Dada'yı sonradan görme!

“Sonradan Görme İsa” Sel Yayıncılık etiketiyle çıktı. Picabia, alaycı üslûbuyla dikkat çekiyor.
f7

Emek Erez  emekerez@gmail.com

Dada için 20’nci yüzyılda etkili olan önemli kültür akımlarındandır dersek hata etmeyiz. Dada gündelik hayatın içerisinden bir dönüşümü hedefler, geleceği veya geçmişi değil şimdinin hazzını önemser, muzip bir üslupla her türlü otoriteyi sorgular, ideolojilere bulanmış sanatsal düzenlerin reddini de felsefesine taşır.

Eksteins, Dadacılığın doğuşu ile ilgili şöyle söylüyor: “Birinci Dünya Savaşı’nın kıyımı tüm gücüyle kendisini göstermeye başladıktan sonra yirminci yüzyılda savaşı büyük arındırıcı diye övmek zor işti.” Gardiner’in yorumuyla, “bir şekilde savaşa bulaşmış çoğu insan için, savaşın vahşi emperyalist ve ulusalcı karakteri teknolojik ve kapitalist toplumun iflasının açık kanıtıydı. Aslında Dada savaş öncesi avangartların modern hayatın bütününe tutarlı bir eleştiri geliştirmedeki başarısızlığının yanında, savaşan ülkelerde zorunlu askere alma, karneyle yiyecek dağıtma ve askeri başarısızlıkların neden olduğu yaygın iç hoşnutsuzluklarda doğdu.” Bu ortamda Dadacılar, özellikle gündelik yaşamdan yola çıkarak “kara mizah” denilebilecek bir sanat anlayışla, neredeyse verili olan her şeyi reddeden bir düşünce oluşturmaya çabaladılar. Her türlü otoriteyi, sanatı, edebiyatı, burjuvaları eleştirerek, aslında bir bakıma onları gülünç hâle de getirerek, bozguncu bir ruh ortaya çıkardılar ve yankısı hâlâ hissediliyor diyebiliriz.

‘SONRADAN GÖRME İSA’

SonradanGormeIsa_KKK

Francıs Picabia, Sonradan Görme İsa, Türkçesi: Alper Turan, Sel Yayıncılık

Geçtiğimiz günlerde Sel Yayıncılık Fransız Dadacı Francis Picabia’nın “Sonradan Görme İsa” adlı metnini bastı. Kitap, bir Dada metni olmanın tüm özelliklerini taşırken, yaşamanın bize dayattığı her şeyi kesin denilebilecek bir dille ve biraz da alaycı bir üslûpla eleştiriyor. Picabia deyim yerindeyse, her türlü dayatmaya, otoriteye, kurumlara, ahlâka, dine, bilime baş kaldırıyor bu metinde. Mesajı açık aslında bana kalırsa verili olan, üzerimizde baskısını hissettiğimiz her şeyle yüzleşmek ve tüm otoriteleri en fazla alay edecek kadar ciddiye almak, biçim vermeye çalışanların biçimini almamak, düzeni bozmak.

Daha girişte söylediği şu cümleler aslında onun tüm düşüncesini ele veriyor bana kalırsa; “Fikirlere, duygulara, tıpkı bir apartman dairesindeki eşyalarmış gibi çekidüzen vermeye alışıksınız.” Kim haksızsın diyebilir ki bu durumda Picabia’ya değil mi? Herkes kendi biçimine göre belirlemeye çalışmıyor mu bireyi? Her devlet iktidarı kendi döneminin ideolojisine göre bir nesneymiş gibi şekil vermeye çalışmıyor mu insana? Bu sorulara benim cevabım evet ve Picabia’yı sonuna kadar haklı buluyorum bu nedenle.

UZMANLAR DÜNYANIN GİZEMİNİ BOZUYOR

Picabia kendisini bir kategoriye hapsedemediğinden bahsediyor kitapta, “ressam değilim, edebiyatçı değilim, amatör değilim” derken aslında eleştirdiği şey uzmanlaşma. Çünkü ona göre; “Bu ihmâl edilmiş dünyada uzmandan bol bir şey yok. Uzmanlar, insanı diğer tüm insanlardan ayırır.” Bu da insanı sınırlayan kategorize eden bir varlık statüsüne indirger.

Uzmanlar her şeyi bilme ve kanıtlama güdüsüyle de doludurlar. Her şeyi kesin doğrular kategorisine hapsederek, kanıtlamaya çalışırlar. Dünyada hiçbir gizem bırakmazlar. Her konuda bir görüşe sahip olmak isterler oysa bu anlayış bireyi sadece hiç’e çıkarır bence çünkü doğada hâlen adlandırılmamış bitkiler, kendi içerisinde sürüp giden bir düzen ve insanın açıklayamayacağı şeyler var. Her ne kadar “dünyanın büyüsü bozuldu” diye düşünsek de bana kalırsa özellikle doğa hâlâ kendi gizemini koruyor. Picabia bir bakıma bu bahsettiklerimizin hepsini sorguluyor ve şunu söylüyor; “düşünürler her şeyi kanıtlamak ister, bense kanıtlanacak hiçbir şey olmadığını söylüyorum. İnsan bununla yaşamayı öğrenmeli” ve şu soruyu eklemeyi ihmal etmiyor: “Her şeyi açıklama alışkanlığımızdan ne zaman vazgeçeceğiz?”

KÜSTAH BİR KAHKAHA

Picabia dünyadaki birçok şeyi gülünç buluyor ve küstah bir kahkaha bırakıyor ortaya, ona göre her şey çok komik: Boğa güreşleri, savaş, akademinin düzenlediği resepsiyonlar, krallar ve “Sonradan-Görme-İsa”. Onun kahkahasının eleştirel yanını görmek gerekiyor. Çünkü bu kahkaha dünyaya atılmış bozguncu bir kahkaha. Tüm kurumları reddetmiş bir kahkaha. Gardiner’in belirttiği gibi: Dadacılar toplumsal, siyasal, dinî, akademik ve ahlâki değerlerin doğrudan hiciv ve alaya konu olabilecekleri düşünüyorlardı. Alaycı kahkaha ve bir tür ‘kara mizahın’ statükoya saldırmak için etkili ve uygun yöntemler olabileceğini savunuyorlardı.”

dadaizm7

Francis Picabia

Gardiner bunu “Zürih Dadacıları”nın bir özelliği olarak belirtse de Picabia’nın metninde de bu etki açıkça hissediliyor. Yazar tüm kutsallarla eleştirel bir bakışla alay ederken, bir yandan tüm kurumları, orduyu, devleti, yöneticileri, edebiyat ve sanat dünyasını hicvediyor. O, rahatsız ediyor ki bana kalırsa Dada metinlerinin önemli özelliklerinden birisi de bu. Çünkü bu düşüncenin özünde toptan bir reddediş ve itaat etmeme var. Dünya insanının önemsediği her şeyin aslında ne kadar basit ve değersiz olduğunu göstermek var, para gibi, mal mülk gibi, devlet gibi, vatan gibi. Bir anlamda yaşamı gasp eden her şeye karşı da bir başkaldırı bu ve “Sonradan Görme İsa” metni bu özellikleri taşıyan önemli bir metin fikrimce.

MİLİTARİZM

“Sonradan Görme İsa” metninin en belirgin eleştirisi militarizm üzerine denilebilir. “Babanın ve annenin çocuklarının ölümü üzerinde söz hakkı yok ama vatan, bizlerin ikinci anası, politikacıların şanlı zaferi için yavrularını gönlünce canlı canlı canlı gömebilir” diyor Picabia. Ne kadar haklı değil mi dünyanın sürüp giden savaşlarında, devletler hâlâ şanlı zaferleri için hiç etmiyorlar mı gencecik yaşamları? O zaman asıl kutsal olan ve tercih etmemiz gereken, Picabia’nın bahsettiği Arthur Cravan çünkü o, yazarın anlatısıyla; “savaş süresince dünyayı turlayan insan aptallığından kaçmak için sürekli vatandaşlık değiştirmek zorunda kalmış.

Arthur Cravan askere gitmemek için asker kılığına girerek, namuslu olmamak için namuslu adam kılığına bürünen tüm dostlarımızın yaptığını yapmıştı.” Cravan gibi tavır almak, bizi kendi hırsları için savaşa gönderenlerin namuslusu olmayı reddetmek erdemdir bana kalırsa, düzenin namuslusu olmaktansa insan, kendisinin namuslusu olmalı belki de asıl olması gereken bu. Sanıyorum, Picabia da bize bunu anlatmaya çalışıyor.

TANIMLAYAMAYIZ AMA AÇIĞA ÇIKANI DUYABİLİRİZ

Picabia’nın eşi Gabrielle Buffet: “Dada sıradan veya alelade veya akla uygun olan ne varsa ondan kaçmayı amaçlar, Dada herhangi bir gelenek, nüfuz ya da sınır tanımaz. Dada hayatın kendiliğinden ürünüdür: Her toprakta büyüyebilen bir tür sihirli mantardır. Dada tanımlanamaz: Kendini açığa vurur” diyor. “Sonradan Görme İsa” kitabı için de bu özelliklerden bahsedebiliriz. Picabia kusursuz olandansa kusurlu olana, tanımlanmış olandansa bilinmeyene, tanınmış olandansa tanınmamış düşünüre, saygın olandansa tam tersine öncelik verirken aslında hayatın içerisinden, sıradan olana odaklanıyor ve tüm bunları yaparken herhangi bir sınır koymuyor, herhangi bir geleneğe yaslanmıyor.

Dilinde ve anlatımında bir sohbet havası ile reddedenlere has bir hırçınlık hâkim aslına bakılırsa söyleyeceklerinin verdiği rahatsızlığı da biliyor ama umursamıyor. Belki de bu metni tanımlama ya da anlatma çabamız da onun ruhuna aykırı çünkü belli bir tanımını yapamıyoruz ama Buffet’in söylediği gibi açığa çıkanı hissedebiliyoruz.

KUŞLARIN YOLU

Picabia’nın “Sonradan Görme İsa” adlı metni Dada düşüncesinin izlerini taşıyan aslında bir kategoriye de koyamayacağımız bir metin ancak şu var ki metnin; kutsalları kıran ve reddeden bakış açısı sanırım tam da ihtiyacımız olan şey. Bu anlamda okuyunca iyi gelen, dünyaya bir Dada kahkahası bırakmanın vakti gelmiştir belki de diye düşündüren bir metin. Çünkü Picabia’nın söylediği gibi: “Orada, Kuzey’de, Güney’de, Doğu’da ve Batı’da kuşlar havaya güneş çizmek için daireler halinde dönüyorlar.” Belki de kuşların yolunu takip edersek biz de havaya güneş çizmenin imkânını yaratabiliriz.

Alıntılar İçin Bknz. Gardiner, M. (2016), “Gündelik Hayat Eleştirileri”, s. 51, 52, 53, (Çev. Deniz Özçetin, Babacan Taşdemir, Burak Özçetin), Ankara: Heretik.