Nazilerin birbirinden kopardığı iki arkadaş

Fred Uhlman’ın yeni kitabı "Kavuşmak" Kolektif Kitap'tan çıktı. Uhlman faşizmi anlatıyor.
fr1

Emek Erez  emekerez@gmail.com

İnsanlar arası karşılaşmalar farklı duygular ortaya çıkardığı gibi bu duyguların bazen politik anlamları olabileceğini söylersek hata etmeyiz sanıyorum. Özellikle “farklılaştırılmış” öznelerin karşılaşmasında ortaya çıkan ilişki pek çok kültürel, dinî, ahlâkî, kimliksel ve bedensel farklılığa gönderme yapan etkilenimler bırakır.

Ingeborg Bachmann’ın da belirttiği gibi: “Faşizm atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar.” Bu haklı tespite uzak olmadığımız farklı dini ve etnik grupların bir arada yaşadığı bir coğrafyadayız bu nedenle Bachmann’ın bahsettiği, sıklıkla tanık olduğumuz bir durum.

‘KAVUŞMAK’

Kavuşmak / Fred Uhlman / Kolektif Kitap

Kavuşmak / Fred Uhlman / Kolektif Kitap

Bu bahsettiklerimize gönderme yapan Fred Uhlman’ın “Kavuşmak” adlı metni Kolektif Kitap tarafından basıldı. Nazizmin yükseldiği günlerde farklı kimliğe sahip iki genç insan arasındaki dostluğun anlatıldığı kitap, kederlendiren ve üzerine düşündüren bir anlatı sunuyor.

Birbirini çok seven iki arkadaşın ilişkisi farklı kültürel kodlara ve kimliğe sahip olmaları, tüm sevgi ve kalp birliğine rağmen hem politik atmosferin etkisiyle hem de aileleri arasındaki bakış açısının farklılığıyla zarar görüyor. Konu böyle basitmiş gibi görünse de yazarın geçirdiği duygu, okur üzerinde ağır bir etki bırakıyor.

Çünkü bu kitap bir anlamda kimliklerin, sınırların, egemen olanın birey üzerinde nasıl bir etkisi olduğunun altını çizerken, bir kere daha duyguların politik ve kültürel anlamları üzerine düşünmemizi sağlıyor.

CONRAD İLE HANS

Kitabın iki karakteri Conrad von Hohenfels ile Hans Schwartz çocukluktan ergenliğe geçişin o yalnızlıkla dolu çetrefilli günlerinde, birbirine tutunan iki karakter olarak çıkıyorlar karşımıza. Bu iki genç arasındaki ilişki tüm sınıfsal farklılıkları kıran, kimliği parçalayan bir dostlukla buluşturuyor bizi. Ancak ilişkileri ilerledikçe, aileler devreye girince, dönemin Nazi politikaları yaşamlar üzerine etki etmeye başladıkça, bu arkadaşlık zarar görmeye başlıyor. Çünkü Conrad von Hohenfels’in ailesi Hitler yanlısı.

Ve hâttâ onun annesi “Yahudilerden nefret ediyor. Yahudilerin varlığını kabul edemiyor, kölelerden bile daha aşağıda, baş belası, dokunulmaması gereken insanlar olarak görüyor onları” Conrad’ın annesinin bu tavrı bizi iğrenme ve ötekilik ilişkisine götürüyor. Çünkü Sara Ahmed’in ifade ettiği gibi; bu durum ötekinin “kiri” taşıyan, bulaştıran olarak algılanması ile ilişkileniyor.

Kendisi gibi olmayanı “kirli” olarak hissetme hâli, bellekle taşınan kodlanmış duygunun kültürel anlamlarla birleşmesiyle de ilgili. Böylece Conrad’ın annesi için Hans, dokunulmaması gereken, “kirliliğin” taşıyıcısı olarak kurgulanmış bir özneye dönüşüyor. Bu nedenle o, Hans’ın Conrad’ın dini inancını yıkacağından, Yahudi halkının hizmetine çalıştığından, şeytani entrikalarla onu etkileyeceğinden korkuyor. Oysa gözüne kimliği sokulana kadar zavallı Hans’ın farkında bile olmadığı bir durum belki de Yahudi kimliği.

Bu iki genç arasındaki ilişki bu nedenlerle yara almaya başlıyor. Conrad’ın Hans’ı kırmak aklından bile geçmese de onunla ilgili düşüncesi ailesi gibi olmasa da kopuyorlar. Hans için artık kötü günler başlıyor, Nazi politikalarının kendisinden olmayana karşı yönelttiği nefret onun tüm gündelik yaşamını etkiliyor.

SESSİZLİĞİN YIKICI ETKİSİ

Tüm bunlar yaşanırken Conrad’ın sessiz kalması ise Hans için en büyük yıkım oluyor. Kalbi kırılıyor. Yalnızlaşıyor. Okulda arkadaşları ona karşı cephe alıyorlar ve sonunda bu karşılıklı kavgaya dönüşüyor, oturduğu masaya “Yahudiler Almanya’yı berbat etti. Uyanın Ey halkım” yazan kâğıtlar yapıştırılıyor. Eskiden çok sevdiği öğretmenleri ona sırtını dönüyor.

NEFRETİN HAREKETE GEÇİŞİ 

Kitaptan uyarlanan filmden bir görsel...

Kitaptan uyarlanan filmden bir kare…

Bu durum yine Sara Ahmed’in tespitlerini hatırlatıyor. Ahmed şöyle söylüyordu; “Nefret duygusu sıradan insanı harekete geçirmeye, o fanteziyi gerçek kılmaya yarar; bunu da özellikle sıradan olanı kriz içinde, sıradan insanı ise gerçek mağdur olarak göstermekle yapar.” Kitapta, Almanya’nın içinde bulunduğu durum nedeniyle bir günah keçisi olarak kurgulanan Yahudiler nefret duygusunu harekete geçiren bir yere yerleştiriliyor, sıradan olanı bir krizmiş gösterme ve sıradanı nefretin parçası hâline getirme durumu da böylece ortaya çıkıyor.

KÖTÜLÜĞÜN SIRADANLAŞMASI

Sonuç olarak; öğrenci, öğretmen bu nefret örgütlenmesinin bir parçası hâline gelerek son günlerde veya geçmişte kendi coğrafyamızda da örneğine çok sık rastladığımız “kötülüğün sıradanlaşması” durumuna sebep oluyor. Yani bir bakıma faşizm ve onun gücüne yaslanma sıradan bedenlere sirayet ediyor ve başlangıçta bahsettiğimiz gibi “iki insan arasındaki ilişkiye” kadar iniyor.

Hans ve okul arkadaşları arasındaki ilişkinin anlattığı en önemli şey de budur. Sıradan genç bir insanın birden öteki olarak kurgulanıp dışlanması ve tüm nefreti üzerinde toplaması, yukarının politikalarının kitap özelinde Nazi politikalarının sıradan insana nüfuzu ve onun sonucu.

TANIKLIĞIN PAYLAŞILAMAYAN YÜKÜ

Bu yaşananlardan sonra Hans, ailesi tarafından Amerika’ya gönderiliyor. Babasına göre Almanya bir hastalık geçiriyor ve bunu atlatacak çünkü o kendini Alman hissediyor ve tanık olduklarına inanamıyor. Oysa durum öyle olmuyor, en sonunda Hans’ın anne ve babası intihar etmek zorunda kalıyor. Hans için ise Amerika günleri başlıyor, belki de sürgünlük günleri, demeliyiz.

Yaşamı bir şekilde iyi gitse de o yaşadığı kırgınlığı atamıyor, özgüven eksikliğini hep duyuyor, insanlara güvenmiyor ve şöyle söylüyor: “Yaralarım hâlâ iyileşmedi, Almanya’nın hatırlatılması onlara tuz basmak gibi.” Bu durum okuru Jean Améry’nin Auschwitz tanıklıklarını anlattığı “Suç ve Kefaretin Ötesinde” adlı kitaba götürüyor.

O, “geçmişe dönük kine” karşı eleştirilmeyi anlamıyordu çünkü yaşamış olmanın geride bıraktığı hınç duygusunu üzerinden atamıyordu. Haklıydı, işkencenin en derin acısını tüm bedeninde hissetmişti, adalete hiç güvenmiyor, kendisini bu hıncından dolayı eleştirenlere kırılıyordu. “Kavuşmak” kitabının Hans karakteri ailesinin korumacı davranması sayesinde belki Améry kadar çok acı çekmemiş, işkence görmemişti ancak en yakın dostunun başına gelenler karşısındaki sessizliğine tanık olmuş, en sevdiği öğretmeni tarafından görmezden gelinmiş, ailesi intihar etmek zorunda kalmıştı.

Ve bu nedenle de karşılaştığı Almanlara karşı temkinli ve güvensizdi, onun hissi tanık olmanın getirdiği sancının geçmeyişiydi belki de tıpkı Améry’nin hissettiği gibi.
“Kavuşmak” öylesine bir uzun öykü değil, yaşadığımız dünyaya, coğrafyamıza, duyguların politik anlamlarına, sıradan insan ilişkilerindeki faşizme dair düşündüren, bunu anlatısıyla ve karakterleriyle birleştirebilen bir kitap. Özellikle metnin sonundaki Hans ve Conrad ile ilgili sürpriz son, gözyaşlarınızı tutamamanıza sebep olabilir.

Alıntılar için bakınız;
Ahmed, S. (2015), “Duyguların Kültürel Politikası”, (Çev. Sultan Komut), İstanbul: Sel Yayıncılık.
Améry, J. (2015), “Suç ve Kefaretin Ötesinde”, (Çev. Cemal Ener), İstanbul: Metis.