Caner Almaz: 'İnsanlar edebiyata aç!'

"Kırgın Anlatıcı" Alakarga Yayınları etiketiyle geçtiğimiz günlerde okuyucusuyla buluştu. Caner Almaz ile ilk kitabı, "Kırgın Anlatıcı" hakkında konuştuk.
Fotoğraflar: Dilara Özçelik Fotoğraflar: Dilara Özçelik

Efe Beşler  efe.besler@gmail.com

Bu hafta Nisan ayında Alakarga Yayınları tarafından yayımlanan Kırgın Anlatıcı kitabının yazarı Caner Almaz ile buluştuk. Kitabındaki öyküleri okuduğumda sıradan hayatların değerini, felsefenin önemini, edebiyatın dönüştürücülüğünü ve sınıf kavramlarını çok ince ve akıcı bir şekilde anlattığını gördüm. Bu söyleşide hem Almaz’ın ilk kitabını hem edebiyattan insan psikolojisine, Türkiye’nin okur-yazarlığından ülkenin kanayan sorunu Cumartesi Anneleri’ne kadar birçok konuyu konuştuk.

Öncelikle edebiyata, yazmaya ne zaman merak saldınız?

Okuduklarımdan etkilenerek yazmaya ve bir şeyler üretmeye başladım. Uzun bir süredir de yazmaya çalışıyorum. Üniversite sonrası cesaret edip yazdıklarımı dergilere yollamaya başladım. Ufak tefek fanzinler ve almaz40dergilerde öykülerim yayımlanmaya başladı.

Kendimi yazmak konusunda yetkin hissetmeye başladığım yer Yalnızlar Mektebi dergisi oldu. 2012-2015 yıllarında, 3 yıl 18 sayılık bir çalışma yaptık. Bu dergide deneysel öyküler yazıyordum. Her sayıda farklı bir konu üzerinden metin hazırlıyorduk. Mesela kapak Edgar Allan Poe ise, korku öyküleri yazıyorduk. Bu dönemde Yalnızlar Mektebi bir okul gibiydi. Orada beraber yazdığımız arkadaşlarımın yavaş yavaş kitapları çıkmaya başladı; mesela Özgür Balpınar gibi.

Bu derginin bir sahibi veya yöneteni var mıydı?

Hayır, tamamen kolektif bir çalışmaydı bizimkisi. Ağabeylik edenler vardı tabii ki. Burada edebiyat ve dergi yayıncılığının nasıl ilerlediğini öğrenmiş oldum. Bir metin üretmenin sıkıntıları, yaratıcılığın sınırları vb. Orada kendimizi bir nevi test ettik. Bana inanılmaz bir deneyim kattığına inanıyorum.

Yazmak hissiyatı nasıl gerçekleşti? Bu kırılma sizde nasıl başladı?

Konuşarak her şeyi anlatamadığımızı düşünüyorum. Bunu ne söylemeye vaktimizin ne de dinleyecek yeterince zamanımızın olduğunu düşünüyorum. Yazma hem bireysel hem de kolektif bir eylem. Konuşarak tam olarak ifade edemediğiniz şeyleri yazarak daha geniş bir zaman diliminde, daha derli toplu ifade etme özgürlüğüne sahip oluyorsunuz. Genelde geceleri yalnızken yazıyorum. Hep bir yerlerde yayımlanmasını umarak bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Kırılma herhalde yavaş yavaş bu dönemlerde gerçekleşti.

Peki yazmaya başlamadan önce ve başladıktan sonra etkilendiğiniz yazar veya kitap oldu mu? Yazarlar yazı üslubunuza nasıl katkıda bulundu?

Çok fazla var aslında. Okudukça, yeni yazarları keşfettikçe değiştiğini düşünüyorum. Liseye giderken ilk olarak Dostoyevski’den inanılmaz etkilenmiş, 25 yaşında Dostoyevski olmaya karar vermiştim. Aynı Dostoyevski gibi ilk kitabımı 25 yaşında çıkaracağım diye kendime hedef koymuştum. Ama 25 yaşında kitap yazamadım, hatta yazılarım dergilerde bile yayımlanmamıştı o dönem. Okudukça onun düşüncelerini, yaptığı karakter analizlerini, olay örgülerine ulaşmanın bile ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu sonradan gördüm. Yazıyı oluşturmak sadece yazıp, karakter yaratıp düşündüğünü ona aktarmakla bitmiyor. Orada bir dünya yaratman, o dünyaya düşünceyi yüklemen ve o mekâna göre şekillendirmen gerekiyor. Okur mekâna baktığında, karakterleri okuyup gördüğünde o düşünceyi canlandırmalı. Bu hakikaten zor ve tereddütte bırakan bir iş.

Dostoyevski’nin dışında Ahmet Hamdi Tanpınar okuyup onun gibi yazmaya çalışıyordum. Huzur romanındaki insan psikolojisi tasvirlerinden çok etkilendim. Sonra okudukça edebiyat dünyasını eşelemeye başlıyorsun. Bahsettiğim yazarların dışında Peyami Safa, Oğuz Atay’dan da etkilendim.

caner75

Caner Almaz, Kırgın Anlatıcı, Alakarga Yayınları, 2017.

Peki ya Sait Faik?

Sait Faik’in öykülerini çok seviyorum. Ondan etkilenip onun gibi yazmaya çalıştığım oldu. Yazarlık biraz şöyle: Okuduğundan biraz kapıp kendi özgün yazma stilini ortaya çıkarmakla alakalı. Birilerini taklit ederek yazar olunmuyor. Özgün bir yazı karakterinin ve yazma stilinin oluşmasıyla gelişiyor. Bende oluştu mu, şu an için söyleyemiyorum. Kafamdaki soru işaretleri azalmaya başladı. Dosya oluşturdukça yayınevlerine ulaştırmaya çalıştım. Oradan geri dönüşler oldu.

İlk öykü kitabınız Kırgın Anlatıcı’ya gelirsek, biraz arka planını anlatabilir misiniz?

Aslında ilk dosya, kitaptaki öykülerden farklıydı. Sonradan değiştirdik öyküleri. Bu dosya 2015’te Uluslararası Ankara Öykü Günleri Derneği yarışmasında Övgüye Değer Dosya ödülü aldı. Yalnız o günkü dosyadan dört-beş öyküyü çıkarttım. Mevcut öyküler ise tamamen boyut değiştirdi. Öykülerde zaman değişti, karakterler başkalaştı. Okudukça, görüş aldıkça neyi yanlış yaptığımı, hangisinin doğru yolda olduğunu görme imkânım oldu. Hatta şu an elinizde tuttuğunuz kitaptaki öyküler cümle cümle çalışılarak bu hale getirildi diyebilirim. Yaklaşık dört senelik bir emek var bu kitapta. Sonunda kitabım bu ay içinde yayımlandı.

Kitabı konuşmaya geçelim isterseniz. Genel olarak baktığımda mutsuzluk duygusunun hâkim olduğunu düşündüm. Siz ne dersiniz?

Öykülerin genel yaklaşımı açısından doğru olabilir. Mutsuzluk çoğu öyküde ana tema. Mutluluğa kavuşamama. Hayatın bir şekilde insanları mutsuz etmesi ile alakalı öyküler. Dünyadan soyutlanmış varlıklar değiliz. Dünyaya her gün maruz kalan varlıklarız. Sadece yaşadığımız ülkenin koşullarıyla da ilgili değil bu. Algıladığımız müddetçe dünyanın tüm koşullarından etkilenen varlıklarız. Kişisel hayatınızda mutlu olabilirsiniz ama algıladığınız dünyada mutsuzluk kol geziyorsa, işte bu yazdıklarınıza ve kişisel hayatınıza da yansıyor.

Dış dünyadan etkilenip yazdıklarınıza mutlaka mutsuzluk karışıyor. Ki mutsuzluğu birkaç öykümde de sorguladığım gibi, tarihten gelen ve yargılanan bir kavram olduğunu düşünüyorum. İnsan mutsuzluğu ve kavuşamamayı hep sorgulamış. Ya da insanı ne mutlu eder sorusu üzerine, aşk mı, düzen mi yoksa para mı mutlu eder gibi sorular temele indirgenmiş bir haldeydi. Bu yüzden öykülerimde mutluluğu çok az kullandım.

Fikret Cemal’in öyküsü ile başlamak istiyorum. Futbol ve edebiyatı yer değiştirerek yazmışsınız. İnsanların futbola gösterdiği sevgiyi edebiyata da göstermemesini neye bağlıyorsunuz?

Futbol ile edebiyatı yer değiştirdim ki kurmaca da buradan doğuyor. Müziği de koyabilirdim. Futbolun günlük hayata bu kadar yerleşmiş olması bende soru işaretiydi. Bu sektörde de uzun zaman çalıştığım için, insanların aidiyet duygularının nasıl doğduğu ile alakalı düşünceler vardı kafamda. Futbol günlük hayata o kadar yerleşmişti ki, orada oynanan basit bir oyunu seyretmek için insanlar ceplerinden inanılmaz meblağlar ödeyebiliyorlardı.

Bu durum biraz rahatsızlık yaratıyordu bende. O gerginliği ve birikmişliği bir şekilde dışarı attıkları bir oyun. Keşke edebiyat olsaydı yerinde. Burada bir ironi var aslında. Futbol olmasaydı ne olurdu düşüncesini vermek istedim. Futbol o kadar popülerleşmeseydi, insanlar hayatlarına başka şeylere yer açacaklardı ama bu ne olacaktı? Akşamları futbol tartışmaları seyretmek yerine, başka bir şey izleyeceklerdi. İşte belki edebiyat tartışmaları izleyeceklerdi.

Bu açıklamalarınızdan yola çıkarak… Yakınlarda TRT, arşivini açtı. Burada İlhan Berk şiir okuyor, Cemal Süreya sigarasıyla edebiyat tartışması yapıyor. İstediğiniz böyle bir görüntü mü?

İnsanlar edebiyata aç aslında. Bu kültürü kaybetmişiz, kaybedilmiş maalesef. Bu zamana kadar arşivlerdeki görüntüler önümüze getirilmeseydi bihaber yaşayıp gidecektik. Akşamları futbol tartışmaktansa, insanlar hayatları için daha faydalı işlerle uğraşabilir. En azından yapmaları gerekir mi diye sorgulamalılar. Edebiyat futbol kadar popüler olsaydı bu duruma gelir miydik diye düşünmek lazım.

Edebiyat bir yandan değiştiriyor, dönüştürüyor. Okurken başkalaştığımı hissediyorum. Dünya genişliyor, yaşam tahayyüllerimiz çeşitleniyor…

Edebiyat insanların kendi iç dünyasını keşfetmesi demek aynı zamanda. Futbolda da başkalaşıyorsun. Hatta başkalarının istediği şekilde başkalaşıyorsun. Kontrolden çıkıyorsun.

Yüzleşmek de gerekmiyor mu?

İnsanın kendisiyle yüzleşmesi gerekir esasında. Ne kadar gerçekleşir, orası soru işareti ama yüzde yüz olmasa da kendisine yetebilecek kadar yapabilir. Edebiyatta insanın kendisine yetecek kadar olmasa da, kendisiyle yüzleşmesi gerçekleşir diye düşünüyorum.

Türkiye’nin edebiyatla ile ilişkisini toplum, siyaset bakımından nasıl görüyorsunuz? Türkiye edebiyatının güncel halini nasıl buluyorsunuz?

Şunu herkes muhtemelen kabul eder, en üretken dönemdeyiz. Geçen sene genel olarak 60 bine yakın farklı kitap basılmış. Bunun ne kadarı geleceğe kalacak, tabii ki soru işareti. Bunu zaman gösterecek; yazarlar veya yayıncılar değil, okur belirleyecek. Böyle bir dönemde okurun iyi edebiyata ulaşması da biraz zor. Çünkü bazı eserler çok iyiymiş gibi anlatılıyor, pazarlanıyor. Kitap da artık bir meta haline geldi. O meta insanlara o kadar hoş gösteriliyor ki bu aldatıştan kaçamıyorlar. Bu sebeple, yanlış kitapları okumak daha sonraki okuma eğilimlerini çok fazla etkiliyor.

Yanlış kitaplar derken neyi kastediyorsunuz? Mesela “best-seller” kitaplar mı? Biraz açar mısınız?

Best-seller kitaplar da bir ihtiyaç, onların da üretilmesi gerekiyor. Çünkü her kitabı her insan okuyamıyor. Her kitap her insana da hitap etmiyor. Ve okumak isteyene o tarz kitaplar pazarlanıyor. Kulaktan kulağa hızla iletiliyor bu tip kitaplar. Ama nitelikli edebiyat dediğimiz, derdi olan kitaplar gibi değil best-sellerlar. Şu soruyu sormak lazım: Çok satan kitap, nitelikli olmuyor mu? Olur ama görecelidir bence. İnsanın ondan ne anladığı ile ilgili, nasıl faydalandığı ile ilgili. Aslında insanlar okusunlar, tartışsınlar. Çünkü okumak insanı değiştiren bir şey olduğu için neresinden başlansa kâr. İnsan okudukça gelişir. Ben mesela Ferrari’sini Satan Bilge’yi okuduğumu hatırlıyorum.

Daha sonra bu kitabı neden okudum diye düşündüğüm bir sürece geldim. Beni kimse yönlendirmedi, kendim araştırarak yönümü buldum. Daha doğrusu okuma zevkine inandığım insanları izledim; neleri takip etmişler, neleri okumak gerekir diye sordum ve sohbet ettim. Okumak istedikten sonra bir şekilde yolunu buluyorsun. Yeter ki okumak istesinler. Sonuçta neler üretildiğine ben de bakamıyorum, belki de hoşuma gidecek ama kalıcı olmayacak benim için. Hatta okumam gereken çok kitap var. Yaşarken kitaplara çok ihtiyacımız var. Hayatımız o kadar kısa ki keşke öldükten sonra okuma imkânımız olabilse diye düşünüyorum bazen. Hatta böyle bir öykü de yazmak istiyorum.

Kitapçılarda insanları kitaplara yönlendirecek çalışanlarla ilgili sıkıntının olduğunu gözlemliyorum. Çalışanlar kitaplardan genelde bihaber ve yabancılaşmış gibi. Bu gözleme ek olarak, başka bir sorun da, sanki herkesin yazmak istemesi bu dönemde…

Çünkü eskiden kitapçı vardı, şimdi reyon görevlisi var. Bir ağabeyimiz geçenlerde şöyle demişti: “Eskiden kitapçılar insanlarla 15-20 dakika zaman geçirdiklerinde kişinin beğenisine yönelik kitaplar önerebiliyorlardı.” Hem bu kültür kalmadı hem de oradaki insanların da her şeyi takip edebilmeleri mümkün değil. Çünkü çok fazla kitap üretiliyor. Yazmak kolaylaştırıldı biraz. Herkes ben yazabilirim güvenine erişti. Neden? Popülerlikle alakalı bir şey. İnsanların önüne konulan aylık, haftalık kültür-sanat dergileri içerisinde gördükleri metinleri okuyanlar “Ben de böyle üretebilirim” demeye başlıyor. Oturup yazıyor ve yayınevlerine birbirinin aynısı birçok metin gidiyor.

Bu, nitelik sorunu da yaratıyor. Yayınevlerinin içlerinden iyi kitabı seçip yayımlaması çok zorlaşıyor. İnsanlar yazdıklarının iyi olduğunu düşündüler, buna inandılar. Fakat birbirinin aynı ürünler ortaya çıkmaya başladı. Bu dergilerin aylık 20-30 bin tiraj yapmaları edebiyat anlamında iyi olduklarını göstermez. İçinde iyi metinler de vardır. Bunu ayrıştırmak okurun işidir ama okura iyiyi vermeden kötüyü iyiymiş gibi gösterirseniz okur bunu kaliteliymiş gibi algılar.

Edebiyat ve okur üzerine sohbetimizden sonra, diğer bir öykünüz olan “Kadıköy Boğa’da Bir Kadın Bir Adamı Bekliyor, Bekliyor”a gelmek istiyorum. Öyküdeki yaşamların sıradanlığını çok açıklayıcı vurgulamışsınız. Şiddet, umut, gibi duygular her gün gördüğümüz sıradanlıkta… Ne dersiniz?

Karakterleri de çok sıradan. Günlük hayatta bu tarz insanlarla yaşıyoruz. Bunun haricinde de yaşamlar var, biz bu insanları sadece beş dakika görüp uzaklaşıyoruz. Tezgâhın ardında bir duygu dünyaları var. Heyecanları, umutları var. Onu arıyorlar belki, biz onların böyle bir yaşamlarının olduğunu hiç düşünmüyoruz. Öyküde birinin tezgâhtar, diğerinin seks işçisi olması bilinçli bir tercihti benim için. Onların da ait olmayı istedikleri bir dünya var. Hayal kurabilme, umut besleyebilme, sevinebilme, sevebilme hakları var; biz sanki onlara bu duyguları yakıştıramıyormuşuz gibi geliyor. Plazada çalışan beyaz yakalıdan hiçbir farkları yok aslında. Ben bu insanların sinemaya, tiyatroya gidip gitmediklerini çok merak ediyorum. O insanlar genellikle mutsuz yaşıyorlar.

Mesela öyküdeki tezgâhtar erkeğin seks işçisine bakış açısı ilk başta her erkek gibi önyargılı. Daha sonra değişiyor. Biz genelde mesleğe yönelik bir bakış açısına sahip oluyoruz. Bu özellikle siyasi hayatta çok var. Konuma, mesleğe göre şekil alıyoruz. İletişime geçmekten çekiniyoruz. Yeri geldiğinde saklanmak için fırsat kolluyoruz. Kamusal alana girince şekil değiştiriyoruz. İnsanları makamları ile değerlendirmemek gerekiyor.

İlginç bir öyküye daha geçmek istiyorum: “Sabri Aklıdinç’in Unuttukları”. Her şeyi unutan bir karakter. Acaba biz her şeyi unutuyor muyuz? Balık hafızalı mıyız?

Her şeyi unutmuyoruz, sadece kabullenemediklerimizi unutuyoruz galiba. Unutmak belki de yok etmenin bir süreci. Bizi unuttuklarımızdan çok, unutamadıklarımız ilgilendiriyor. Unutulup gidilmiş ve niye unutulduğu sorgulanmıyor. Yaşadığımız toplumun bir kaderi oldu artık. Toplum o kadar çok şeye maruz kalıyor ki çoğuna yetişemiyor zaten.

Acaba kentli olarak ruh sağlığımız sizce iyi mi?

Her şeyi hatırlayarak yaşayamayız. Kaçabildiğimiz kadar kaçmaya çalışıyoruz. Bunun da en kolay yolu yoksaymak ve yoksaydıkça, anımsatılmadığı sürece de o arka planda duruyor. Kabullenmekten kaynaklı bir durum. Değiştirecek imkân yok ve kendine yol belirlemesi gerekiyor. En kolay nasıl baş ederim: Unutarak. Bunun üzerine düşünmeye fırsatınız bile kalmıyor. O olayı yaşarken, başka bir olay yaşanıyor, yaşanılıyor. Ve bunlara karşı artık duyularımız tepki vermemeye başlıyor. Toplumun tepkisizleşmesi tehlikeli bir şey.

Tehlikeliden kastınız nedir?

Toplum, yaşayan bir varlık. Her olay onu şekillendiriyor. Yaşadığı her şeyin kendi hafızası ile alakalı. Sahip çıkamadığı, daha doğrusu kontrol edemediği şeyler karşısında reaksiyon gösteren bir yapı. Bugün toplum öyle bir noktaya itildi ki tepki vermemeye başladı. Bu biraz korkudan, biraz da bezmişlikten kaynaklı. Reaksiyon veren insanların başına gelenleri görüyorlar. Çünkü herkesin bir ailesi, çocuğu var. Korkunun bu yaşantı içinde doğal olduğunu düşünüyorum. Korkuyla, baskıyla insanlar köreldi. Ne kadar baskı uygularsanız bir yerden patlıyor.

“Mutsuzluğun Süregelen Tarihi” öyküsünde Sokrates ve Platon’dan bugüne kadar gelen mutsuzluğun tarihini anlatmışsınız. Felsefe ile mutsuzluk haline bir giriş yaptınız diye düşünüyorum…

Ben aynı zamanda sosyoloji öğrencisiyim. Bu öykü çalışmalarım esnasında doğdu. Bu düşünürlerin hâkim olunamayan sorulara nasıl cevap verebildiklerini okuyor ve görüyorsunuz. Öyküde düşünürlerin, mutsuzluğu nasıl tanımlayacaklarını anlatmaya çalıştım. Düşünen ama bir taraftan da düşündüklerini iyi yansıtamayan bir karakter var. Mutsuzluğu kişiler çok yalın bir şekilde anlatabilir. Mutluluk hem göreceli hem değil.

Merak ettiğim bir konu var. Türkiye’de sizce felsefe yapılıyor mu?

Yapılıyor ama değer görmüyor. Aslında Türkiye’de iyi felsefeciler var. Ama o kadar karmaşa içindeyiz ki fark edilmiyorlar. Belki onları dinlememiz ve duymamamız gerekirken hiç kimse ne felsefeye ne sosyolojiye ne psikolojiye bilinçli olarak yaklaşıyor. En çok sosyologları ve felsefecileri dinlememiz gerekiyor. İnsanları anlayabilmemizin başka yolu yok.

“Bedenimin İlk Ölümü” adlı öyküyü oğlu faili meçhul olan Berfo Ana’ya adamışsınız. Oğlunun kemiklerine ulaşamayan bir anne, devlet kapılarını aşındırıyor. Ona devletin üst makamından birtakım sözler veriliyor. Fakat oğlunun kemiklerini bulamadan vefat ediyor. Bu öyküde çok büyük bir acı var, biraz anlatabilir misiniz?

Berfo Ana bir simge oldu. Çok keder yüklü, üzücü. Muhatap dahi bulamıyorlar. Beni en çok yaralayan şey, onlara dair ellerinde hiçbir şeyin olmaması, hatta anıların dahi olmaması. Bir mezar, bir kemiği olsa insanlar mutlu olacaklar. İçlerindeki ateşi, yangını bir nebze söndürecekler. Gidip başında gözyaşı dökebileceği bir mezarı olsun istiyorlar. “Yerini yurdunu bileyim, oğlumun cenazesi bileyim,” diyorlar. Çok büyük bir yoksunluk.

Cumartesi Anneleri’nin kayıplarını aramasını yadırgayan bir düşünce ve bu arayışa nefretle bakan bir kitle de var. Bu ikisini görüp konu üzerinden bir şey söyleyememek, konuşamamak beni yaralıyor. Bu acıları yaşamışlar. Bize ulaşmayan daha nice acı var. Bu öyküde karakter mağdur değil, fail. Bu insanların kendilerini sorgulamalarını isterdim. Mesela geceleri nasıl rahat uyuyorlar? Öldürmek, yok etmek, gömmek hiç yokmuş gibi devam edebilmek nasıl bir duygu acaba? Günün sonunda bu insanlar toprağın altında gömülü ama yaşıyorlar. Öykü için, failin kendi ile yüzleşmesi diyebiliriz.
Kitaptaki başka bir öyküde Yakup’un iç ve dış sesini okuyoruz. Biraz açar mısınız?

İnsanların bizi nasıl gördükleri ile çok ilgileniyoruz. Bazen düşündüğümüzle yaptığımız bir olmuyor. İç sese bazısı vicdanın sesi, bazısı da çoklu kişilik bölünmesi der. Ama bunu her insan illa ki yaşıyordur. Yaptığın eylemin iyi veya kötü olması ile ilgili kıyas hemen hemen herkeste oluyordur. Topluma iyi görünme niyetindeyiz. Bu da özgürlüğü kısıtlayan bir şey. Baba burada mağdur konumda ama diğer taraftan da babanın, oğluna iyi bir hayat yaratamamasının ezikliği içinde olması söz konusu. İç ses her zaman doğruyu söylemiyor olabilir, öyküde çok sivri bir dili var. Burada da bir çelişki yaratmak istedim.

Mesela “Zalim Her Zaman Kaybeder” adlı öykünüzde bir gencin devletle yüz yüze gelmesi, dilekçeyi kendi başına yazması, sonrasında işvereni mahkemeye vermesi, haklarını savunması ve sonunda da karşı tarafla bir anlaşma yaparak konuyu kapaması anlatılıyor. Sistemle anlaşması benim ilgimi çekti. Fakat bir taraftan da sınıfsal bir yaklaşım da var sanki… Ne dersiniz?

İnsan gerçek manada faydacı bir varlık. Yani ne kadar vicdan ya da yetiştirilme, kişilik gibi koşullar belirlese de, kendi lehine olan faydacı yolu tercih etmeye eğilimli. En iyi alternatifi seçip bir şekilde hayatını devam ettirebilme, çoğalma vs. diyebiliriz buna. Sol görüşü ağır basan bir karakter olmasına rağmen sömürüye boyun eğen bir karaktere dönüşüyor öyküde. Hak, adalet arayışımız devam ederken, elimize güç geçince eskiyi unutarak biz de değişiyoruz. Güç, insanı çok saptıran bir şey. Bunun garantisi yok. Yapımız böyle. Kimse garanti edemez eline inanılmaz bir güç geçince değişmeyeceğini.

Peki zalim her zaman kaybeder mi?

Etmez. Bazen kaybeder aslında. İyiliğin kazanacağını düşüyorum. İyi bir amaç etrafında, aynı düşüncede insanlar bir araya gelirse kötü olanı alt etmeyi başarabilirler. Birden olmasa bile adım adım doğru işler yapılabilir. Zalim bir anda kaybetmese bile, bölünerek parçalanır.

Nasıl bir dünya hayal ediyorsunuz?

İnsanların birbirini anlayabildiği bir dünya. Birbirimizi dinlemeye meyilli değiliz. Hep doğru bildiğimiz yargısından ve anlayışından kurtulmak gerek. Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Yazmaktansa okumayı öğrenmemiz, eleştirmektense dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Son olarak, varoluşunuzu gerçekleştirebildiniz mi?

Doğru kararlar verebildiğime inanıyorum. Ama varoluşumu tam olarak gerçekleştiremediğimi düşünüyorum. Daha idealist bir yaşamım olması gerekirken, o faydacı tarafa da kaymış olabilirim. İnsan bir şeylerden çok etkileniyor; gündem, sokak, siyaset, arkadaş… Olmak istediğin kişiden seni çok uzaklaştırabiliyor. Çok sevdiğim bir laf var: “Faturaların ödenmesi gerekiyor”!