanırım. Böyle bir giriş yapmama vesile olan kitap Deniz Gezgin’in YerKuşAğı adlı romanı. Kitap insanın doğa ile olan ilişkisine dair bir yüzleşme sunuyor.

Gezgin’in metni bu konuda öyle incelikli bir anlatıyla oluşturulmuş ki bu romanın üzerinizde bıraktığı kesif tat uzunca üzerinizde kalabilir. İnsan doğayı, hayvanı ancak bu kadar duyabilir diye düşünüyorsunuz.

Deniz Gezgin’in romanından bir ses yayılıyor sanki; ağlayan ağaçların, kederlice öten kuşların, intihar edip kıyıya vuran balıkların, petrole bulanmış hayvancıkların, kursağında plastikle ölmüş canlıların sesi ve bu ses etrafınızı sarıyor, başka bir şey duyamaz oluyorsunuz.

Çünkü zaten bildiklerinizin bir ses olarak size ulaşmasının bıraktığı ağırlık, dünyaya ve insana duyduğunuz öfkeyi ortaya çıkarıyor, kulaklarınızda bir çınlama bırakıyor. En azından doğayla eşit ilişki geliştirebilmiş her insanda bu romanın böyle bir ‘etkilenme’ yaratacağını düşünüyorum.

YABANIL SES 

Deniz Gezgin’in anlattığı hikâyede dil neredeyse insan yanlı olan tüm bakıştan arınmış gibi. Yazarın kahramanları çocukluğundan itibaren insandan çok başka canlıları duyan Moy, tam ısırılacakken bir ağızdan kanadını kurtaran Şuri ve her şeyden bir şey olarak tanımlanan Hagrin onlar insanca bir dil konuşmuyorlar.

Gezgin doğanın dilini sunuyor ve sanırım bu dil bize yabanıl bir ses olarak ulaşıyor. İnsan yanlı dünyada hep içeriden bakıp anlayabileceğimizi düşündüğümüz insan türüyken Gezgin, hayvana içeriden bakmayı deniyor. Bence metni özel kılan yanlardan birisi de bu.

YerKuşAğı insanın doğayla ilişkisini her anlamda sorgulayan bir düşünce ile örülmüş. Gezgin’in ‘yok yer’ diye bahsettiği bir yer var metinde ve burası “ellenmemiş, çiğnenmemiş bir orası” olarak tasvir ediliyor. İnsan türünün olduğu bir yerde maalesef bu yer ütopik bir tahayyül çiziyor bende.

Çünkü uzundur insanın tüm kurumları özellikle de bilim çok sık tekrar ettiğim gibi dünyanın her karışını bilip, adlandırmaya doğayı insana benzetmeye kendini adamış gibi. Nietzsche’nin söylediği gibi: ‘araştırmacının yaptığı iş temelde dünyayı insana dönüştürmektir; dünyayı insani bir şeymiş gibi anlamaya çalışır ve bütün çabalarının sonucu asimilasyon hissine ulaşır.’

Bu asimilasyon hissi doğayı kendinde eritmek gibi bir histir sanıyorum. Böylece doğada ne varsa kendisi için yok etmeye kadar varan bir tutum ortaya çıkar yine Nietzsche’nin işaret ettiği gibi ‘araştırmacı tıpkı bir astroloğun yıldızların insanın hizmetinde olduğunu kabul etmesi ve onları, insanın mutluluğu ve mutsuzluğuyla alakalı görmesi misali, bütün evreni insana bağlıymış gibi inceler.’

Durum böyledir Deniz Gezgin’in ‘yok yer’ olarak tanımladığı yerin kafamızda hayal bile edilemeyecek bir yer olması işte bu nedenledir bana kalırsa, insan eli değmemiş yer hayal edilemeyecek kadar uzaklarda.

ÇİÇEKLERLE BİLE KENDİ DİLİNDE KONUŞAN TÜR 

Deniz Gezgin’in kitabı türcü insanı her ayrıntısıyla hikâyesi içerisine yerleştiriyor ve hep görmezden geldiğimizi gözümüzün göreceği hâle getiriyor. ‘Çiçeklerle bile kendi dilinde konuşan bir tür, dikene ayrığa yüz verir mi?’ diye bir soru var kitapta. Bu soru bana kalırsa türümüzün doğaya karşı seçkinci bir bakışı olduğunu da hatırlatıyor. Çünkü insanın doğa ile giriştiği savaşın bir yönü de onu ‘ayıklama’ olarak karşımıza çıkar.

Deniz Gezgin.

Deniz Gezgin.

‘Ayıklama’yı insanın kendi yararına olan doğa varlıklarını öncelerken, kendisine fayda sağlamayacağını veya zarar vereceğini düşündüklerini yok etmesi olarak anlayabiliriz. İşte insan bu nedenle çiçeklere kendi dilince seslenir çünkü onun verdiği hazdan beslenir ancak dikeni ve ayrığı yok eder, Gezgin’in deyimiyle ‘yüz vermez’ çünkü ondan kendi yararına devşirebileceği bir fayda yoktur.

YÜZLEŞMEYE YÜZÜMÜZ VAR MI?

‘İnsan çoktandır ağrısı dinmez bir canlı, yerden yükseldikçe de bu böyle gider.’ Sanırım kitabın bize en önemli mesajı bu cümlede yatıyor. Ağrısı dinmeyen bir türüz, çünkü kendimiz dışında kalanın sesini duymuyoruz, egosantrik bir tavırla doğayı hayvanı insan yanlı olarak kavrıyoruz. Bu nedenle de yükseldikçe, yükseliyoruz.

YerKuşAğı romanında Deniz Gezgin’in hikâyesinin bize hatırlattığı çok şey var ama en çok da bu kitap doğa ile ilişkimizi sorgulama ve yüzleşme metni tabi yüzümüz varsa…


Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".