Didem Madak'ın bam teli

İlk şiirden itibaren bir masal havası kurar Madak. Masal mı anlatıyordur, mektup mu yazıyordur; bazen ikisini birbirine karıştırıp kendi kendine mi konuşuyordur soruları belki bir an duraksamaya neden olur. Ancak onun “acı gerçekçiliğin”den kaynaklanan şiirin “efsunlu” havası (burada akla acının uyuşturucu etkisi geliyor) içinde kaybolup gider bu sorular...

Google Haberlere Abone ol

Şiirleri dilimizde olduğu sürece dünyadan ve hayattan ayrılmış sayılmayacak şairler için zaman merdiveninin basamaklarında bazen anma, bazen kutlama amaçlı mumlar dizerek yakmayı sürdürüyoruz. Durduğumuz basamakta mumlarımızı bu defa Didem Madak ve onun doğum günü nedeniyle yakıyoruz.

Doksanların ortasında şiire başlayan ve hem şair kadın hem de iki binli yılların şiirinde öne çıkan önemli isimlerden biri olan Didem Madak’ın 8 Nisan (1970, İzmir), doğum günüydü. Madak’ın, kendi deyişiyle “iki Füsun” (yani efsun) arasında kısa süren yaşamı, genç yaşta yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle İstanbul’da son buldu. “İki Füsun”dan birincisi, Madak on dört yaşındayken otuz sekiz yaşında yitirdiği annesidir. İkincisi ise kırk bir yaşındayken amansız hastalığı nedeniyle dünyada bırakarak ayrılmak zorunda kaldığı kızıdır...

Bu bilgilerin kimileri için çok önemli, kimileri içinse hiçbir önemi olmayabilir… Şairin biyografisinin şiire katkısı tartışmalı bir konudur ne de olsa. Ancak Didem Madak’ın şiirinde güçlü biçimde duyumsanan kendini gerçekleştiren kehanet arzusuyla kendini gerçekleştiren kehanet korkusu bende onunla ilgili konuşurken bu bilgilerin de kaydedilmesi gerektiği düşüncesini oluşturdu. Didem Madak, ilk şiirini 1995’te dönemin şiir dergilerinden biri olan Sombahar’da yayımlar. Yayımlanan daha ilk şiiriyle birlikte adından söz ettiren ender şairlerden biri olur. Sonraki yıllarda da şiirleri Ludingirra ve Öküz dergilerinde yayımlanır.

Ben, Didem Madak’ın şiiriyle dergilerde yayımlanmadan önce, doksanlı yılların başında (sanırım doksan ikiydi) bir ortak arkadaşımız aracılığıyla tanıştım.

İstanbul Tuzla’da yedek subay olarak askerliğini yapan İhsan Metin Erdoğan’la hafta sonu izninde buluştuk. Çaylarımızı içerken cebinden çizgili defter kâğıdına elle yazılmış bir şiir çıkardı ve okumamı istedi. Okudum… Sonra da şairini anlattı. O konuşmada da Madak’ın şiirlerini dergilere göndermesini önerdiğimi anımsıyorum. Hatta Sombahar dergisinin adını verdiğimi de anımsıyorum. Nitekim Madak’ın ilk şiirleri bu dergide yayımlandı… Bu hatıradan hafızamda arayıp da bulamadığım tek şey, okuduğum şiirin adı ve dizeleri ne yazık ki… (Sevgili arkadaşım İhsan Metin Erdoğan anımsıyor mudur acaba? Belki benden daha iyi anımsıyordur…)

İLK KİTAP: GRAPON KÂĞITLARI

Kitap_1850412 Didem Madak, Grapon Kâğıtları, Metis Yayınları.

Didem Madak’ın yayımlanmış üç kitabı bulunuyor. İlk kitabı “Grapon Kâğıtları” (2000), İnkılâp Yayınevi’nin açtığı “2000 İnkilâp Kitabevi Şiir Ödülü”nde birincilik alan aynı adlı dosyasının yayımlanmasıyla okurla buluşur. Kitabın temasını, şairin birer şiir karakteri, kahramanı olarak sunduğu ve kitabın arka kapağında da belirtildiği üzere kurmaca kişiler değil, gerçek olan kız kardeşi, annesi, babası ve yakın çevresinden tanıdıklarıyla tek yönlü, yüz yüze olmayan konuşmaları oluşturur… Bu söyleşiler bazen monolog, bazen mektup biçim ve biçemindedir…

Annesini kaybettikten sonra ayın, “O akşam ay ışıl’a sığışmıştı, Işıl çocukluğuna, / Çocukluğumuz mor bir zambağa” dizelerinde dile getirildiği gibi birbirine sarılan iki kız çocuğundan küçüğüne “sığışmasından” sonra büyük kardeş, annesinin yerine de anne olmak ve onun yerine de genç bir kadın anne olarak yaşamak için “mucizevi” bir yere taşınır. Burası “Muc’un ucuz evidir”. Didem Madak’ın “Grapon Kâğıtları” kitabında yer alan “Annemle İlgili Şeyler” başlıklı şiirinin ilk betiğini ve devamında o dizelerin de bulunduğu bölümü okuyalım:

“Sevgili Anneciğim

Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda

Kocaman bir dağ lalesi gibi

Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.

Şimdi mucizevi bir yerdeyim

Muc'un ucuz evinde

Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem

Duvarlara hep senin resmini çiziyor

Dili geçmiş zamanda birçok resim,

Hep gülümsüyorsun

Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi

Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında

Durmadan soluyormuş gibi.”

Kitabın, özellikle arka arkaya sıralanan ilk altı şiirinde küçük kız kardeşiyle annesiz kalan ve ikisinin yerine genç, kadın, anne olmak sorumluluğu tema olarak sorunsallaştırılır. “Mutsuza Kim Bakacak” başlıklı şiirin şu iki dizesini bu bağlamda okuyabiliriz: “Dünyaya bile bir dünya anne lazım / Biri sen ol maviş anne, biri ben”…

İlk şiirden itibaren bir masal havası kurar Madak. Masal mı anlatıyordur, mektup mu yazıyordur; bazen ikisini birbirine karıştırıp kendi kendine mi konuşuyordur soruları belki bir an duraksamaya neden olur. Ancak onun “acı gerçekçiliğin”den kaynaklanan şiirin “efsunlu” havası (burada akla acının uyuşturucu etkisi geliyor) içinde kaybolup gider bu sorular. Şu bölüm de yine kitaptaki “Annemle İlgili Şeyler” başlıklı şiirinden:

“Hatırlar mısın?

Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü

O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü

Vişne bahçeleriyle dolu,

Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.

Bazen ölmek istiyorum.

Beni yeniden doğurman için

İri, ekşi bir vişne tanesi gibi”

Kitapta yer alan bu ve bunun gibi diğer şiirlerde de annesinin yerine de anne olan bir genç kadının dünya halini söylemeye girişir Madak. İşe “mavi kareli gömlekli” babasını fotoğraflardan çıkarmakla başlar. Bunu da “Mutsuza Kim Bakacak” başlıklı şiirde dile getirir:

“mavi kareli gömleğiyle hatırladıkça babamı

kırpıp kırpıp fotoğrafları, döküyorum başımdan aşağı

sanırım ben assolist oldum maviş anne

şimdi mutluyum

geçmişini mi yok ettin kızım diye soran

bir babadan kurtuluşumu kutluyorum”

Didem Madak’ın şiirlerinde “sosyal gerçekçilik” diyebileceğimiz bir damar da mevcuttur. Buna ilişkin imgeler, dizeler hemen hemen tüm şiirlerinde dikkat çeker. “Küçük nasırlı bir avuçtan / avuçlarıma dökülürdü tüm şehir” dizelerini de onlardan biri olarak anabiliriz.

“Grapon Kağıtları”nın öne çıkan, dikkat çeken şiirlerinden biri de “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım” başlığını taşır.

“Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.

Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.

Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor

Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.

Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.

Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.

Bir yağsam pahalıya malolacağım.

Ben bir bodrum kat kızıyım bayım

Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum

Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum

Fakat korkuyorum. Birazdan da

Kırk üç numara ayakkabılarınızla

Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız

Bu iyi olmaz bayım!”

Kitap_1850406 (1) Didem Madak, Ah'lar Ağacı, Metis Yayınları.

Bu şiir öncelikle Didem Madak’ın şiir anlayışını ve şiirden ne anladığını ortaya koyması bakımından önemlidir.

Madak’ın “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım” başlıklı şiiri postlirik diyebileceğimiz poetikasının özelliklerini göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Postlirik kavramını biraz değil, tamamen postmodern gibi düşünerek kullanıyorum… Madak’ın şiirinin postlirik özelliği, onu geleneğin içinde yeni, yenilikçi bir şair yapan temel özelliğidir diyebilirim. İki binli yılların şiirindeki anlayış çokluğu içinde kaybolmadan öne çıkabilmesi, onun zamanın karşısında “kalıcılık” sınavından başarıyla geçmekte olduğunu kanıtlamaktadır. Madak’ın şiirlerinin yeni ve yenilikçiliğini sağlayan, öncelikle hakikat anlayışı, duyarlılığının ve dilinin samimiyeti olduğunu söylemek gerekir. Bu şiirin tamamını almak isterdim. Çünkü şiiri parçalamak içime hiç sinmiyor. Ancak ne yazık ki bu mümkün olmadığından son iki bölümü alıntılıyorum:

On dört yaşındaydı ruhum bayım

Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.

Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz

Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri

Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar

O ara içimde çiçeklerden oluşmuş

bir silahsız kuvvet ablukaya alındı

Sinemalarda da "organzm gıcırtıları" oynuyordu.

Kaçmaya çalıştım. Olmadı.

Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı

Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.

Neyse işte

Ben her filmi hatırlarım

Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.

"Sofi'nin tercihini" seyrederken çok ağlamıştım.

Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar

Onu da mutlaka hatırlardım.

İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?

Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım

Bir "eşya toplayıcısıyım" bayım.

Büyük gemiler de yok artık bayım

Büyük yelkenler de

Büyük kâğıtlar yakmak istiyor şimdi canım.

İşte az önce bir karabatak daldı suya

Bir süredir kayıp

Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya

Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.

Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.

Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen

Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?

Bir gül, bir güle derdi ki görse

Yalan söylüyorum

Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.

Didem Madak’ın, ikinci kitabı “Ah’lar Ağacı”nda (2002) da daha önceki şiirlerinden ve kitabından bildiğimiz sesi duyarız. Bu Edip Cansever’in şiirindeki ve Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”la “Tehlikeli Oyunlar” romanlarındaki sestir.

Bununla birlikte ikinci kitapta artık, Edip Cansever’in şiirinden ve Oğuz Atay’ın romanlarından taşınan ses, daha bir oturmuş, tonu şairin kendi sesinin rengini daha fazla duyurur olmuştur. Ancak kitap bir önceki yapıtındaki şiirlere göre biçim ve biçem açısından yine de önemli değişiklikler içermez. Bir bakıma ilk kitabın devamı gibi okunabilecek şiirlerden oluşur. Bu kitapta yer alan şiirlerde de öyküleyici anlatım, ironi, kara mizah, iç monolog, yüz yüze olmayan konuşma gibi öğeler dikkat çeker. Bunlarla birlikte “Ah’lar Ağacı”nda, bir başka önemli özellik daha dikkat çeker. Şair kendisinden önceki dönemlerin şiirini eskitmeyi sürdürmektedir.

Dilindeki ironiyi, kara mizahı, kadın olarak kadınların öğretilmiş ve öğrenilmiş çaresizliğine şenlikli muhalefetini, karnavalesk isyanını bunun gerekçesi olarak gösterebiliriz… Didem Madak’ın şiirindeki mizahi tavrı, mizahla şiir yazmak yerine şiirle mizah yapmak şeklinde tanımlayarak benzerlerinden ayırabiliriz gibi geliyor bana… “Ah’lar Ağacı” şiirinin girişini okuyalım:

“Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,

Biraz kolonya sürünsem,

Ferahlasam, pencereyi açsam.

Şöyle bir şey yazdım sonra:

Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre

Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.

Berbattı,

Bir şiire böyle başlanmazdı.”

Aslında özellikle bu “Berbattı, / bir şiire böyle başlanmazdı” dizeleri Didem Madak’ın düpedüz yerleşik şiir anlayışına, şiir geleneğine, modern şiir düşüncesine yönelik itirazını ortaya koymaktadır.

Didem Madak’ın ilk iki yapıtında yer alan şiirler bir geçiş dönemi şiiridir diyebiliriz. Doksanlardan iki binli yıllara geçiş döneminin şiirleri. Doksanların şiiri, şiiri dili seksenlerin ve daha öncesinden gelen şiirin öznesinden farklılaşarak şiir öznesinin düşmesine, dağılmasına, parçalanmasına işaret ediyordu. Çünkü bütün olan her şeyin parçalandığı bir süreçten geçiliyordu. Bir taraf yanarken öteki taraf başka yöne bakıyordu. Bu şiirde de böyleydi. Ancak parçalar henüz düşecek bir zemin bulabilmiş değildi. Onun için bir sonraki dönem beklenecekti. Doksanlı yıllardan bu şekilde geçen şiir, düşeceği ve düştüğü o sert zemini iki binli yılların koşullarında buldu diyebilirim. Bu dönemin şiirinde çoklu eğilimlerin ortaya çıkmasındaki dinamiklerin arka planında doksanlı yıllardaki düşmenin, parçalanmanın, dağılmanın olduğunu görmek gerektiği kanısındayım…

Herkesin kendi içinde, kendi içine düşeceği bir boşluk vardır. O boşluk doğuştan da gelebilir; zamanla, değişik nedenlerle açılmış da olabilir. Düşerken, kendi içinde, kendi içine düşerken yazılmış bir “tutunamayan” şiirleri olarak da okunabilirmiş gibi geliyor bana “Ah’lar Ağacı” kitabında yer alan şiirler… Bu bağlamda kitaptan “Siz Aşktan Ne Anlarsınız Bayım” başlıklı şiirin son bölümünü okuyalım istiyorum:

“Kimi gün öylesine yalnızdım

Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.

Annem

Ki beyaz bir kadındır.

Ölüsünü şiirle yıkadım.

Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım

Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Acının ortasında acısız olmayı,

Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.

Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.

Aşk diyorsunuz ya,

İşte orda durun bayım

Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım

Kendimin ucunda

Öyle ıslak,

Öyle kötü kokan,

Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım

Aşkı aşk bilir yalnız!

İKİNCİ KİTAP: PULBİBER MAHALLESİ

Kitap_1850417 Didem Madak, Pulbiber Mahallesi, Metis Yayınları.

İkinci kitabından beş yıl sonra yayımlanan ve umumi istek üzerine yazıldığı belirtilen son kitabı “Pulbiber Mahallesi” (2007), onun şiirde kulvar değiştirme niyetinde olduğunu da gösterir. Nasıl bir değişimdir bu… Önce şunu belirteyim. Kitaptaki şiirler tek tek okunabileceği gibi tek bir şiir olarak da okunabilir. Tarihsel ve metropol özellikleri olan şehrin bir mekânını, bir bölgesini, bir yerleşim birimini, bir mahallesini şiirinin kahramanı haline getirerek sorunsallaştırmak Türkçe şiir için yeni bir girişimdir. Şair “Pulbiber Mahallesi”nde varlığı boşluğa çekerek ve varoluşu hiçleştirerek, sıradanlaştırarak sınar adeta… O nedenledir ki hem kendisini hem de çevresini o mekâna yerleştirir. Sorunlarını, sıkıntılarını, hüznünü, sevincini o mekândaki ilişkiler üzerinden dile getirir. Kitaptan “Pulbiber Mahallesini Tanıyalım” başlıklı şiiri okuyalım diye düşünüyorum:

Mahallemizde devamlı darbuka çalıyorlar

Erkes nedense asan'dan amile

Düm-tek çocuklar doğuracak kadınlar bahara

Burada aşklar fena şehla, şahane aşkları

İncesinden sosyeteye bırakıyorlar.

Acı yok bizim mahallede sanki hiç olmamış

Yalnız şarkılara fazla pulbiber atıyorlar.

“Kimbilir” çocuklar doğacak bahara

Babası “canı cehenneme” çocuklar

Pulbiber taneleri yapışmış dudaklarına

Saate bakıyorum düm-tek-düm-tek ilerliyor

Pulbiber kavanozunda bir akrep buluyorum kimsesiz

Küfrediyor yelkovana: Bensiz ne cehenneme gitti bu hayta!

Karaköy vapuru bize uğramadan gitmiyor asla

Bir elma tıkıp ağzına yolluyoruz, çok bağırmasın maksat

Sebepsiz kederlerdeyiz Leman’la

Bağırıyoruz esasında sustuğumuzda

Düdüğüz biz, düdük, valla billa!

İki yaşlı ve iki başlı iki gövel ördek gibi

Gölümüzde yüzüyoruz kanımızdan canımızdan

Mahalleli pulbiber ekiyor suyumuza

Nilüferler gibi açılıyor pulbiber taneleri

Güzel ve ağırdılar diyecekler

Oysa paytak ve kırmızı kanatlıyız

Bizim familya uçar, uçarıdır, uçacağız..

Yanlış da olsa fiiller için çekici bir kadınım

Pulbiber Mahallesinin düm-tek tarihinde

Acıdan sızlarken burnumuzun direği

Morarmış çarşaflarımızı bayrak diye asardık

Dokunsalar dağılırdı iyi pişmiş kurabiyeler gibi kalbimiz

Kıtırdı ve çıtırdı

Nedense iki kuşun ismine benzerdi kalbimiz

Biz böyleydik işte, lezzetimiz de böyle.. böyle.. böyle

Bu mahalleye ben Cenevizlilerden kalmışım.

Bir elli altı santimlik bir kule olarak

Ferman tarihinse

Göğe doğru uzanan bu beden de bizimdir icabında..

Şiirler okumayı sürdürünce şairin “Pulbiber Mahallesi”ni dünyada oluşun ve hayatta bulunuşun sorgulandığı bir sahneye dönüştürdüğü çıkar ortaya. Ama bu bir sürpriz değildir. Didem madak’ın şiirinde belki de hiç olmayan şeydir sürpriz. Zaten hangi şiirini okursanız okuyun böyle bir beklenti oluşturmaz.

Ali Duran Topuz’un Radikal Kitap’ta yayımlanan “Pulbiber Mahallesi”yle ilgili yazısındaki şu saptamalar önemlidir: “Türkçe edebiyat şehrinin bu dört yıl önce kazandığı kurgusal mahalle, Pulbiber Mahallesi, hem Berci Kristin Çöp Masalları hem de Kolera Mahallesi’yle (Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ındaki) komşuluk ilişkisi içindedir.” Sanırım Halide Edip Adıvar’ın “Sinekli Bakkal”ıyla İlhami Bekir Tez'in “Taşlıtarladaki Ev” yapıtının “Taşlıtarla”sını da ekleyebiliriz bu edebiyat şehrinin kurgusal mahalleleri listesine. “Taşlıtarla’daki Ev”le ilgili Hülya Soyşekerci t24’te yer alan yazısında şunları söylüyor: “İlhami Bekir Tez’in, kurgu, dil, yapı ve yazınsal tarz açısından oldukça farklı, deneysel, özgün bir yaklaşım içinde olduğu; var olan ve benimsenen kalıpların epeyce dışına çıktığı görülür.”

Ali Duran Topuz’un yazısından şu ifadeleri de okuyalım: “Didem Madak’ın şiir yolculuğunun bildiğimiz son ve çok önemli uğrağı olan ‘Pulbiber Mahallesi’, şairin şiirle (ve elbette şairlikle) ilgili seçimlerinin, kararlarının, yönlenmelerinin tartışıldığı ve yer yer sonuçlandığı bir metindir de aslında; poetik bir tartışma, şiir diliyle de olsa, metni boydan boya kat eder.”

Aslında başından itibaren şiir de, şairlik de umurunda olmamıştır Didem Madak’ın. Ama aynı zamanda şiirin içinde bunları tartışmayı da sürdürmüştür. Kendi şiiriyle ilgili şu sözlerine kulak verilim: “Hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler.”

Didem Madak’ın üç kitaptan oluşan şiirinin toplamına ilişkin bunca sözden sonra toparlayıp şiirde bir süredir cam pabuçlu bir kedi dolaşıyor mu desem… Hayal gücünü iktidara çağıran, ama aynı zamanda “Hayatımın üstünde imkânsız kuşlar uçuyor” dizelerinde dile getirildiği gibi gerçekçi olup imkânsızı isteyen bir şair kadının söyledikleri mi desem… Yoksa canı yanan insan bağırır. Bağırmak yalnızca isyan değildir. Aynı zamanda bir savunma biçimidir. Didem Madak’ınki de o mu desem…

Bir “ah” sesinin etrafında dönmekten çok, içinde bir “ah” sesi döndüren şair olarak tanımlayacağım onu… Bunu bir dizesinde kendisi de dile getiriyordu zaten: “İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?” …

'MADAK'IN BAM TELİ VARDIR'

Didem Madak kadın olmayı, kadın şair olmayı benimsemiş ve önemsemişti. Aslı Serin’le yaptığı ve Heves dergisinde yayımlanan söyleşide de açık bir ifadeyle dile getiriyordu bunu. “Kadın şair mi, erkek şair mi, şair erkek mi tartışılsın bence. Böyle de cüretkâr falan olsun kadınlar, iddialı ve deli olsun. Yani bana şair kadın mı, kadın şair mi tartışması falan çok çok oturaklı geliyor” diyecektir.

Şiirlerindeki temel sorunun kadın olmak ve verili kadın haliyle hesaplaşma olması rastlantısal değildir. O şiirinin başlıca sorunsalı olarak bilinçli bir biçimde kadınlık kimliğini ön plana çıkarır ve bütün şiirlerine yayar. Kadınlık bilincinin oluşması için şiirin yüksekliğinden konuşan bir militan duyarlılıktır.

Ama alışık olduğumuz tarzda bir militanlık değildir onunki… Didem Madak aslında ne kürsü kurar, ne de böyle bir üslup arayışına girer. Sesini de yükseltmez. Kalabalıkta en arkalara sesini duyurmak için kendi kendisini omzuna alır en fazla, ki orada da uzun süre durmaz, duramaz...

Onun temel sorunu kadınlıktır. Biçilmiş hiçbir kaftan aslında kadınları düşünmüş değildir. Öyleyse neden giysin kadınlar bu toplumun hazırladığı rolün kaftanını? Onun sorusu ve sorunu budur. Böyle olmasının nedenlerini de şiirlerinde yansıtır, temsil eder. Kadına yönelik cinsel saldırganlığın hangi boyutlarda yaşandığının betimlendiği şu dizesi, aynı zamanda bir ibret öyküsü gibidir: “protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar”. Öyle bir dize ki suratımıza, kadınların içinde oldukları cinsiyetçi kuşatmanın utancını tüm açık ve yalınlığıyla çarpmakta.

Her şiirin olduğu gibi Didem Madak’ın şiirinin de bir bam teli vardır. Madak’ın şiirinin bam teliyle ilgili benim tezim şu: O, şiirlerinde, bir dönemin simgesi olmuş “hayal gücü iktidara”, “gerçekçi ol imkânsızı” iste sloganlarının içerdiği bütün anlamları, tasarımları dişil bir dille düşünmüş o dile dönüştürmüş ve uygulamıştır şiirlerinde… Bunun için örnek göstermek gerekse şu bir tek dize bile yeter bence: “Hayatımın üstünde imkânsız kuşlar uçuyor”… Çok yaşa Didem Madak; sevgi ve saygıyla selamlıyoruz…

BU AYIN DERGİLERİ…

Şiiri Özlüyorum’un yeni sayısı

İki aylık şiir dergisi Şiiri Özlüyorum’un Mayıs Haziran 2017 tarihli 77. sayısı İzmir kitap fuarında okuyucularıyla buluşmak üzere erken yayımlandı. Derginin bu sayısında şu isimlerin şiirleri yer alıyor: Hüseyin Çiftçi, Veysel Çolak, Altay Öktem, Koray Feyiz, Mesut Aşkın, İlhan Kemal, Serdar Aydın, Fuat Çiftçi, Altay Ömer Erdoğan, Halil İbrahim Özbay, Hülya Deniz Ünal, M. Mahzun Doğan, Ruhsan İskifoğlu, Salih Aydemir, Ali Hikmet Eren, Anıl Cihan, Enver Topaloğlu, Nesrin Kültür Kiraz, Osman Namdar, Levent Karataş, Kazım Şahin, Gökben Derviş, Hakan Cem, Fatma N, Arzu Demir, Achim Wagner, İ. Deniz Aslan, Murat Esmer, Mustafa Demircioğlu, M. Mahzun Alphan, Fatma Aras, Bircan Çelik, Naci Bahtiyar, Mehmet Süreya Timur, Neval Savak, Örsan Gürkan, Erkan Bulunmaz, Yasemin Koç, Lokman Kurucu ve Burcu Yalkın

Edebiyatın Duvar’ı

Yazı ve yazın için bir duvarın ne kadar önemli ve gerekli olduğunu şu içinde bulunduğumuz koşullar bir kez daha gösteriyor. Belki de yazının bir duvarının olması o nedenle güzel. İki ayda bir yayımlanan edebiyat dergisi Duvar’ın 30. sayısı yayımlandı. Derginin Mart Nisan 2017 tarihli son sayısında şiirleriyle şu isimler yer alıyor: Ali Özgür Özkrcı, Ali Selçuk, Miguel Hernandez, Gökhan Arslan, Robınson Jeffers, Yusuf Turhallı, Mehdi Ehevan Salis, Kan Koç, Elif Özgür, Canan Gezici, Barış Yıldırım, Ahmet Aydın ve Olcay Özmen.

KISA… KISA…

M. Sunullah Arısoy 2017 Şiir Ödülü

Kuşadası Eğitim ve Geliştirme Vakfı tarafından düzenlenen M. Sunullah Arısoy 2017 Şiir Ödülü “Yaşayıp Giderken” adlı dosyasıyla Hüseyin Atabaş’a verildi.

Ayrıca Emin Kaya’nın “Beni O Uysal Kuyuda Unutmayacaktın” kitabı KEGEV Özel Ödülü’ne değer bulundu.

Hidayet Karakuş, Ayten Mutlu, Ahmet Özer, Çiğdem Sezer ve Halim Yazıcı’dan oluşan seçici kurulun da katılacağı ödül törenininse 12 Mayıs 2017 Cuma günü saat 17.30’da Kuşadası F. Özel Arabul Kültür Merkezi'nde yapılacağı bildirildi.